Ildikó Enyedi’nin yönettiği ve 45. İstanbul Film Festivali, N Kolay Galaları bölümünde izleme fırsatı bulduğum Silent Friend, Almanya, Macaristan ve Fransa ortak yapımı. Başrollerinde Tony Leung Chiu-Wai, Luna Wedler ve Léa Seydoux yer aldığı; görüntü yönetmenliğini Gergely Pálos’un üstlendiği film, 2025 Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü ve En İyi Genç Oyuncu ödülünü; Chicago’da da En İyi Görüntü Yönetimi ödülünü kazandı. Enyedi, bu kez anlatısını bir insanın iç dünyasına değil, insanın doğayla kurduğu o görünmez, kırılgan bağa yaslıyor.

1908’de bir kadın, Almanya’daki üniversitenin kapısında duruyor, oraya kabul edilmek için bilgiyi silah gibi kullanmak zorunda. 1972’de bir genç, sevdiği kişinin bitkisine bakmakla görevlendiriliyor ve kendini buluyor. 2020’de ise Hong Konglu bir sinirbilimci, pandemi ortasında Almanya’da mahsur kalıyor; bahçedeki ginkgo ağacına takılıp kalıyor. Üçünü birbirine bağlayan ne bir olay örgüsü ne de ortak bir hikâye, sadece ginkgo ağacı!
Filmde geçen ginkgo ağacı, 200 milyon yıllık bir ağaç. Dinozorların bu ağaçların arasında dolaştığı söyleniyor. Bilim bu yüzden ona “yaşayan fosil” diyor. 1945’te Hiroşima’ya atom bombası düştüğünde, patlama noktasının yakınındaki altı ginkgo ağacı hayatta kalmış. Japonlar bu ağaçlara hibaku adını vermiş, çünkü “hayatta kalan” anlamına geliyormuş. Çin mitolojisinde Buda’nın ağacı olarak resmediliyor; Kore’de ruhlar dünyasının koruyucusu sayılıyor. Yapraklarının ikiye bölünmüş biçimi ise zıtların birliğini, dualiteyi simgeliyor. Enyedi’nin bu ağacı seçmesi rastlantı değil,
Ginkgo yalnızca bir ağaç değil, başlı başına bir hafıza
Bazen bir film, hikâyesini anlatmaktan vazgeçer; onun yerine bir bakış biçimi sunar. Silent Friend, tam olarak bunu yapıyor. Zaman değişiyor, bedenler değişiyor, bilgi biçimleri değişiyor ama bakışın içindeki o tanıdık boşluk değişmiyor. İnsanı, insan yapan şeyin korteks olduğu söylenir. Düşünmek, anlamlandırmak, sınıflandırmak… Dünyayı kavrayabilmek için sürekli isimler veriyor, sınırlar çiziyoruz. Oysa film, bu kortikal kesinliğin altını ince ince oyuyor. Çünkü bir ağaca bakarken hissettiğimiz şey yalnızca bilgi değil; bir tür sezgi, bir tür hatırlama, belki de adını koyamadığımız bir bağ oluyor. Aynı ağaca farklı yüzyıllarda bakan üç insanın hisleri arasında görünmez bir süreklilik kuruluyor: Merak, yalnızlık ve anlam arayışı. Sanki o ağaç, onların birbirine söyleyemediği cümleleri saklıyor.
Belki de mesele bitkilerin hissedip hissetmemesi değil; insanın hissetmeye duyduğu ihtiyaç…

Burada film ilginç bir sorunun etrafında dolaşıyor: Bitkiler hissediyor mu? Bir iradeleri var mı?
Enyedi bu soruya cevap vermiyor, hatta özellikle kaçınıyor. Ama sorunun kendisini büyütüyor. Bitkilerle konuşan insanı izlerken, aslında şunu fark ediyoruz: Belki de mesele bitkilerin hissedip hissetmemesi değil; insanın hissetmeye duyduğu ihtiyaç… Bir yaprağa bakıp anlam yüklemek, bir gövdeye dokunup karşılık beklemek… Bu, korteksin kurduğu bir yanılsama mı, yoksa insanın doğayla kopmayan kadim bağının bir yankısı mı? Filmin en güçlü tarafı tam da burada yatıyor: Söylemediği şeylerde. Uzun planlarda, rüzgârın neredeyse duyulacak kadar ağır aktığı anlarda zamanın kendisi bir anlatı aracına dönüşüyor. Görüntüler yalnızca estetik değil; düşünsel bir alan açıyor. İzleyiciye dayatılan bir anlam yok, sadece genişleyen bir boşluk var. Ve o boşlukta herkes kendi sorusuyla baş başa kalıyor.
Silent Friend, 147 dakikalık süresi boyunca yarattığı şiirsel dilin sınırlarını zaman zaman zorluyor. Bazı planlar, taşıdığı duygudan daha uzun sürüyor; ritim yer yer kendini tekrar ediyor. Film izleyicinin hissetmesini, düşünmesini, empati kurmasını istiyor ama bunu yaparken anlatımın dozunu kaçırdığı anlar ortaya çıkıyor. Söylemek istemediği şeyleri bu kadar uzatarak neredeyse dolaylı bir şekilde söylemiş oluyor. Bu da filmin kurduğu o kırılgan büyüyü yer yer zedeliyor. Yine de geriye kalan his kolay silinmiyor. Çünkü Silent Friend, bir hikâyeden çok bir hafıza gibi çalışıyor: İnsan, düşündüğü için değil hissettiği şeyi anlamlandırmaya çalıştığı için insan oluyor. Ve belki de bir ağacın karşısında durduğunda, aslında kendisine bakıyor. Enyedi‘nin derdi insan-doğa ilişkisini romantize etmek değil. Film boyunca karakterlerin ağaçla kurduğu bağ hep biraz beceriksiz, hep biraz umutsuz kalıyor. Ve işte tam orada bir şey açılıyor: Belki de bu bağ hiç tamamlanmıyor, tamamlanması da gerekmiyor. Enyedi‘nin sorduğu şey; bu yüzyıllar boyunca insanın doğaya uzandığı o el, karşılık bulmasa da neden uzanmaya devam ediyor?
