ENGELSİZ FİLMLER FESTİVALİ: MÜMKÜN MÜ?

Engelsiz Filmler Festivali on dördüncü yılında. Bu cümle bir başarı hikâyesi gibi okunabilir. Ama Goethe-Institut Ankara‘nın önünde durduğunuzda bunun daha çok bir hayatta kalma hikâyesi olduğunu fark ediyorsunuz.

Festival başlamış ama kimse gerçekten başlamış gibi hissetmiyor. Bu ülkede bir festivalin başlaması, tamamlanabileceğinin ya da seneye de düzenlenebileceğinin garantisi değil. İki yıl öncesine kadar bu festival başka bir ölçekteydi. Şehir festivalle birlikte hareket ediyordu. Yönetmenler Ankara’ya geliyor, konuklar mekânlar arasında dolaşıyor, festival yalnızca izlenen değil, yaşanan bir şeye dönüşüyordu.

Bugün tek bir salon var.

Bu bir “sadeleşme” değil. Kültür politikalarının yarattığı doğrudan bir daralma. Fonların kesilmesi, uluslararası desteklerin çekilmesi, bağımsız kültür alanının sistematik biçimde zayıflatılması. Türkiye’de kültür-sanat üretimi artık estetik bir mesele olmaktan çoktan çıktı; açık bir sürdürülebilirlik krizi var.

Bu kriz artık sayılara indirgenebilir durumda. Daha az film, daha az konuk, daha az mekân. Bir festivalin küçülmek zorunda kalması. Hayatta kalmak için…

Goethe-Institut Ankara önü. İlk günün sonunda Festival direktörü Kıvanç Yalçıner ile konuştuk.

Barış Arslan: On dördüncü yıl. İlk iki seans bitti. Nasıl hissediyorsun?

Kıvanç Yalçıner: Biraz hafiflemiş. İlk iki seans tamamlandı, izleyiciler memnun kaldı, güzel bir kalabalık vardı. Ama asıl rahatlama ödül töreninin ertesi. O zamana kadar gerçekten bitmiş sayılmıyor.

B.A.: İki yıl önce festival çok daha geniş bir alandaydı. Farklı mekanlar, daha fazla konuk, Ankara’ya gelen yönetmenler. Şimdi tek salon. Bu küçülme neden?

K.Y.: Uluslararası fonların daralmasıyla sivil toplum alanı oldukça daraldı. Bu sadece Türkiye meselesi değil. Ama biz de doğrudan etkileniyoruz. Film sayısındaki, mekanlardaki azalmanın temel nedeni bu. Bir festival kesinlikle tek bir mekana sıkışık kalmamalı. Bunu biliyorum. Ama şu an Ankara’da erişilebilirlik açısından alternatifimiz de yok.

B.A.: On beşincisi olacak mı?

K.Y.: Şimdiden bir şey söylemek kolay değil. Ama bu gidişatın böyle devam edeceğini ve bir tehlike olduğunu söyleyebilirim.

B.A.: Bugüne kadar Engelsiz Filmler Festivali neyi başarmış oldu?

K.Y.: Bir izleyici kitlesi. Sadece Ankara’da değil, Eskişehir’de de. Her engel grubundan izleyici bir arada film izliyor. Bunu küçümsemek istemiyorum ama şunu da söylemeliyim: bu bir festivalin tek başına taşıyabileceği bir yük değil. Bütüncül bir kamu politikası meselesi bu. Biz boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Ama o boşluk büyümeye devam ediyor.


Engelsiz ekibi sorunun kaynağının farkında. Mesele yalnızca ekonomik değil. Daha derin bir körlük de var: Erişilebilirliğin hâlâ “niş” bir konu olarak görülmesi.

Engelsiz Filmler Festivali‘nin 14 yıldır yaptığı şey aslında basit bir önerme: Bir arada film izlemek mümkün.

Bu kadar temel bir cümlenin hâlâ “özel bir etkinlik” kapsamında gerçekleşiyor olması başlı başına bir problem. Çünkü bu, erişilebilirliğin hâlâ ana akımın dışında tutulduğunu gösteriyor. Yasa var. Yönetmelik var. Ama uygulama yok. Daha doğrusu, sistematik bir irade yok. Festival bu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Ama bu, bir festivalin taşıyabileceği bir yük değil.

Necmi Sancak’ın Ayşe filmini düşünüyorum. Rıdvan’ın bakımını sırtlayan Ayşe, devletin terk ettiği yerde yalnız bırakılmış bir kadın. Rıdvan otizmli olsaydı, Ayşe onu otizm dostu bir gösterime getirebilir miydi? Haberi bile olur muydu? Bakım emeğini görünmez kılan, üstelik sömürü aracına dönüştüren bir ülkede bu sorunun cevabı çok açık. Festival ne kadar ulaşmaya çalışsa da ulaşamadığı yer sistemin kendisi.

İkinci seansta ‘Kısa Film Yarışması 1’ seçkisini izledim. Çıkışta seyirci ödülü için oy verdim. Bu küçük jest, bir kağıda işaret koymak, belki de festivalin en politik anlarından biri. Çünkü varlığını kayda geçiriyorsun: “Buradayım ve izliyorum.”

Seçkide “Küçük Bir Hikâye” ve “Çukur Havuz” özellikle beğendiğim filmler oldu. İkisi de kendi ölçeklerinde net, derdi olan ve fazlalıktan kaçınan filmlerdi. Bu tür seçkilerde iyi film kadar doğru seçki de belirleyici. Ön jüriyi oluşturan Öykü Sofuoğlu, Hasan Nadir Derin ve Kaan Denk‘e bu yüzden ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Bu koşullarda iyi bir program yapmak başlı başına bir editoryal mücadele. Üstelik ekibin sürekliliği de küçümsenecek bir şey değil. Festivali tanıyan, ölçütlerini içselleştirmiş bir jürinin seçkiye kattığı tutarlılık, her yıl sıfırdan kurulan bir yapının veremeyeceği bir şey.

Program mı? Karşılaşmalar mı?

Festivalin asıl gücü ise programında değil, yarattığı karşılaşmalarda. Altyazıyı okuyamadığı için kulaklık isteyen bir izleyici. İlk seansa gelip ikinciye de kalan biri. Sesli betimlemeyi “yardım” değil “tercih” olarak kullananlar. Bunlar küçük anlar değil. Bunlar, sistemin üretmediği bir kamusallığın mikro örnekleri. Tam da bu yüzden tehlikeli; çünkü mümkün olanı gösteriyorlar.

Engelsiz Filmler Festivali, 30 Nisan’a kadar Ankara’da, ardından 15 – 17 Mayıs’ta Eskişehir’de devam edecek.

On beşincisi olacak mı? Yalçıner’in cevabı netti: “Bu gidişatın böyle devam edeceğini ve bir tehlike olduğunu söyleyebilirim.” Sohbet içinde geçen şu cümle kişisel bir yorgunluk ifadesi olarak değil, bir durumun tanımı olarak dile getirildi.

“Hayatta kalmak istiyorum”

Bazı festivaller artık sadece film göstermiyor.
Var olmaya çalışıyor. Bunu görmek ve dile getirmek istemesek de durum tam olarak bu. 

Diğer Yazılar: Barış Arslan
ANKARA’DA DAYANIŞMA VE “YAŞASIN KISA FİLM!”
2025’in son günlerinde, Ankara’nın ayazını kıran bir sinema sıcaklığına, Kült Kavaklıdere’nin o...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir