ZAVALLILAR

DAYATILAN DÜNYADA KAPANA KISILMAK VE ÖZGÜRLEŞTİREN CİNSELLİK

Bu yazımızda siz okuyucularımıza yılın en çok konuşulan ve Oscar dahil neredeyse tüm ödüllerde en çok adaylık kazanan filmi Poor Things (Zavallılar)’in analizini yapmaya çalışacağım. Filmin aynı adda olan bir romanı da mevcuttur ve filmle paralellikler de içermektedir ancak bu yazıda sadece film üzerine yoğunlaşılacaktır.

KONUSU

İntihar ettikten sonra çılgın bilim insanı Godvin Baxter tarafından doğmamış bebeğinin beyninin kendisine aktarılmasıyla yeniden hayata dönen ‘çiçeği burnunda’ insan Bella Baxter yeni tanıştığı Duncan Wedderburn ile bir dünya yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta cinsellik başta olmak üzere kendisiyle ilgili keşiflerin yanı sıra dünyanın görünmeyen yüzünü de tecrübe edecek, bambaşka deneyimler yaşayacaktır.

ANALİZ

Aslında yönetmen Yorgos Lanthimos’u çok fazla konuşmaya gerek olmadığı kanaatindeyim. 2009’da tüm zamanların en iyi ilk filmlerinden olan Dogtooth (Köpek Dişi)’a imza attığında adeta sinema sektörünü dumura uğratmasının üzerinden 15 yıl geçti. Bu süre içerisinde çektiği yeni filmlerle her zaman aykırının, değişiğin, farklı olanın ve absürtün sinema dilini oluşturmaya çalıştırmasıyla daima gönüllerimizde özel bir yere sahip oldu Lanthimos. Son filmi Poor Things ile de adeta kariyerinin pik noktasına ulaştığını gözlemliyoruz.

Görüntü yönetmenliğinde Fish Tank, American Honey, Marriage Story ile tanınan ancak Lanthimos’a yabancı olmayan, kendisiyle The Favourite (Sarayın Gözdesi)’da çalışmış olan Robbie Ryan adeta harikalar yaratıyor. Lanthimos’un en büyük alametiferikası olan, adeta imzası haline gelmiş olan balık gözü lenslerine hemen uyum sağlıyor ve kendi geniş açılarıyla birlikte Bella ile birlikte biz seyirciler de filmin dünyasının içine hemencecik girmeyi başarıyoruz. Filmin başlarında daha yavaş, ağır ağır ilerleyen, dünyayı yavaş yavaş keşfeden bebek, çocuk Bella gibi hareket eden Ryan’ın kamerası cinselliğin keşfi, Bella’nın özgürleşmesinin ve bilinçlenmesinin oluşmasıyla birlikte daha kendinden emin, sabit ve yol gösterici bir görev üstleniyor.

Bu film ile birlikte ilk kez film müziği yapan Jerskin Fendrix de işini ustalıkla yapmayı başarıyor. Hiçbir dalgalanması olmayan, alçalıp yükselmeyen ancak her sahnede, filme başarıyla hizmet eden müzikleriyle filmin en hatırlanan yanlarından birisi olarak kendine yer ediniyor. Buna mukabil olarak Yorgos Lanthimos’un tüm filmlerinin kurgucusu olan adaşı Yorgos Mavropsaridis de filmin her biri yeni bir başlık içeren bölümlerini kusursuzca birleştirerek bu muhteşem puzzle’ı ustalığıyla tamamlıyor.

Filmlerinde daima birlikte çalıştığı senarist Tony McNamara ile bu filmde de yeniden bir araya geliyorlar ve romanın da yazarı Alasdair Gray’i de yanlarına alarak oluşturdukları senaryoya kapılıp adeta onlarla birlikte biz de çığır açıcı, hayranlık uyandırıcı ama bir yandan da aynı Bella gibi bilinçlendiren ve şoka uğratan bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bella Baxter görünümüyle 20’lerini sürmekte olan bir genç kadın ama geçirdiği ameliyatla kafasının içinde bulunana bir doğmamış bebek beyniyle hayatını yaşıyor. İlk başlarda bir ‘insan’ın bebekliğine şahitlik ediyoruz. Anlaşılamayan, tek-tük kelimeler, bilmediği bir şeye dair şiddet arzusu, vurma, atma, kırma, dökme gibi hareketler sergiliyor Bella. Tanrı’sı ve aslında bir bakıma babası olarak gördüğü çalışkan Godvin Baxter de Bella’yı izliyor, hareketlerini, güdülerini, günlük yaşantısını takip ediyor ve elbette laboratuvarında çalışmalarına da devam ediyor. Bella sonradan sonraya mastürbasyon yapmayı keşfettiğinde bir çeşit haz dünyasının da içine girmeye başlıyor. Bu haz günümüz dünyasının yaşamakta olduğu ultra hedonizm & haz birlikteliğinden ziyade sadece cinselliğin keşfi anlamına geliyor aslında. En azından bir yere kadar.

Yaşamaya devam ettikçe tanıştığı tüm erkekler tarafından ‘modern dünyada ayıp’ olarak görülen bu ve bunun gibi hareketleri yapmaya devam ettikçe aslında zorla yaşatıldığı bir fanusta olduğunun bilincine vararak buradan kurtulmanın planlarını yapıyor Bella. Bunu yaparken tanıştığı aristokrat, yakışıklı ve karizmatik beyaz erkek Duncan Wedderburn onu sözüm ona ‘ahlaksızlığın alıp başını gittiği, hüküm sürdüğü modern yaşantı’yla tanıştırmayı vaat ediyor ve birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. Bella yolculuğun başlarında Duncan ile cinselliğin defalarca zirvesine çıksa da kendi olmaya başladığı, isteklerini sözlü olarak belirttiği ve Duncan’ın yani ‘erkeği’nin sınırlarının dışına çıktığı anlarda ise ‘modern’, ‘çağdaş’ Duncan tarafından uyarılıyor veyahut bir odaya tıkılıyor.

Filmde özellikle üst burjuva ve aristokrat sınıfın içinde bulunduğu toplu akşam yemeklerinde bu toplumun ikiyüzlülüğü, yozlaşmışlığı üzerine hayli katıksız gerçekliklerle yüzleşmekten de geri kalmıyor. Özellikle Lizbon sonrasında çıktıkları gemi yolculuğunda şahit olduğu sınıfsal fark, Bella’nın beyninde ışığın yanmasını, farkındalığının artık zirvesine ulaşmasını ve bir bakıma bencillikten sıyrılarak merak ve empati duygusunun gelişmesini sağlıyor.

Burada çok önemli bir yere de parmak basmak gerekiyor; filmin hızına. Bella’nın ergenlik, gençlik, cinselliğin keşfi ve hazlarını doyasıya yaşadığı filmin ilk yarısında müthiş yüksek, hızlı ve mizahı da bol bir ilk yarı izliyoruz ancak bir yerden sonra, filmin ikinci yarısıyla birlikte Bella ne kadar bilinçlendiyse, farkındalığı arttıysa film de aynı gerçek hayat gibi biraz daha durulmaya başlıyor, dozajını ayarlıyor. Paranın gücünü reddedip sokaklara düştüğünde ise başlarda hayalinin erkeği olarak gördüğü, yakışıklı, kibar, aristokrat Duncan’ın nasıl bir maske olduğunu öğreniyor. Gerçek bir kadın düşmanı, ırkçı, kibirli ve kendini beğenmiş olan Duncan film boyunca absürt tavırları, kıskançlıkları, yaptıklarıyla erkeklerin genel durumuna dair çarpıcı tespitler içeriyor aslında. Bazılarında açık açık, kendisi gibilerinde ise içeriye gizlenmiş olan benmerkezcilikleri, faşistlikleri, toksiklikleri ve kadın düşmanlıklarıyla Duncan filmin bir yerinden sonra daha az aralıklarla ortaya çıkarak yine kendisini ve temsil ettiği erkeği hatırlatmaktan geri kalmıyor.

Bella Paris’te, Aydınlanma Çağı’nın, Rönesans’ın başkentinde bir genelevde edindiği tecrübelerle de modernleşmeye başlamış dünyadaki erkek egemen kültürdeki durumlara şahit oluyor. Kadınların hiçbir şey seçemediği, sadece bir erkek tarafından seçilerek onur kırıcı şekilde seks yaptıkları bu diyarda bir süre tamamen kendi isteğiyle çalışarak gerçek dünyadaki kadının müzdarip olduğu durumları tespit ediyor. Üniversite döneminde ise tam anlamıyla kendi gelişimini tamamlayarak Londra’ya ölmek üzere olan Baba TANRI’sı Godvin’in yanına dönerek beyin ameliyatı gerçekliğiyle yüzleşiyor.

Aslında yaşamakta olduğu hayata da kendisi karar vermemiş kendisi seçmemiş olmaktan dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Kendi seçtiği şekilde intihar etse bile yine de beyaz bir erkeğin, eril bir erkek tanrının kararıyla dirilmesi, dünya ve modern kapitalizm gerçekliğinde yaşamaya başlamasının tek sebebi her şeye rağmen sevdiği, tanrısı, babası Godvin. İntihar etmeden önceki eşi Alfie Blessington ise Duncan’dan farklı olarak bir başka gerçekliğe yoğunlaşıyor.

Savaşlarla adeta karnını doyurmakta olan, kendisine arabasının kapısını açan hizmetlilerine klasik paranoyanın esir aldığı diktatör iç güdüsüyle silah çeken Blessington tam anlamıyla aristokrat üst asker sınıfının dünyadaki yaşama amaçlarının bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Filmin sonlarında olsa da tek bir yemek sahnesiyle içten pazarlılığı, şiddete eğilim, ırkçılığı ve yine elbette kadın düşmanlığıyla Blessington Bella’nın şimdiye kadar karşılaştığı en ciddi tehlike olacakken çabucak icabına bakılıyor.

Poor Things, günümüz modern yaşamının nasıl oluştuğu, tanrı, inanç, cinsellik, sınıf, toplum, modernizm, aile, ahlak gibi birçok konuyu oldukça gerçekçi bir şekilde deşiyor. Seviştikçe özgürleşen, bilinçlenen, gerçekleri öğrendikçe iyi olmaya evrilen bir kadının tanıştığı her erkek tarafından hapsedilme tehlikesiyle karşı karşıya gelmesine rağmen her seferinde zincirlerini kırmasını, hak ettikleri dünyayı kendilerinin vura vura, kıra kıra kazanacaklarının bir manifestosu olarak aktarıyor beyazperdeye.

Diğer Yazılar: Deniz Kuş
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir