Bir Zamanlar Hollywood’da

Doksanlardan bugüne bir nesil, Quentin Tarantino filmleriyle büyüdü. Yıllarca, filmlerindeki çılgın karakterlerle birlikte sonunu öngöremediğimiz ilginç hikayelere yol aldık. Kimi zaman ikili diyaloglarla zevkten dört köşe olduk, kimi zamansa aralara serpiştirdiği fantezilerine tebessüm ettik. Filmlerinde anlattığı dönemlerin sosyokültürel durumlarını hiç dokunmadan objektif bir dille vermesiyle hiç bulunmadığımız memleketler hakkında ondan çok şey öğrendik. Geriye dönüp baktığımızda sevsek de sevmesek de çektiği sekiz filmle kendine has tarzı olan bir yönetmen var karşımızda. Şimdiyse çanlar yeni film için çalıyor. Yılın ilk gününden bu yana Tarantino’nun dokuzuncu filmini izleyecek olmamızın heyecanını yaşıyorduk. Bir şekilde Ağustos’u getirdik ve filme kavuştuk. Karşımızda gösterişli hayatlara ev sahipliği yapan Once Upon a Time in Hollywood.

60’lı yılların sonunda geçen Once Upon a Time in Hollywood, perdede yüzü eskimeye başlamış bir sinema yıldızı olan Rick Dalton’ın (Leonardo DiCaprio) inişli çıkışlı kariyerini merkeze alırken aynı zamanda özgün bir yaşamı benimsemiş hippilerin ve şaşalı hayatlara sahip olan Hollywood ünlülerinin bir arada birbirinden habersiz yaşadıkları Los Angeles’ta gezme imkanı sunuyor. Buraya kadar sıkıntı yok çünkü böylesine nostaljik geziyi bir de Tarantino’nun kalemiyle deneyimleyecek olmak benim için yeterince cezbediciydi. Fakat hesapta olmayan bir şey var ki Tarantino ilk kez kendi tarzından ödün vermiş, kalemini sadeleştirmeye gitmiş. Filmde tam olarak ele alınabilecek bir konu yok ve Tarantino filmlerinin olmazsa olmazı, sevenlerine inanılmaz hoş anlar yaşatan ikili diyalogların noksanlığı, göze batan kötü kurgusu ve aksayan hikayesiyle eksik, yarım kalmış bir film Once Upon a Time in Hollywood. Hal böyle olunca Tarantino ilk kez, Tarantino olmadığı bir film çekmiş.

Çıkar ilişkileriyle dolu Hollywood sektörünün riyakarlıklarını göstermek konusunda epey cimri davranmış Tarantino. Dönemin Hollywood’ını tanıtmaya çalışmaktan çok Rick Dalton’ın ve ucundan da Sharon Tate’in (Margot Robbie) hayatıyla belirlemiş sınırlarımızı. Umduğumuzu, detaylı tasviri yapılmayan Hollywood sektöründe bulamayınca Rick’in kariyerine yoğunlaşmak istiyoruz. Fakat merkeze alınan hikaye sıradanlıktan kurtulamadığı için ritim, film boyunca hiç yükselmiyor ve yavan bir tat bırakıyor. Kurgu masasında da işler pek iyi gitmemiş olacak ki birbirinden alakasız, hikayeye hiçbir katkısı olmayan birçok sahne var. Bu durum birbirinden bağlantısız video klipler izliyormuş hissi yaratmış. Özellikle Sharon Tate’in eğreti duran hikayesinin üzerine fazla düşülmesinden ötürü zaman zaman filmden kopmak da mümkün. İçimden, “artık Sharon’lı sahneler bitsin de Cliff Booth’u (Brad Pitt) görelim” deyip durdum. Çünkü Brad Pitt hangi karakteri canlandırırsa canlandırsın onu izlemek müthiş bir keyif veriyor insana. Fakat Cliff’le bağ kurabilmek imkansız çünkü kirli bir geçmişinin olmasının yanında, Tarantino’nun Cliff’in geçmişini meşrulaştırıp onu bir kahraman gibi sunması aşırı rahatsız ediyor. Özellikle son yirmi dakika Tarantino’nun tarzına uygun olsa da iyiler kaybetti, kötüler kazandı mantığı beni oldukça endişelendirdi. Çünü ortada apaçık bir iyi kötü yokken Tarantino’nun kafasına estiği gibi infazlarda bulunması sinir bozucu. Kurgusal karakterlerin yaptığı şeylerle yönetmenin ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. Fakat tarihsel bir zamanda yaşanmış bir olayı bir de kendi kafana göre kendi fantezilerinle değiştirip öyle çekersen bu seni hedef haline getirir.

Tarantino filmlerinde, onun nostaljiye olan tutkusuna her zaman rastlardık. Yeni filminde geçmişe olan bu tutku ve takıntılarını daha da somutlaştırmış ve senaryodan ziyade yönetmenlik becerilerinin ön plana çıkacağı olgun bir film ortaya koymaya çalışmış. Bunu başarmış da. Lakin prodüksiyon ve yönetmenlikle ön plana çıkayım derken senaryo konusunda bocalamış. Neredeyse her filmde görülen *Freytag’ın Piramidi’ndeki dramatik değişimlerin Once Upon a Time in Hollywood’ta ihmal edilmiş olması, hikayenin cılızlaşmasına ve tekdüze ilerlemesine sebebiyet vermiş. Yani filmin temelinde duran üç karakterin (Rick Dalton, Sharon Tate ve Cliff Booth) hikayeleri ne ivme kazanıyor ne de düşüşü tadıyor. Bu yüzden de hikayelerin hiçbir yere varamaması iki buçuk saatin sonunda koşu bandındaymış hissi oluşturuyor izleyicide. Nostalji mevzusuna tekrar dönersek; Cem Yılmaz’ın son filminde yaptığı gibi Tarantino da dönemin üstatlarına saygı duruşunda bulunmuş, geçmişi tekrar yazmaya çalışmış. Fakat geçmişi tekrar yazmak her zaman avantaj sağlamayabilir. Tarantino’nun Inglourious Basterds’ta Hitleri kendi eliyle tekrar öldürmesi gibi tarihi değiştirme çabasına benzer bir çaba yeni filminde de var. Fakat tarihsel gerçeklerin romantik bir üslupla değiştirilmesi epey eğreti durmuş. Geçmişle yüzleşmemiz gerekiyor ki, yapılanları hiçbir zaman unutmayalım. Fakat olanları romantikleştirerek olmamış gibi göstermek şahsen bir izleyici olarak beni memnun etmedi.

Nihayetinde Once Upon a Time in Hollywood asla kötü bir film değil lakin Tarantino’nun iyi filmleri arasında ilk sıralarda yer alması olanaksız. Üstelik Tarantino’nun düşüncelerini net şekilde gördüğümüz bir filmi olmuş. Irklara ve kadınlara olan yaklaşımına yıllarca sadece tebessüm ettik fakat bu filmiyle kafamı iyice karıştırdı. Sanki şiddeti sadece karakterler değil Tarantino da arzuluyor gibi. Tüm bu ilkel hazlarıı nostaljiyle buluşmasıyla da ortaya bu film çıkmış. Bu durum yönetmenin mevcut tarzını zaten sevmeyenler ve “sadece” nostalji yaşamak isteyenler için avantaj olabilir. Tarantino’dan pek de haz etmeyenlerin en beğendikleri filmlerinden biri olursa hiç şaşırmam.

* Freytag’ın Piramidi: Tiyatro oyunlarında ve fimlerde görülen; dramatik yapıyı beş bölüm üzerinden yapılandıran hikaye geçişleridir. “Giriş (exposition), yükselen eylem (rising action), doruk noktası (climax), düşen eylem (falling action) ve sonuç (resolution) olarak adlandırılan bu bölümlerde hikaye belli bir ritim kazanır ve olaylar ana karakter için olumlu ya da olumsuz yönde değişim gösterebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.