THE BATMAN

The Batman (2022)

The Batman Öncesi BATMAN’in Beyazperde Yolculuğuna Kısa Bakış

BATMAN, beyazperdeye ilk kez yönetmen Tim Burton’ın yönetiminde 1989 yılında çıktı. Ardından 1992, 1995 ve 1997’de 3 film daha çekildi. Bu 5 filmden ikisini Burton yönetti ve bu filmler oldukça başarılı bulunan, gotik, karanlık, çizgi romanlarla uyum içerisinde çekilen Batman filmleri oldular. Yönetmen Joel Schmacher tarafından 1995’te çekilen Batman Forever ve iki yıl sonraki ardılı Batman & Robin ise günümüzde halen ‘sinema ne değildir, çizgi roman uyarlaması nasıl çekilmez’ gibi soruların cevabı olarak görülen iki fiyasko olarak karşımızda duruyorlar.

2005’te ise o yıla gelene kadar çektiği Following, Memento, Insomnia gibi filmlerle adından söz ettirmeye başlayan genç yetenek Christopher Nolan oturdu makinist koltuğuna ve ardı ardına çektiğiBatman Begins, The Dark Knight ve Dark Knight Rises ile birbirinden güçlü, karakter derinlikleri olan, sadece çocuklara değil her yaştan izleyiciye hitap eden yepyeni bir Batman yarattı. Chris Nolan’ın Batman’i için söylenebilecek en doğru kelimelerden birinin evrensellik olduğu kanaatindeyim. Burton’ın filmleri de çok sevilen filmler olmalarının yanı sıra belli bir kitleye hitap eden filmler olarak görüldüler ancak Nolan’ın Batman’i 20’li yaşlardan başlayarak 30-40 yaşlarındaki koskoca yetişkinlerin bile Batman evrenini ezberlemesine neden oldu. Özellikle sadece Türkiye’de olduğunu düşündüğüm “süper kahraman filmlerini çocuklar izler” mitini sonuna kadar kırdı ve onları filmlerin hedef kitlesinin başına oturtmayı tam anlamıyla başardı Chris Nolan.

Batman (1989) – Michael Keaton, Jack Nicholson, Tim Burton

Batman Begins, ailesi öldürülen Bruce Wayne’in “korkuyu yenmek için korku olmalısın” mottosuyla yola çıkarak mentoru Ra’s al Ghul’dan aldığı eğitimi tamamlayıp Gotham’a Batman olma fikriyle gelerek uğradığı değişimi ve Kara Şövalye’ye dönüşümünü oldukça başarılı bir şekilde anlattı. Begins’te Batman, suçlular için gerçek anlamda korkuyu, şaşkınlığı ve deliliği temsil ediyordu. Bu özellikle filmin baş düşmanlarından The Scarecrow (Korkuluk)’un şehir sularına kattığı kimyasal zehirden etkilenen herkesin Batman’i gerçek bir canavar suretinde görmesiyle anlatıldı.

3 yıl sonra 2008’de gösterime giren The Dark Knight ise adeta sinema tarihini değiştiren filmler arasına girdi. The Matrix, Fight Club gibi milenyum başyapıtlarının yaptığını süper kahraman filmlerine 2008’de The Dark Knight yaptı ve adeta bir başyapıt mertebesine yükseldi. İlk 8-10 haftada IMDb Top 250’de ilk sırada yer aldı ki bu inanılmaz bir şeydi çünkü orada bırakın ilk sırada olmayı o listede bulunan bir süper kahraman filmi yoktu. Begins oldukça alt sıralarda olmasına rağmen listeye girmişti. The Dark Knight’te milyarder-playboy-hayırsever Bruce Wayne artık öteki sureti olan Batman’e tam anlamıyla alışmış, ikisini de uyumlu bir şekilde yaşayabilmekteydi. Ancak ortaya çıkan Joker tüm dengeleri değiştirdi ve film tamamen bir Batman, kahraman, iyi & kötü gibi sorgulamalara dönüştü ve bunu o kadar kusursuz bir biçimde yaptı ki adını sinema tarihine altın harflerle yazdırdı. Bugün halen gelmiş geçmiş en iyi süper kahraman filmi olarak görülmektedir.

The Dark Knight (2008) – Heath Ledger, Christian Bale

Yönetmen Nolan ise 2012’de “son kozumu oynayacağım” diyerek üçlemesinin son filmini, Dark Knight Rises’ı çekti. Rises özellikle Dark Knight’tan sonra tıpkı The Godfather Part III gibi serinin en zayıf halkası olarak görüldü. Bunda elbette Joker’in olmayışı, kör göze parmak şekilde senaryoya yerleştirilen bir anti-komünizm propagandası, kalitesiz dövüş sahneleri, kurgu tutarsızlıkları

Talia al Ghul’un ölüm sahnesi gibi daha birçok şey etkili oldu. Film elbette puanlamalarda pek aşağılara düşmedi ancak önceki filmden sonra çıkılan pik noktayı aynı kusursuzlukla sona erdiremedi.

4 yıl sonra 2016’da The Watchmen ile adından söz ettiren yönetmen Zack Snyder yönetmenlik koltuğuna oturdu ve “Nolan Batman’i tam olarak anlayamadı, Batman nasıl yapılırmış herkes görecek” tarzı şov açıklamalarla Batman Vs Superman: Dawn Of Justice’ı çekti. Film sadece dövüş sahnelerinde Nolan serisini geride bırakarak hiçbir senaryo derinliği olmayan, o filmlerin aksine en ufak bir sanatsal sahne, uğraş gerektirmeyen bir Batman filmi olarak görüldü. Neredeyse tamamen bilgisayar efektleri, Green Box gibi şeylere boğulan film, 2 küsur saatlik bir bilgisayar oyunu olmaktan öteye gidemedi. Ardından Snyder bunda yapımcı şirketi suçladı ama artık olan olmuştu. Aynı başarısızlıkları yönettiği Justice League filmlerinde de devam ettirdi.

2010’ların sonlarında ise yeni bir Batman filmi yapılacağı açıklandı ve yönetmenin ise Maymunlar Cehennemi serisinin 2010’lardaki filmleri dışında Let Me In ile de tanınan Matt Reeves’in olacağı açıklandı. Batman ise kariyerinde son dönemlerde arthouse sinemayla büyük bir sıçrayışa imza atan Robert Pattinson oldu. Ancak pandemi nedeniyle film birkaç kez ertelendi, hatta Pattinson dahil set çalışanları hastalığa yakalandı ve film sonunda 4 Mart 2022’de vizyona girdi.

The Batman Analizi

(Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.)

Açıkçası The Batman benim izlediğim en karanlık Batman filmi oldu. Sadece Batman’in değil Bruce Wayne’in de özellikle Nolan serisindeki ‘yaymış, playboy’ görüntüsünden son derece uzak, gayet depresif, güçlü duyguları olan, günlük tutan karanlık bir kişiliğe sahip olmasını çok çok önemsedim. Maskesini çıkardığı anlarda göz altlarındaki siyahlık, donuk ve ifadesiz yüzü, aile işleriyle hiç alakadar olmayıp sadece Batman olmakla uğraşması da ailesinden sıyrılma isteği olarak yansıdı biz izleyicilere. 2 yıldır Batman olduğu bir diyalogda geçiyor Batman’in ve hep Komiser Gordon ile birlikte suçla savaşıyorlar. Batman bu filmde Nolan filmlerinden farklı olarak Gordon ile ilişkisinde daha ciddi ve içten. O filmlerdeki gibi konuşma esnasında ortamı terk etmiyor, konuşuyor, fikir veriyor ve dinliyor. Tam anlamıyla dedektiflik yapıyor. Özellikle Arkham Asylum oyun serisini oynayanların bayıla bayıla izleyeceği bir film Matt Reeves’in The Batman’i.

Hayli detaylı crime scene sahneleri, 70’ler curropt city (yozlaşmış şehir) atmosferini yansıtan güçlü sinematografisi, Hans Zimmer kadar olmasa da gayet imza soundtrack albümü, gayet incelikle yazılmış Catwoman, The Penguin, Carmine Falcone gibi yan karakterleriyle The Batman, benim için gerçekten çok doyurucu bir film oldu. Özellikle Batman’in öldürülen belediye başkanının öksüz kalan küçük oğluyla kendi çocukluğunu eşleştirmesi ve kilise saldırısında sivil kıyafette olmasına rağmen ilk onu kurtarması, Catwoman’ın Dark Knight Rises’takinin aksine tamamen aklı başında, yerinde ve doğru karar alabilen, oturmuş bir karakter olması da önemli bir artı. Catwoman’ın hem The Penguin hem de Falcone’un hayatındaki yeri, Falcone’un öz kızı çıkması gibi detaylar da gayet iyi gizlenip tam yerinde seyirciye gösteriliyor ve bunlar rahatsız edici şekilde, duygusal porno şekilde değil vurucu ve sade şekilde aktarılıyor.

Batman’in Alfred ile ilişkisi ise diğer filmlere göre daha zayıf. Alfred’in suikastten son anda kurtulup hastaneye düşmesi, hastanede Bruce ile ailesi üzerine konuşmaları ve Bruce’un babasıyla ilgili gerçeklerle yüzleşip Alfred’in elini sıkması hayli dokunaklı ve yerinde. Babasının da istemeden bir gazetecinin ölümüne sebep olduğunu öğrenmesi Bruce’un gözünü hayli karartıyor ve daha büyük bir kararlılıkla mücadele veriyor Batman ancak o son an geldiğinde, öldürüp savaştıkları gibi olacağı anda nerede duracağını çok iyi biliyor ve burada kesinlikle karakter değişimi çok iyi işlenmiş. Kesinlikle karakterin yolculuğu mitini en iyi işleyen Batman filmi olabilir The Batman.

The Batman (2022) – Robert Pattinson

Cast seçimine kısa bir göz atarsak Robert Pattinson’ın ne kadar isabetli bir seçim olduğu çok açık. Özellikle suratındaki oldukça genç ifade ve Batman’in ilk yıllarında oluşu, arada bir yaptığı hatalar, aldığı kararlarda gençlik duygularına yenilmesi karakteri daha gerçekçi kılmış, sebep sonuç ilişkilerini daha dokunur hale getirmiş. Colin Farrell The Penguin olarak çok çok başarılı ki zaten kendisiyle şimdiden The Penguin spin-off dizisi için anlaşmaya varıldı. Paul Dano ise yine mükemmel bir performans sergiliyor. The Prisoners (Tutsak)’daki tekinsizliği, rahatsız edici yüz yapısıyla birleştiğinde ortaya gerçekten unutulmayacak bir The Riddler çıkarıyor.

Filmin en büyük artısı olarak Batman’in çok fazla görülmesi olduğunu düşünüyorum. Batman’in beyazperde macerası başladığından bugüne dek her zaman filmlerde en çok eleştirilen şeylerden biri Batman’i kostümüyle fazla görmeyişimizdi. Bu filmde sürenin de 3 saat olmasıyla adeta Batman’e doyuyoruz. Süre 3 saat olmasına rağmen senaryonun buna oldukça uygun şekilde yazıldığını, sürenin çok iyi doldurulduğunu düşünüyorum.

Finalde ise Batman gerçek anlamda kendisini buluyor. Filmin başından beri kendisine “I’m vengeance” (Ben intikamım) demesine karşın bu film içinde yavaş yavaş evriliyor ve Batman kendisini finalde düşmanı öldürürken değil tamamen sivil insanları kurtarırken buluyor. İnsanları kurtarması daha önceki hiçbir filmde bu denli göz önünde ve ön planda tutulmamıştı o yüzden bunu da önemli bir fark olarak görüyorum.

Son olarak Pattinson’a değinmek istiyorum. Verdiği bir röportajda “Matt ile karakter üzerine konuşurken Al Pacino’nun Michael Corleone’u üzerine de hayli sohbet ettik. Konuşmamızın önemli bir yerindeydi” diyor. Bu haberi filmi izlemeden önce okumuş olmak kesinlikle çok faydalı oldu. Film boyunca genç Bruce Wayne’in aynı genç Michael Corleone gibi Wayne Şirketiyle hiç ilgilenmeyip tamamen Batman’liğe odaklanması Michael’ın başlarda aile işleriyle hiç uğraşmayıp tamamen askerliğe odaklanarak aile köklerinden bir nevi kaçması ile açıklanabilir. Ben en azından öyle gördüm.

Sonuç olarak Matt Reeves’in The Batman’i 2020’lere girerken bize oldukça güçlü bir Batman serisinin geleceğinin habercisi oldu. Gerçekten solo anlamda çok doyurucu, güçlü, karanlık, oturmuş bir film. Eksileri olarak ise finaldeki Joker sahnesi, Alfred’in fazla arka planda oluşu gibi şeyleri söyleyebilirim. İyi seyirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.