“MODERN SİNEMADA EN ÖNEMLİ ŞEY, DUYGU DÜNYASININ AKILDA KALMASI”

Semih Gülen ve Mustafa Emin Büyükcoşkun’un yazıp yönettiği “Atlet”, genç ve hırslı bir halterci olan Hatice’nin amacı uluslararası yarışmalarda madalya kazanan sporculara sağlanan ömür boyu ödeneği kazanmaya çalışmasını konu alır. Hatice, her ne pahasına olursa olsun başarı peşinde koşarken dünya şampiyonasında alışılmadık bir doping tekniği kullanmaya karar verir.

Bu epey ilginç doping tekniğinin hikâyesine, izlemesinin büyük bir estetik zevk verdiği çekim ve kurguya, bir filmi çekerken yaşanabilecek talihsizlikler ve onların nasıl güzel yollar açabileceğine dair filmin senaristi, yönetmeni ve kurgusunu üstlenen Semih Gülen’le konuştuk.

2025 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü, Ankara Film Festivali’nden de en iyi En İyi Müzik, En İyi Görüntü ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı. Film MUBI’de izlenebilir.

Pelin Denizli: “Atlet”in hikâyesini anlatmaya sizi iten neydi?

Semih Gülen: Profesyonel bir sporcu olan bir kadın arkadaşım, başka bir arkadaşının böyle bir metot denediğini ve bunun ne kadar çılgınca olduğunu söylemişti. Benim de o, hep aklımda kaldı. Yani çok düşünerek aklınıza gelecek metot değil ya böyle bir şey yapılıyor olması ve dolayısıyla bir şekilde insanın kafasında yer ediyor. Tabii bir sürü çağrışımı oluyor; aslında filmin bazen aleyhine de çalışıyor, çünkü metodun kendisini düşündüğümüzde hem annelik çağrışımı olabilir, kendini gerçekleştirme çağrışımı olabilir, bir kurban alegorisi gibi bağlar kurulabilir. Bedensel yaklaşılabilir, zihinsel yaklaşılabilir… Bununla alâkalı kürtaj meselesi zaten apayrı bir konu ve böyle böyle bir sürü kapı açıyor. Bunun içerisinde benim daha odaklandığım kısmı düşündüğümüzde, ben herhangi başka bir şey de yapsaydım biraz buna benzer olacaktı. Çünkü bana ilginç gelen kısım, bu kızın aslında maddi olarak bir derdinin olması ve bunun üzerinden neredeyse mitolojik görülebilecek bir alegorinin içerisinde, dümdüz kirayı ödemeye çalışan biri olarak, bu metodu uygulamaya çalışması ilgimi çekti. İlginç bir durumu, filmin içine oturttum gibi oldu.

“Rocky gibi kazanan biri değil de bunu sadece kirasını ödemek için yapan biri üzerinden düşündüm.”

P.D.: Belki bunları açmak da faydalı olabilir. Aslında film çok güncel bir şeyden de bahsediyor. Olay her ne kadar direkt olarak hepimizin yaşadığı şey olmasa da bireysel bir hikâye gibi görünse de sosyoekonomik ve politik katmanları var. Bunları film boyunca görüyoruz.  Senaryoyu yazarken bir sporcunun gözünden, gerçekliklerden ve hangi gözlemlerden beslendiniz, onu merak ediyorum.

S.G.: Bence sporcu deyince tek bir konsept akla gelmiyor. Mesela başarılı bir sporcuyla başarısız bir sporcu diye bir ayrım da var. Neredeyse birbirine zıt iki karakter gibi oluyor. Benim gördüğüm kadarıyla, daha yetenekli bir sporcu olması ona başka bir özgüven getiriyor. Bir şeylere karşı “hayır” diyebilecek pozisyona koyuyor. Hele bu tarz branşlarda çok yetenekli ya da seçilmiş çocuk gibi bir pozisyonda değilseniz çok fazla zorlukla karşılaşabiliyorsunuz. Bir bakıma “sömürülmeye” açık bir pozisyonda oluyorsunuz. Yani eğitim hayatınıza devam etmiyorsunuz, pek çok alanda sadece tek bir şeye odaklanarak ilerliyorsunuz. Bunun sonucunda da aslında biraz kim nereye çekerse oraya gibi bir hayat da oluyor. Özellikle bu tarz amatör branşlardaki gençlerin sporu bıraktıktan sonra hayatın içinde yer bulmaları zor oluyor. Filmde de çok yetenekli bir sporcu olmasını istemiyordum. Biraz da o gözle baktım. Çünkü bana bu “olmama hâli” ilginç geliyor. Müzisyenler için de öyle… Biz hep müzisyenlerin en iyilerini biliyoruz ama çok zor şartlarda, çok düşük ücretlere çalışan müzisyenler de var. Pandemi döneminde bu sebeplerden intiharlar oldu. Bu yetenek bazlı iş alanlarında yeteneği “daha düşük” olan insanlar benim çok ilgimi çekiyordu. O yüzden karakteri biraz öyle bir yerden kurmak istedim. Rocky gibi kazanan biri değil de öyle bir şey hayal bile etmeyen, bunu sadece kirasını ödemek için yapan biri üzerinden düşündüm.

P.D.: Bu dediğiniz biraz samimiyet de katıyor. Hayatımızla daha çok bağ kuruyoruz bence. Çünkü dediğiniz gibi çok başarılı olan veya hayatın zorluklardan sonra doruk noktasının ardından iyiye giden bir hikâyeden bahsetmiyoruz. Burada “başarısız” ve “sıradan” olma işi izleyiciye tanıdık bir bağ kurduruyor.

Merak ettiğim bir başka konu da bir haltercinin hayatına ilişkin nasıl bir bilginiz vardı? Önceden bir araştırma, görüşme süreci geçirdiniz mi?

S.G.: Birkaç kişiyle konuştum, fakat bence bu film özelinde spor ve halter yüzde olarak düşük bir alan kaplıyor. Tabii ki antrenman çekimleri ve onların gündelik hayatı, onlar için neyin önemli olduğu var ama daha çok sosyal hayatta insanlarla yaşadıkları ilişkiler var. Biraz daha böyle bir yerden, bana ilginç gelenleri ya da bağ kurabildiğim şeyleri eklemeye çalıştım. Hazırlık sürecinde bu hamilelik dopingi metoduyla ilgili olarak bayağı araştırma yaptık; nereden ne olur, dış döllenme nasıl yapılıyor gibi… Özellikle Balkanlar’daki Post Sovyet ülkelerde oldukça yaygın bir şekilde yapılıyormuş. Onların nasıl yaptığını araştırdık. Bir de onlarda doksanlarda, öncesinde kürtaj falan da daha zor. Sosyolojik olarak “Bunu deneyen insanlar ne düşünürdü?”den ziyade kişilerin geçirdikleri süreçle ve onun nasıl yapıldığıyla ilgili daha teknik araştırmalar yaptık diyebilirim.

P.D.: Bu hamilelik meselesinde dikkat ettiğim bir şey oldu. Filmde, Hatice hamile kalmaya çalışıyor ya da birileriyle birlikte oluyor ama film boyunca bu doping meselesiyle olan ilişkisi çok net bir şekilde gösterilmiyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

S.G.: Şöyle; ilk otuz dakika tam belli olmasın sonra netleşsin gibi bir düşünce vardı. “Bu kişi nemfomani mi, neden böyle bir şey yapıyor, başka bir şey mi var kafasında?” gibi sorulara alan açsın diye de düşündüm. Andrea Arnold’ın “Red Road” filminde vardı; kadın bir şey yapıyor, niye yapıyor anlamıyorduk düşüncesi film izleme deneyimi olarak bana çok güzel geliyor. Ama yine de bunu yapmaktansa, hamilelik dopinginin yapıldığı bir panelin görüntüsüyle başlatmayı da düşündüm. Bunun anlatıldığı bir panelden görüntüler olacaktı. Benim anlaşılmamasına dair endişem vardı ama bu görüntüleri başta verme kısmını iptal ettik, fakat geri tepti bence. Çünkü artık izleme alışkanlıkları çok değişti. Ben Wheatley’in podcasti falan da çok viral oldu. Diyor ki artık bizden olay örgüsünü 5-6 kere film içerisinde tekrar etmemizi istiyorlar. Bütün dramatik yapı seyircinin anlaması üzerine, bir tık düşük IQ’lu bir muamele yapılıyor seyirciye. Ben açıkçası düşük IQ’dan ziyade insanlar bunu anlarsa, ancak bu filmden keyif alabilirler gibi düşünüyordum. Hatta biraz daha kendini açık eden bir edit yapmıştım, hafta hafta episodik olarak bölünüyordu. Yapımcımız Arda Çiltepe’nin de yorumlarıyla bu meseleyi bu kadar net bir şekilde açık etmeyelim dedik. Şimdi bakınca daha açık olabilirdi belki de. Bu bizim kendi aramızda tartıştığımız, üzerine kafa yorduğumuz bir konuydu aslında. Çünkü film seyirciye nasıl bir muamelede bulunuyor durumu, bütün tonu belirleyen bir şey filmle alakalı olarak. Bence biz 2000’ler başı arthouse ekolünde büyüdüğümüz için seyirciye çok güvenen, çok alan açan bir yaklaşımdaydık. Ben 2020’lerde bunun tamamen öldüğünü düşünüyorum. Mesela geçenlerde “We Need to Talk About Kevin” filmini izledim. Filmde ne olduğunu anlamaya kırkıncı dakikada falan başlıyorsun ama bu büyük bir keyif. Bugün bence bu imkânsız. Artık üçüncü dakikada “bu çocuk çok kötü, bak herkes sınanıyor” falan gibi bir anlatı geçmesi gerekiyor artık.

P.D.: Belki de bu dediğinizle izleyiciyi aktif de tutuyorsunuz. Aslında sürekli “Ne oluyor?” sorusu izleyicinin kafasında dönüp duruyor.

S.G.: Ama işte onuncu dakikada seyirci “Ya burada ne oluyor?” dediği anda ya da bir telefon gelmesi ya da mesela o önemli bir bilginin geçtiğini düşündüğün bir şey olması farklı bir deneyime sokuyor izleyiciyi. Çünkü bir film yaparken belki her karenin çok önemli olduğunu düşünerek yapıyorsun ama o spesifik bilgi geldiği noktada izleyici, şöyle bir telefondan Candy Crush açtıysa bütün deneyim değişiyor, onları da artık öngörmek gerekiyor. Bence insanlara “Benim filmimi niye yüzde yüz odaklanarak izlemiyorsun” diye de kızamayız. Herkesin kendine göre bir önem sırası var.

“Bana bir şeyleri kolektif olarak yapmak daha güzel geliyor.”

P.D.: Senaryoyu ve yönetmenliği Mustafa Emin Büyükcoşkun’la birlikte üstleniyorsunuz. Süreci iki kişi ilerletmek nasıldı, nasıl bir denge vardı aranızda?

S.G.: Ben zaten bu tek adam, tanrı, kral, yönetmen durumlarını çok sevmiyordum açıkçası. Bana bir şeyleri kolektif olarak yapmak daha güzel geliyor. Bu da onun doğal sonucu gibi oldu. Ben, Mustafa sayesinde diyebilirim ki arthouse film endüstrisine girdim; kendisi mahalleden bir arkadaşımın abisin arkadaşıydı. Mustafa, Semih Kaplanoğlu ile çalışıyordu, asistanlığını yapıyordu. Ben de o vesileyle onların yanına girdim ve biz aslında beraber bu işlere başladık. Süreç içerisinde kendi aramızda kimin neyi daha çok sevdiğine göre bir iş bölüm oldu. Beraber karar vermekten ziyade, kimin hangi alanda daha çok kafa yorduğu belli oluyordu ve o alanda onun dediği oluyordu. Örneğin Mustafa mekânlar konusunda çok başarılı. Filmde -belki size de ilginç gelmiştir- bana ilginç gelen mekânlar hep Mustafa’nın buldukları. O gezmeyi seviyor, ben de tam tersi kurguya ilgiliyim. Bir şeyi çekerken “Bunu nereden bağlayacağız” kısmıyla daha ilgiliyim; nasıl bir mizansen olacak, nasıl bir an olacak ki onu kesebileceğiz gibi… İkimizin de çok kabiliyetli olduğu bir alan mı bilemiyorum ama oyuncu yönetimi noktasında ise çok müdahaleci olmuyorduk. Oyuncularımız çok kabiliyetli oldukları için iyi performans sergilediler. Senaryoda ben daha aktiftim ama doğaçlama çekimleri de Mustafa çok daha iyi ilerletti. Mustafa sahadaydı ve hiç üşenmedi, her yere gitti. Genel olarak böyle bir iş bölümü oluştu diyebilirim.

P.D.: Oyunculardan bahsetmişken oyuncu seçim süreciniz nasıl oldu? Karakterleri yazarken aklınızda belirli bir yüzler var mıydı?

S.G.: Castingi Berfin Elif Binbay ve Cemre Kılıç yaptı. Ben başrolü gerçekten bir sporcu oynasın istiyordum fakat o performansı veren birilerini bulamadım. Dolayısıyla Berfin ve Cemre ile oyuncu bakmaya başladık. Hem bunun fiziksel kısmını üstlenmeye gönüllü hem de filmdeki duygusal olarak zorlayıcı sahneleri oynayabilecek birilerini aradık. Sonra Sevda Baş karşımıza çıktı. Cast sürecinde zaten Sevda gayet iyi oynuyordu. Tarhan Karagöz’le “Anons”ta çalışmıştık. Tarhan Ağabey zaten inanılmaz bir oyuncu. Kendini defalarca kanıtlamış, sağ olsun şeref verdi diyeyim; zaten onu düşünüyorduk. Onun dışında kız arkadaş grubundaki oyuncularımızdan biriyle Jiu Jitsu yapıyordum, orada tanışmıştım. Sporcuları oynatmak istediğimiz dönemde ondan seçmede diğer tarafı oynamasını rica ettim. Seçmede aslında diğer tarafı oynarken çok iyi oynadığı için rolü ona verdik. Bilgesu Akın ise Berfin ve Cemre’nin önerisi oldu. Esra Kızıldoğan‘la da “Aylin”de çalışmıştık. Çok da iyi bir ilişkimiz vardı. Oyunculuğunu da çok beğeniyorum, ona kişisel olarak ben teklifte bulundum. Ercan Kesal için de sağ olsun, Mehmet Can Mertoğlu aracı oldu.

“Mekân, estetik ve ritim temelli şeyler bana daha ilginç geliyor”

P.D.: Biraz daha görsel dünyaya baktığımızda soğuk tonlar ve özellikle yakın planlar çok hâkim. Kamerada nasıl bir atmosfer kullanmak, kurgulamak istediniz? Bu estetik tercihlerde hikâyeyle bağı nasıl kuruyorsunuz?

S.G.: Ben yakın plan çok seviyorum. Sallanan yakın plan… Bence çok daha yoğun ve yakın hissettiriyor. Mesela o antrenörle beraber oldukları sahnede bence en rahatsız edici şey kızın ayaklarıyla olan kısımdı. Böyle küçük detaylar, bana sinemanın parladığı yerler gibi geliyor, mikroskobik bir yaklaşım gibi geliyor. Hele de perdede görünce daha da hoş oluyor bence. O yüzden yakın plan kullanmayı seviyorum. Ayrıca böyle bir hızlı kurgu içinde bir sürü yakın plan, bir sürü kamera hareketi çok oyuncaklı bir alan açıyor. O açıdan biraz da kurguda kendimizi kollamak için de tercih ettik. Renk kısmında, dürüst olmak gerekirse geneli soğuk tutup küçük ama o sahne içerisinde önemli detaylarda daha öne çıkacak, bir kırmızı detay olabilir, bir pembe detay olabilir, bu şekilde bir kontrast yaratmaya çalışıyorduk. Zaten çok düşük bütçeli ve çok az şey kontrol edebildiğimiz bir set olduğu için elimizden geldiğince yapmaya çalıştık. Sonuçta Wes Anderson filmi gibi de bir şeyleri tasarlayıp çekmiyoruz.

P.D.: Kurguda özellikle “bunu tutmalıyız” dediğiniz ya da zor kararlar verdiğiniz sekanslar var mı?

S.G.: Hayvanat bahçesi, balık hali; bunlar zaten kesin olacaktı, oraları tuttuk. Hani siz söyleşinin başında “Bu hikâyeyi anlatma ihtiyacını nereden duydunuz?” dediniz ya, açıkçası ben çok hikâye anlatma ihtiyacı duymuyorum ama mesela balık hali çekme ihtiyacı duyuyorum. Dürüst olmak gerekirse mekân, estetik ve ritim temelli şeyler bana daha ilginç geliyor. Dolayısıyla hikâyeye hizmet etsin etmesin estetik ve mekânsal olarak heyecan duyduğum tüm yerler kalsın isterdim. Yani hikâyeye hizmet etmese de bu bir duygu dünyası akılda kalıyor ki bence modern sinemada en önemli şey, bir şeylerin akılda kalması. Sosyo-politik bir konuya değinmekten veya bununla ilgili bir yanıt vermekten ziyade bu kısma odaklanmak bana daha ilginç geliyor. O sebeple bu tarz yerler bana olmazsa olmaz gibi geldi. Orta bloktaki kısımda bir cross editing bölüm var; bir kız ağırlık kaldırıyor, bir kurban kesiliyor. Burası Arda’nın fikriydi. Aslında üç ayrı blok sahneydi ve uzuyordu ama ben atmak istemiyordum hiçbirini. Bir şekilde bir duygusu olduğunu düşünüyordum. Arda böyle bir çözümle geldi; 3-4 hikâyeyi iç içe bağlayarak aynı duygunun dünyasını tutmak bence iyi çalıştı.

Yaşadığımız komik bir hikâyeyi anlatayım bu filmin çekilme süreciyle ilgili. Filmin senaryosu hazırdı, hızlıca çekime girebiliriz diye düşünüyorduk fakat düşündüğümüz gibi olmadı; iptal ettik, rafa kaldırdık. Sonra bir tane Battal Gazi senaryosu yazdım ama arthouse bir Battal Gazi olacaktı. Ancak anlatmamız zor oldu, “Siz Diriliş Ertuğrul mu çekeceksiniz?” gibi sorular geldi. Tam o sırada sanat alanlarına yatırım yapan bir kriptocu/yatırımcı, filmimize ilgisi olduğunu söyledi. “Atlet”i duymuş ve filme de yatırım yapmak istedi. Çünkü biz öncesinde proje geliştirmek için uluslararası platformlara gitmiştik ve çok iyi geçmişti; kırk beş yere gidip üçünden ödülle dönmüştük. Böyle bir teklif gelince filmimizi çekebileceğiz diye çok sevindik tabii. Çok da iyi bir bütçeyle başladık çekimler için hazırlanmaya. İzmir’e gittik. İzmir Sinema Ofisi’yle her şeyi ayarladık. Çekime üç hafta kala bu yatırımcıya ulaşamamaya başladık fakat süreci de hemen durdurmadık. Bir buçuk ay kalmıştı ama biz yine devam ettik. Sonra öğrendik ki kripto marketi çökmüş, o yatırımcı da kayıplara karışmış, kimse ulaşamıyor. Biz oyuncularla anlaştık, tüm hazırlıklar yapıldı fakat bütçe yok. Artık dönsek dönülmez, nasıl çekeceğiz diye düşünmeye başladık. Arda sağ olsun inanılmaz bir yapımcılık performansı gösterdi. Oturdu, açtı excel’i, her şeyi kalem kalem döktü, maliyetleri çıkardı, kalemleri tek tek nasıl uygun bir şekilde eritebiliriz, onları ayarladı. Denkleştire denkleştire elimizde son bir maliyet kaldı. Dedik ki bunu da borçla halledebilir miyiz? Hallederiz. Borç aldık hepimiz. Ama tabii bunu yaparken senaryodan dörtte bir blok atmak durumunda kaldık. Benim başta bahsettiğim uzatan kısımlar da o son bloktaydı. Dolayısıyla Arda’nın bölümleri birleştirme önerisiyle bir çözüm bulmaya çalıştık. Bir buçuk ay içinde Romanya’dan aldığımız ödüllerle, koyduğumuz bütün parayı geri aldık. Almanya’dan, Hollanda’dan ödül aldık. Aslında sonra geri dönüp onları çekebilirdik. Çünkü o çekmediğimiz sahnelerin hepsi soru cevaplarda bize soru olarak geliyor. Dolayısıyla kurgu özelinde değil ama senaryoda oraları atmasaydık daha doğru olabilirdi diye düşündüğüm yerler oldu.

“İlk film kadar öğretici bir şey olamaz”

P.D.: Tüm bu yaşadıklarınızı ayrı bir film olarak sizi de çekebilirlermiş hani…

S.G.: Kesinlikle… İşte cesaret meselesi, bahsetmiştim ya 2000’ler arthouse düşünme şeklinden. Bu aslında çok kısıtlayıcı bir şey, buna takılı kalmaktan kurtulduğumu düşünüyorum. Benim bir dönem asistanlık yaptığımda hissettiğim bir şeydi: “Tamam, arthouse bir iş yaptım daha da bundan sonra pek böyle bir şey yapmam”… Ben o dönem şöyle düşündüm; madem bizim paramız yok, varmış gibi davranmayalım, bunu bir mocumentary olarak çekelim. Yani bunu yapmaya çalışan bir kızın “fake” belgeseli olsun. Hatta sevişme sahnelerinden sonra kız desin ki “Ben bu filmde oynamak istemiyorum”; ben de onu ikna etmeye çalışayım… Bir anda böyle handcam’le çekilebilecek bir çözümle geldim. Ama cesaret edemedi. Çünkü senaryosu ödül almış bir projeyi hakkıyla çekmek istedik. Ama bugün sorsanız bence denenebilir. Çünkü başımıza gelenler çılgıncaydı, verdiğimiz reaksiyon da öyle olmalıydı. Ama biz sanki bu yaşanmamış gibi davranmaya devam ettik. Kaç yıldır beklediğimiz bir işte bir anda bütçesiz kalmamıza rağmen böyle olmamış gibi çözüm bulmaya çalıştık.

P.D.: Peki, bu film sizin kişisel yolculuğunuzda nasıl bir yere sahip oldu?

S.G.: Teknik anlamda kabiliyetlerimi biraz daha gördüğüm bir iş oldu. Neleri iyi yapıyorum, neler bende merak uyandırıyor, neler uyandırmıyor gibi. Bir de hakikaten yok pahasına bir film çıkartabildik ve bence fena da değil. Onun dışında biraz kibirli bir yapım vardı. Şöyle ki: “Bana doğru gelen, doğrudur” gibi anlayış. Aslında bir sanat eserinin aynı zamanda bir üretim olduğu ve bunun muhatabının da düşünülmesi gerektiğinin farkına vardım. Çok öğretici oldu, ilk film kadar öğretici bir şey olamaz. Okul, filmlerde asistanlık yapmak, hiçbiri böyle bir şey değildi bence. O açıdan, bittikten sonra kendime dedim ki “Şimdi artık film yapmaya başlayacağım”. Ben ilk filmimin asla kişisel olmasını istemiyordum. Sadece teknik kabiliyetlerimle yapabileceğim bir şey olmasını istiyordum. Çünkü bence o kurşunu insanlar kullanıyor, sonra boşlukta kalıyor. Yani çok duygulu, çok kalplerinden bir şey yapıyorlar ilk film olarak sonra ikinci film tam o hissi veremiyor ya da on iki sene sonra çıkıyor falan. Ben öyle bir şey yapmak istemiyordum. Bunu sadece kendi bulabildiğim kadar iyi bir hikâye ve teknik kabiliyetlerim üstüne yapabileceğim bir şey olsun istedim. Deneme değil ama kabiliyetlerimi keskinleştireceğim bir alan olarak görüyordum. Bittiğinde özgürleşmiş hissediyorsun. Aldığın övgü de yediğin küfür de bence özgürleştirici bir şey oluyor.

P.D.: Bundan sonrası için kişisel olarak neler yapmak istiyorsunuz?

S.G.: Ben çok daha belgesel sinema odaklı olarak devam etmeye başladım. Kendi şartlarımda yaptığım bir iş var.  Biraz ailem ve Alevilik hakkında bir belgesel. Önümüzdeki yıl çıkarmak istiyorum. Londra’ya taşındım, İngilizce bir belgesel yapma fikrim var ama o tamamen bilim odaklı olacak. Bu iki belgesel birbirinin zıttı gibi. Ayrıca çok sevdiğim, niteliklerine güvendiğim insanların filmlerinin kurgusunu ve yapımcılığını yapmak.

Diğer Yazılar: Pelin Denizli
VE HAYAT DEVAM EDİYOR: “ÜZGÜNÜM, BEBEĞİM”
Agnes’in Başına Kötü Bir Şey Gelmiştir, Fakat Hayat Devam Etmektedir. Eva Victor’un...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir