THE LOBSTER

DİSTOPYANIN KISKACINDA MODERN BİR AŞK HİKAYESİ

Yağmurlu bir öğleden sonra araba süren bir kadın. Ön cama vuran yağmur damlaları eşliğinde gözleri soğuk bir biçimde yola kenetlenmiş. Onunla sessizlik içinde seyahat ediyoruz, daha sonra kadın arabayı kenara çekiyor. Arabanın içinden izlemeye devam ediyoruz. Kadın, yol kenarındaki iki eşeğe doğru yaklaşıyor ve silahını çekip eşeklerden birini iki el ateş ederek öldürüyor. Daha sonra ise arkasını dönüyor ve yavaşça gözden kayboluyor. İşte The Lobster bu sahneyle sessiz ama farklı bir başlangıç yapıyor.

Lanthimos’un İngilizce ilk denemesi olan film bize aşkı bulmanın distopik halini sunuyor. Başkarakter David karısının artık onu sevmediğini öğrendiğinde bütün yalnızların kendilerine uygun partner bulması için konakladıkları bir otele gitmek zorunda kalıyor ama David üzgün değil. Karısı onu artık sevmediğini söylediğinde sorduğu tek soru kontak lens mi yoksa gözlük mü taktığı oluyor.

Otelde kalınan süre boyunca önemli olan tek bir şey var; ortak noktanızın olduğu bir partner bulmak. Lanthimos bununla aslında aşkın sadece ortak noktalar üzerine kurulmasının ne kadar sağlıksız bir bakış açısı olduğunu izleyiciye sorgulatacak. Aynı zamanda otelde her şey bir kesinlik içinde: ya heteroseksüelsiniz ya da homoseksüel, ayakkabı numaraları asla buçuklu olarak bulunmuyor vs.…

Otelde konaklamanın dışında katılımı zorunlu etkinlik, partneri olmadan yaşayanları yani ‘’Yalnız’’ olanları avlamaya çıkmak. Avladığınız ‘’Yalnız’’ sayısı otelde kalma gününüze ekleniyor.

Peki ya otelde kaldığınız süre boyunca partnerinizi bulamazsanız? İşte o zaman Kafkavari bir dönüşüm başlıyor. Kaldığınız sürenin sonuna gelindiğinde halen yalnızsanız kendi seçiminiz olan bir hayvana dönüştürülüyorsunuz -evet dünya üzerindeki hayvan popülasyonu aynen böyle artıyor. Film aynı zamanda izleyiciye hiçbir şeyin doğal olmadığını anlatıyor. Otelde konaklayan ve David’in arkadaşlarından biri olan Topal Adam, Burnu Kanayan Kadın ile partner olabilmek için kafasını çeşitli yerlere çarparak kendi burnu da doğal yollardan kanıyormuş gibi göstermek durumunda kalıyor. Bir eş bulamayıp hayvana dönüşmek mi yoksa hayatının sonuna kadar yalan söyleyerek bir hayvana dönüşmekten kurtulmak mı? Sanırım buna hepimizin cevabı belli ama tam burada doğallığın öldüğünü savunuyor yönetmen.

Karakterlerin geneline bakacak olursak çok nadir olarak tam anlamıyla bir insan gibi davrandıklarını görüyoruz. Konuşmalar robotik bir şekilde sıkıcı ve durağan, duygular ya hiç yok ya da kısa süreli ve daha akışkan, genel olarak hayata karşı bir umursamazlık var. Örneğin David’i başlarda partner bulmak için çabalarken görmüyoruz, daha sonra o da yalana başvurarak Duyguları Olmayan Kadın ile partner olmaya çalışıyor fakat bu da işe yaramıyor. Bu kadar kayıtsız ve statik davranış örneği bizi absürt akımının önemli isimlerinden Albert Camus‘ye götürüyor elbette. Camus’ye göre hayat biz insanların anlayamayacağı bir deliliktir ve kavrayabileceğimiz tek gerçek ölümün ta kendisidir. Ayrıca, yine Camus‘ye göre hayatı anlamlandırmanın 3 yolu vardır ve bunlardan biri de isyanın ta kendisidir.

David otelden kaçıp ‘’Yalnızlara’’ katılarak film boyunca ilk defa isyan etmiş oluyor. Yalnızlar ise en başından beri bir isyan içinde olanların temsili. Kendileri hem gardiyan hem de mahkûm. Otelin ve dolayısıyla yönetimin tam karşısında olan Yalnızlar için ikili ilişkiler yok ve ikili ilişkilere girenler cezalandırılıyorlar. Cezalardan biri ise oldukça şaşırtıcı, kendi mezarını kazmak, tam da Camus’nün felsefesinin ölüme yaklaşımı gibi. Kişi ancak ölümü bulduğunda hayatı anlamlandırmış olacaktır. Evren milyonlarca ihtimalden oluşmaktadır ama tek bir kozmik kesinlik vardır: Ölüm.

İsmi olan tek karakter olarak David ‘’Yalnızlara’’ katıldığında hiç de beklemediği bir şeyi buluyor; gerçek aşkı. Aynı şekilde ismi olmayan ve bizim Miyop Kadın olarak tanıdığımız karakter de (Rachel Weisz) David’e âşık olunca işler değişmeye başlıyor.

Ortak noktaları olsa da bu uzun süren bir durum olmuyor. Daha sonra aralarındaki ilişkiyi fark eden ‘’Yalnızların’’ lideri, Miyop Kadın’ı şehre götürerek kör kalmasına neden olacak bir operasyon geçirmesi için zorluyor.

Artık ortak noktaları olmayan çift kaçma planları yapmaya başlıyor ve kaçıyorlar.

Film, bize soğuk hatta hastanemsi bir atmosfer sunarken aynı zamanda gerçek aşkı bulmanın da aslında bir tür isyan gösterisi olduğunu anlatıyor. Seçim yapmanın illüzyondan ibaret olduğu bir toplumda kendi tercihlerimizle gerçek aşkı bulmak ne kadar mümkün? Bunu sorgularken toplumun evlilik ve çocuk sahibi olma gibi normlarına da göz kırpmış oluyor yapıt. (Otelde çiftler sorun yaşadıklarında sorunlarını çözmeleri için kendilerine bir çocuk veriliyor).

Filmin sonuna geldiğimizde David ve Rachel Weisz’in karakterinin kaçtığını ve bir kafede oturduklarını görüyoruz. Daha fazla ortak noktaları kalmayan çiftimiz bir benzerlik bulma durumunda kaldığı için, David’i bir et bıçağıyla tuvalete gözlerini oymak amacıyla giderken seyrediyoruz. Gerçekten sevdiği kadın için kör mü olacak yoksa onu manipüle mi edecek? Seçimi bize bırakıyor yönetmen.

Tıpkı Yunan tragedyalarındaki gibi şiirsel bir fedakârlık gerektiren bu son, David’in hâlâ aşk kavramını tam olarak anlayamadığını gözler önüne seriyor. Başlı başına bıçağı alıp banyoya gitmesi bile aşkı halen ikili bir kavram, ya hep ya hiç olarak gördüğünü izleyiciye sunuyor. David sistemin kıskacından kurtulmuş olsa bile ona dayatılan düşünce sisteminden halen kaçamamış durumda. Aşk, birkaç ortak noktadan ve ilgi alanlarından daha fazlasıdır. Birini sevmemiz için bize benzemesi veya aynı olmamız gerekmez.

Aşk aynı zamanda kolay olmak zorunda da değildir. İnsanlar gibi hatalıdır ve birlikte aşılması gereken sorunları da içinde barındırır. Bu gerçekle yüzleşmeyi reddeden David, filmin sonunda yaptığı seçimle aslında özgür iradesiyle bir karar vermediğini ve halen sistemin bir parçası olduğunu gösteriyor. Oysa cevap çok açık, David topluma dayatılmış olan aşk kavramını reddetmeli ve gerçek aşkı bulmalıdır.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Büşra Bakar tarafından kaleme alınmıştır.

1 Yorum

  • Erdoğan Kızılkale dedi ki:

    Çok isabetli ve faydalı bir yorum olmuş. Bu filmi bir de bu gözle tekrar seyredeceğim.
    Teşşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.