SNOWPIERCER

Geçmişteki devrimler, lokomotifi ele geçiremediğimiz için başarısız oldu. Bu sefer lokomotifi ele geçireceğiz.”

Snowpiercer, Cannes Altın Palmiye ödüllü yönetmen Joon-ho Bong tarafından yönetilmiş post apokaliptik bir filmdir. Sosyal eşitsizlik ve buz çağı temasını hikayesinin kalbine yerleştirerek post-apokaliptik janrında nerdeyse yeni bir alt kırılım yaratmış. Marksist düşünce yapısı ve Occupy ayaklanmalarından beslenen bir düşünce dünyasına ayrıca sahip olan film, düşüncesini lokomotif alegorisinden de yararlanarak vurucu hale getirmiş.

Snowpiercer, insan eliyle yaratılan global yıkımın akabinde, bir trende var olma mücadelesi veren insanların hikayesini kameranın odağına taşıyor. Yıkımın ardından ortaya çıkan ise yeni bir buz çağı çıkmıştır. Buz çağında hayatta kalmak için tek çare lokomotifte yaşamak gibi görünmektedir. Lokomotif gerçek hayatın soğuk gerçekliğinden tek kaçış yoludur. Lokomotif sadece bir hayat değil aynı zamanda ölüm kalım savaşıdır.

İnsano­ğlu lokomotife de hiyerarşi aracılığı ile düzen getirir ve bu düzende insanlar ön vagondakiler ve arka vagondakiler diye ayrılırlar. Buradan yola çıkarak filmin sınıf farklılığı ve ırkçılığa referans verdiği söylenebilir. 1960’lı yıllarda Amerika’da ilk Afro Amerikan ayaklanmalarının fitilini ateşleyen olay: siyahi bir kadının otobüste en önde oturmasıdır. Hatırlanacağı gibi siyahlar 60lı yıllarda en arkada oturmak zorundaydılar. Arkada oturmak ve önde oturmak karşıtlığı ırksal bir gönderme de içerir.

Lokomotifin ön vagonlarinda zenginler iyi şartlarda yaşar. Yoksullar ise kötü şartlarda, dip dibe yerleştirilmiş yatakların olduğu vagonlarda yaşar, böceklerden protein almaya çalışırlar. Bu kesin ayrım günümüzdeki kapitalist dünya ile benzeşmektedir. Lokomotif sadece bir araç değil aynı zamanda filmin üstüne inşa edildigi düzendir.

Olan hep garibanlara olur…

Snowpiercer’da yeni bir dünya düzeni kurulmuş ve bu düzen insanların nasıl yönetileceği ile ilgilenmektedir. Yönetenler her zaman kendi kuralları ile keyfi bir şekilde yönetmenin peşindedir. Her baskıcı düzen tabii eninde sonunda bir isyanla karşılaşır. Snowpiercer da böyle bir isyanın başlangıcına tanıklık eder. Filmdeki kahramanlarımızdan olan Curtis ve Gilliam başlarına gelen bu gaddarlığa daha fazla dayanamayıp bir teftiş sırasında etrafındaki askerlere saldırırlar. Bu saldırının işaret fişeği ise; askerlerin silahlarında mermi olmamasıdır. (Yönetmen Bong, bu anda belki de otoriter rejimlerin saldığı korkuya dikkat çekiyor. Elinde silahı olan herkes bir korku nesnesine dönüşür ve korku ile yönetilirsiniz). İsyan artarak devam eder. Böylece ezilenler ilk zaferini kazanır.

Garibanlar arasında yer alan Curtis, kaderlerini ellerine almak için öndeki vagonlara ulaşmak ister. Trenin yönetildiği yere ulaşılırsa kazanacaklarını düsünür. Bu noktada film adeta Marksist bir tavir alir. Ezilenlerin iktidara yürüyüşü anlatır gibi davranır. Anlatılan sizin hikayenizdir demek istemektedir.

Burada bir dakika soluklanıp, Snowpiercerdaki bu ayaklanmaları Occupy eylemlerine olan benzerliğini anlamak gerekir. Tabii ki ezilenlerin iktidari söylemi Occupy hareketi ile başlamış değildir ama son zamanlarda günümüz dünyasını sallayan en büyük depremlerden biridir. Ki bu olaylar kapitalizmin en şiddetli şekilde egemenliğini sürdürdüğü Amerikada gerçekleşir. Öyle bir sallantı ki; apolitik olan ile politik olanın bir potada buluşmasına yol açmıştır.

Snowpiercer, bana göre açıkça ilhamini bu hareketten almış ve bu hareketi lokomotife taşımış. Trendeki isyan sisteme karşı olan her daim öfkeyi göstermiştir. Occupy ile arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır. Direkt bir biçimde zenginler kütüphane, akvaryum, suşi bar gibi ayrıcalıklara sahiptirler (bu vagonlara girerler ve çabasız bir şekilde oralarda yaşarlar). Snowpiercer’ın ayrıcalıklı vagonları, Amerika ve dünyanın her tarafında zenginlerin yaşamlarını alegorik olarak yansıtır. Snowpiercer’daki ilk isyan ile Wall Street’te yapılan isyanlar arasında böyle bir bağ var. Snowpiercer’da bu durumun gerçekten farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Trenin seküler tanrısı olan Bay Wilford

Filmi daha iyi anlamak için Bay Wilford’ı anlatmak gerekir ama ondan bahsetmek için önce Mason karakterini anlamalıyız cünkü Mason, Wilford’ı en iyi şekilde anlayan ve seyirciye anlatan kişidir. Mason filmde Wilford’un sağ kolu olarak yer almaktadir. Onu bu kadar özel yapan ise Tilda Swinton’ın akıllarda kalan performansı dışında Mason’ın adeta propaganda bakanı işlevi görmesidir. Bir mükemmel cennet savunucusu ve düzene ve lidere sıkı sıkıya bağlılığın alegorisidir kendisi.

Mason filmde düzeni olumlayan, sürekli öven bir karakterdir. Mason dogal olarak Wilford’i bir seküler tanrı olarak görmektedir. Mason, kurulmuş düzenin ne kadar iyi olduğunu, düzen olmazsa herşeyin kötüye gideceğini ve bu düzenin asla bozulmaması gerektiğini söyler. Mason’a göre lokomotif mutlu olunması gereken bir cennettir.

Bay Wilford’un Mason tarafından tanıtılma şekli, Nazi Almanyasındaki Gobbels’in Hitler’i müthiş bir lider olarak övmesiyle benzer nitelik taşır. Mason’un düzen hakkında hiçbir kuşkusu olmaması ve düzene karşı doğal olarak mutluluk duyması ve konuşmalarını gerçekten inanarak yaptığını söylemek yanlış olmaz. Gobbels nasıl Hitler’in cennetinde yaşamaktan haz aldıysa Mason’da aynı şekilde Wilford’un dünyasında aynı hazzı yaşar. Bu haz lokomotifin içinde yaşamaktır.

Bir sosyal habitat olarak lokomotif…

Sınıf terimi, üretim ilişkileri içinde ortak konumlara, ortak çıkar ve hedeflere sahip bireylerin oluşturduğu toplumsal kategorileri ifade eder.  Yine Marx’a göre iki temel sınıfın varlığından söz edilebilir. Burjuva, üretimin sahibiyken isçi ise emeğini satarak yaşamak zorundadir. Marx’ın tanımından yola çıkarsak lokomotif kapitalist mükemmel bir düzeni ifade eder. Lokomotifte kurulan mukemmel düzen Marx’in burjuvasını herşeyi hakkeden olarak görürken, isçinin içinde yaşadığı düzeni hak olarak görür. Lokomotifin sundugu yaşam alanı için sosyal eşitsizlik ve sınıf farklılıgının dominant olduğu bir sosyal habittattır diyebiliriz. Lokomotifin varlık amacı; arka vagondakilerin öndekiler için çalışmasıdır. Fakir olanlar arka tarafta en kötü şartlarda yaşamaya terk edilmişken ön tarafta olan zenginlerin ise fakirlerin emekleri sayesinde çabasız bir şekilde yaşamaktadırlar. Wilford, trenin seküler tanrısı, bu sistemi yürütmek için elinden geleni yapmaktadir.

Wilford’un lokomotif ekosistemi elitler tarafından yönetilmektedir. Ayrıcalıklılar, çesitli vagonlarda tarım, eğitim ve eğlence aktivitelerine katılabilirler. Arka taraftakiler için bu durum söz konusu bile değildir.

Mason tarafından dile gelen Feet should not head (Ayaklar baş olamaz) sınıf farklılığını, gizli kast sistemini en sert şekilde anlatır. Lokomotif aslında geleceğin dünyasından bir gün değil, bugünün dünyasında var olan sınıf farklılığına güçlü bir şekilde referans veren düzenin alegorisidir. Mükemmel düzen güçlüyü destekleyen, zayıfı yok olmaya terk edendir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.