60’LAR AVRUPA SİNEMASI

Sinemada Öykücülük: Luchino Visconti

Rocco e i suoi fratelli (1960)

Rocco e i suoi fratelli’yi her izlediğimde duygusallaşıyorum, dokunuyor bana bu ‘köyden indim şehire’ hikayesi. Dostoyevski esintileriyle dolu olan Visconti’nin hikayesi aslında tam olarak ‘fakirdik ama mutluyduk’ tablosu, en azından ilk bölümünde. Kendi topraklarında ailesi için gelecek göremeyen bir annenin delikanlılık çağlarındaki çocuklarıyla beraber, henüz yeni kentleşen Milano’da yeni bir hayat kurma çabasıdır. Visconti, zamanla bozulan ve ayrışan bir ailenin, yozlaşmış şehir hayatıyla beraber yitip gidecek mutluluklarını öyküleştirmiş ve İkinci Dünya Savaş’ı sonrası kentleşen İtalya’da, kırsaldan şehire göçlerin artmasıyla işsizliğin tavan yaptığı dönemi başarıyla yansıtmıştır. Visconti’nin ustaca aktardığı ‘kaybolan masumiyet, yitirilen mutluluk’ ögelerinden dolayı belki de bu denli dokunuyor bana film. Bu derlemede değindiğim her yönetmenin farklı bir meziyeti var. Visconti sinemasının en büyük gücüyse, yönetmenin öykücülükteki başarısı. Rocco e i suoi fratelli belki estetik kaygılardan uzak, filmin göze sokulan alt metinlerle didaktik olmak gibi bir derdi de yok, fakat hikaye anlatıcılığının zirve yaptığı bir başyapıt.

Il Gattopardo (1963)

1800’lü yıllarda devrim ateşiyle yanan İtalya. Artık eskimeye yüz tutmuş feodal sistemin son çırpınışları. Zaman; yenilik, özgürlük ve demokrasi zamanı. İlkel yönetim anlayışlarının tarih olacağı zamanlar. Il Gattopardo ile Visconti, devrimle beraber feodaliteden, demokrasiye sancılı bir geçiş sürecinde olan İtalya’ya götürür bizi. Bu yolculukta sinema tarihinin en karizmatik aktörlerinden Burt Lancester’ın canlandırdığı Salina Prensi Don Fabrizio Salina eşlik edecektir bize. Aristokratik geleneklere sadık bir adam olan Fabrizio, modası geçmiş doğrularından taviz vermeyen, belki eski kafalı fakat gururlu bir adamdır. Doğduğu Sicilya topraklarının yönetimi artık ‘sonradan görme’ avam sınıfının ve burjuvazinin eline geçecektir ve aristokrasinin şatafatlı dönemi bitmek üzeredir. Fakat Sicilya insanı yeniliğe hazır değildir. En azından Fabrizio öyle düşünür, çünkü yenilik onların sonunu getirecektir. Burada mesele, Fabrizio’nun şaşalı aristokrasi hayatının bitecek olması değildir. O yitip gidecek olan değerlerine üzülür, inandığı doğruların hiç olacak olmasına. Visconti, aslında ana karakterini öyle bir çıkmaza sürükler ki Fabrizio bir yandan da büyük bir kibirle feodalitenin meşrulaştırdığı eşitsizliği savunur çünkü söz konusu yenilik ‘demokrasi’ dahi olsa çürük meyveler ülkeyi felakete sürükleyebilecektir. Öte yandan tüm düşüncelerinin bir kibirden ibaret olduğunu ve yozlaştığını kendisi de bilir. Bunu kabul ettiği gözlerinden, bakışlarından anlaşılır. Bu ikilemin yanında, aristokrasiyle birlikte yitip giden gençliğini de bir tabloya bakarmışçasına seyreder. Visconti, bir önceki filmi Rocco e i suoi fratelli’de gerek duymadığı estetizmi, politik bir dönem tasviriyle aynı potada eritmiştir bu kez. Böylelikle sinema tarihinin en görkemli filmine imza atar, haleflerine yol gösterir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir