FOXCATCHER TAKIMI

Spora ve Sporcuya Yakılmış Modern Bir Ağıt

Birbirine çok benzeyen temaşa sanatları sinema ve spor, benzer dinamikleri bünyesinde barındırır; birinin yapımcısı, yönetmeni, senaristi, oyuncusu, seyircisi neyse diğerinin yönetimi, antrenörü, oyuncusu, taraftarı odur; benzer yapıdan oluşan ve insanları büyüleyen bu iki mecra tüm yakınlıklarına rağmen, garip bir şekilde, birbirlerine pek dokunmadan kendi dünyalarında yaşamayı tercih ediyor genelde. Amerikan sporları Hollywood vesilesiyle arada perdeye gelse de daha evrensel olan futbol, basketbol gibi takım sporlarını veya bünyesinde oldukça dramatik hikâyeler barındıran bireysel sporları perdede görmek için bazen üç beş yıl beklemek gerekebiliyor. Sinemanın spor ile arasına ördüğü duvar, sinemanın sporu taca atmasından kaynaklanmıyor sadece; spor dünyası da sinemaya oldukça mesafeli. Her mecradan sinemaya yönetmen, yapımcı ya da oyuncu olarak transfer olan insanlar varken spordan sinemaya geçenlerin sayısı oldukça azdır. Bu tuhaf duruma rağmen elini spora bulaştırmaktan korkmayan sinemacılar da mevcut, “Moneyball” ve “Foxcatcher” ile arz-ı endam eden Bennett Miller gibi.

“Moneyball” ile devlerin arasında yaşamaya çalışan bir takım üzerinden beysbol dünyasını gözler önüne seren ve para ile spor arasındaki bağı irdeleyen Miller, bu defa her anlamda daha düşük ama daha köklü bir sporu, güreşi odağa yerleştiren “Foxcatcher” ile karşımızda. Aralarında farklılıklar olmasına rağmen organik bir yapı oluşturan, sporun evrildiği noktayı didikleyen ve bundan rahatsızlık duyan bir anlatıcının varlığıyla güç bulan, son yıllardaki spor filmleri içerisinde ayrı ve özel bir yere sahip bu iki film; Bennett Miller’ın sporun ve sporcunun içine düştüğü duruma yaktığı modern bir ağıt aynı zamanda. “Foxcatcher”da belli bir yaşın üzerindekilerin rahatlıkla hatırlayacağı Mark (Channing Tatum) ve Dave Schultz (Mark Ruffalo) kardeşlerle onlara sponsor olan John du Pont’un (Steve Carell) hikayesini iki farklı düzlem üzerinden aktaran Bennett Miller, bir taraftan Mark ile John du Pont arasındaki tuhaf ilişki üzerinden sağlam bir hikaye anlatırken diğer taraftan, asıl üzerinde duracağımız kısım olan, sporun ve sporcunun yatırımcıların elinde bir kuklaya dönüşünü irdeliyor.

Bennett Miller’ın spora bakışı her şeyden önce oldukça eleştirel ve sporun geldiği noktanın aslında olması gerekenden ne kadar uzak olduğunu ısrarla vurgulayan bir bakış; “Moneyball”da sıradan bir takım olan Oakland A’nın başına geçen Billy Beane’in yerleşik yöntemlere başkaldırıp, başarının yolunun para ve yıldızlardan geçmediğini tüm camiaya ispatlamasıyla manipüle edilmiş algıları gözler önüne seren ve beysbolun devasa bir endüstriye dönüşmesinin anlamsızlığından dem vuran Miller; “Foxcatcher”da sponsorlukların spora vermiş olduğu zararı odağa yerleştiriyor. Futbolseverlerin yakından bildiği Roman Abramovich-Chelsea, Şeyh Mansour-Manchester City, Lakshmi Mittal-QPR ilişkilerinin bir benzeri olan John du Pont- Foxcatcher Takımı ilişkisi, birçok zenginin kendine edindiği bir hobi, oyuncak ya da rüşt ispatından farklı bir durum değil; Abramovich’e Chelsea için 1 Milyar dolar harcattıran, Lakshmi Mittal’ı QPR gibi bir oyuncakla oynamaya iten dinamikler John du Pont’a Foxcatcher Takımı’nı kurdurtanlardan o kadar da uzak değil çünkü.

Foxcatcher Takımı’nın oluşumu tipik bir danışıklı dövüş öyküsü, John du Pont’un bu takımı kurmaya ne kadar ihtiyacı varsa Mark’ın, Dave’in ve diğerlerinin bu takımda olmaya o kadar ihtiyacı var. Birinin fazlalığı diğerinin eksiği, bu şekilde iki taraf da kendinde olmayanı, ihtiyaç duyduğunu elde etmeye çalışıyor; bu alışverişin oluş şekli sağlıklı ve rasyonel gibi görünse de olayların seyri ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu, bu durumun her iki taraf için de gerilim yarattığını gösteriyor bizlere.  Bir kazanımın ne kadarının onu kazanana, ne kadarının destekleyicilerine ait olduğu sorusunu içinde barındıran o cevapsız açmaz Mark’ın kazandığı madalyalarla peyda olunca, hem karakterler hem de spor dünyasında yer alan herkes için geçerli bir başarının paylaşımı hususu ortaya çıkıyor. Bizdeki her şampiyonluk pozunda yer alan kıymeti kendinden menkul takım elbiselerinin yarattığı sıkıntının bir benzerini Mark için yaratan John du Pont, sporun ana gıdası olan başarıyı sporcunun elinden almaya çalışınca oluşturduğu pembe tablo bir anda dağılmaya başlıyor. John du Pont’un yaptığı gibi bir takıma, sporcuya ya da taraftara tasma takıp gezdirebilir, onu kılıktan kılığa bürüyebilirsiniz fakat elinden başarısını, kazanımını alamazsınız; bunu yaparsanız tasma artık sıkmaya başlar. Başarısını elinden almazsanız da bu defa tasmayı niçin tuttuğunuzu, neden serbest bırakmadığınızı sorgulamaya başlarsınız. Yatırımcılar ve sponsorlar ile takımlar ve sporcular arasında sürekli yaşanan bu sıkıntı, “Foxcatcher”da Mark, Dave ve John arasında yaşanıyor. Bennett Miller, filmin önemli bir kısmını oluşturan bu hususla, sponsorların sporun ruhuna vermiş olduğu zararı ve başarının bile tehlike altında oluşunu çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok, “Foxcatcher” bu bahsettiğimiz donelerle dolu saf bir spor filmi; bunun yanında güreşi sıyırıp attığımızda bile pırıl pırıl parlayan hikâyesiyle göz kamaştıran bir eser. Bennett Miller’ın birinci sınıf yönetimi, Steve Carell ve Mark Ruffalo’nun ağırbaşlı oyunculuğu, öyküsü kadar soğuk ve sert atmosferiyle sadece spor filmi olmanın ötesine geçen film, olası bir futbol filmiyle taçlandırılmasını delicesine arzuladığım tamamlanmamış spor üçlemesinin ikinci halkası olarak öncülünden aldıklarını ardılına eriştirecek kadar dolu bir film aynı zamanda. Her anlamda yılın en iyi yönetmenlerinden biri olan Bennett Miller’ın bir sonraki filmini şimdiden merak etmek için ne gerekiyorsa bu filmde var, sırf bu sebeple bile “Foxcatcher”ı es geçmek olmaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.