60’LAR AVRUPA SİNEMASI

Sessizlik, Sessizlik, Sessizlik: Michelangelo Antonioni

L’Avventura (1960)

Türkçe çevirisiyle macera, ama ne macera! İletişimsizlik üçlemesinin ilk filmi L’Avventura, geleneksel anlatıların ters yüz edilip, bir kaybolma hikayesinin, merak ve gizem gibi alışılagelmiş unsurlardan kurtulduğu; kaybolanın arandığı değil, yerinin büyük bir umarsızlıkla doldurulduğu bir film. Bir tekne gezisi sonrası bir karakterin kaybolmasıyla başlıyor ‘macera’.  Fakat filmde simgesel olarak kaybolan, gerçek anlamda kaybolan kişiden çok onu arayan kişiler. İlk yarım saatin ardından arama eyleminin, karakterler tarafından büyük bir isteksizlikle yapılıyor olması Antonioni’nin irdelemeye çalıştığı en mühim unsur. Modern yaşamda tüketim açlığından dolayı bir boşluğu doldurmanın ne denli kolay olduğunu gösteren Antonioni, aynı zamanda burjuvazinin kendi içindeki ikiyüzlülüklere, yapay, samimiyetsiz ve kirli ilişkilere büyük bir kahkahayla cevap veriyor. Yönetmenin kahkahalarını film boyunca duyabiliyorsunuz adeta. Fakat onun kahkahaları aslında bir sitem; modern çağ insanının kaybolan masumiyetine, insanların ikili ilişkilerde birbirini anlamak ve dinlemek için çaba sarf etmemesine ve artık iletişim kuramamamıza dair ince bir sitem… 

La Notte (1961)

Üçlemenin ikinci filmi La Notte, birbirlerine olan hislerini kaybetmiş bir çiftin yitip gitmeye yakın evliliğini merkeze alıyor. Çiftin sadece bir gününü kameraya alan Antonioni, insanı çileden çıkartan bir sessizlikle, karakterlerinin birbirlerine olan hissizliğini açığa çıkartıyor. Özellikle Lidia karakterinin, eşiyle beraber eskiden gittiği yerlere tekrar gidip, bir parça duygu araması ve bunun hissizliğine bir çare olmasını beklemesi epey dokunaklı. İkili ilişkilerde tarafların ilgisizliğe olan alışkanlığını, ego ve kibirle geçen burjuva hayatlarındaki yozlaşmayla paralel bir şekilde veren Antonioni, her şeye rağmen hala bir umut var diyor. Tüm sessizliğe ve iletişimsizliğe rağmen eserinin son dakikalarını içsel muhakemeye ve arınmaya bırakıyor ve hala, hala bir umut var.

Blow-Up (1966)

İletişimsizlik üçlemesinin İçine girmekte zorlandığım son filmi L’eclisse’yi es geçip Blow-Up’tan bahsetmek istiyorum. Julio Cortázar’ın Şeytanın Salyaları adlı öyküsünden beyazperdeye uyarlanan Blow-Up’ı izlerken cinayeti değil, Antonioni’nin şen bir şekilde koştuğunu gördüm. Antonioni film boyunca Londra sokaklarında bir gözlemci edasıyla koşuyor adeta. Böylelikle dönemin Londra’sını; kalabalığını, gürültüsünü kendine has bir sessizlikle kameraya yansıtıyor. Basmakalıp anlatılardan sıyrıldığı ilk filmi L’Avventura’nın aksine, bu kez filmin sonuna kadar büyük bir gizem yaratıyor. Filmin iki saatlik süresi boyunca yarattığı gizemle, bizi de peşinde koşturuyor, heyecanlandırıyor, terletiyor ve hatta ‘gerçeklik’ algımızla oynayıp başımızı döndürüyor. Sonra bir bakıyorsunuz film bitmiş, tüm gizemle kalakalmışsınız. Yoksa tüm gerçeklik bir yanılsama mı? Gerçekten ne oldu? Gerçekten bir şey oldu mu? Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir