KUZU

Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” der Tolstoy, Anna Karenina’nın girişinde. Pekiyi bir ailenin mutluluk sebebi başka hiçbir yerde görülemeyecek şekilde kendine özgüyse? Tolstoy, Lamb’i izleseydi bu cümlesinin hükmünün kalmadığını görürdü.

Valdimar Jóhannsson’un ilk uzun metrajı olan Lamb, İzlanda’nın gözlerden uzak sakin bir bölgesinde adeta doğayla baş başa yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Maria (Noomi Rapace) ve Ingvar’ın (Hilmir Snær Guðnason) garip hikâyesi üzerine kurulu çok özgün bir film. İskeletini doğa-insan çatışması üzerine kurarak annelik ve aile olma temasını, sürekliliği hiç düşmeyen bir gerilimle işliyor. Bir gün ağıllarında bir koyunun doğum yapmasıyla hayatları değişen bu çift, yarı kuzu yarı insan olan bu canlıyı annesinden ayırıp, evlerine alır ve kendi çocuklarıymış gibi sahiplenir.

DOĞA İNTİKAM ALMAZ, KENDİNE AİT OLANI ALIR: “LAMB”

Kuzu arketipinin burada İsa Mesih olarak tasvir edildiği aşikâr, kadın karakterin ismi olan Maria da (Mary, Maryam, Meryem) kolaylıkla anlaşılacağı gibi Meryem Ana’ya atıftır. Francisco de Zurbarán’ın “Agnus Dei” (Lamb of God – Tanrının Kuzusu) eserine gönderme yapan bir planda, fonda radyoda Noel duası okunur ve sonraki sabah kuzu (İsa) dünyaya gelir.

Maria ve Ingvar, çocukları Ada’yı kaybetmiş bir çift oldukları için aynı ismi verdikleri Kuzu Ada/İsa Mesih, yeniden aile olmanın sevincini tattıran kurtarıcı rolünü üstlenir. Öyle ki Ingvar, bir sahnede kardeşi Pétur’un içinde bulundukları bu durumu yargılayan bir tavırla sorduğu “Bu ne böyle?” sorusuna, “Mutluluk” diye yanıt verir. Ancak bu mutluluk çok uzun sürmeyecektir.

Lamb’in, insanın doğayla olan ilişkisine, kendi türü başta olmak üzere özellikle doğaya karşı giriştiği mânâsız ve asla kazanamayacağı mücadelesinde kendisinde olmayanı (ç)alarak doldurma bencilliğine ve sahiplenme faşizmine getirdiği yaklaşım çok kıymetli. İnsanın varoluşundan bu yana beraberinde sürüklediği mülkiyetçilik duygusu asla ama asla değişmeyecek bir yönü olsa gerek. Maria ve Ingvar, öz annesi olmasına rağmen kuzuyu ondan ayırarak beslenmesinden, giyinmesine kadar insana has davranış kalıplarıyla yetiştirme ve yavrusunun peşine düşen annenin (koyunun) canını alarak hayatlarına devam etme yanlışına düşüyor. Sadece daha güçlü olduğu için ve yapabildiği için istediği canlının hayatını sonlandırabilen ve istediği canlının yaşam konforunu sağlayan insana doğanın cevabı da gecikmiyor.

Adeta hermenötik bir kaynak olan Lamb, kuzu arketipi dışında mitolojik, dini ve felsefi olarak da çok farklı okumalara açık kapı bırakıyor. Misal, Ada’nın annesinin kulağına takılı olan etikette dikkatimizi çeken 3115 sayısına baktığımızda bunun Yaremya’da 31:15’e denk gelen kısım olduğunu görürüz: “Rab şöyle diyor: Rama’da bir es, ağıt ve acı ağlama duyuluyor. Rachel çocukları için ağlıyor, çocukları için teselli edilmeyi reddediyor, çünkü onlar artık yoklar.”

Yine bir başka sahnede Maria’nın okuduğu Mihail Bulgakov’un distopik ve yasaklı olan romanı “Köpek Kalbi” , filme dair epey ipucu barındıran referanslar taşıyor. Doktor Filip Filipoviç’in sokakta bulduğu ve Şarik ismini verdiği köpeği muayenehanesinde bir süre besledikten sonra ameliyat edip hipofiz bezini bir suçlu adamınkiyle değiştirmesini, köpeğin yavaş yavaş konuşmasını ve davranışlarıyla insana benzemesini konu ediniyor. Ayrıca bu suçlunun testisleri de Şarik’e naklediliyor ve insani gelişimi gözleniyor. Sovyet rejimini ve Bolşevik hareketini açıkça eleştirdiği için yasaklanan Köpek Kalbi’ni, okumayanlar için muhakkak tavsiye ederim.

Noomi Rapace – Lamb (2021)

Valdimar Jóhannsson’un senaryoda şair-romancı Sjön’le (Robert Eggers’la birlikte “The Northman”ın da senaristi) ve görüntü yönetiminde Eli Arenson ile gerçekleştirdiği uyum, anlatımı çok güçlü ve doğru bir sinematografinin ortaya çıkmasını sağlamış. Jóhannsson’un tüm bu anlatıyı, filmin görüntü yönetmeni kendisi olmasa da daha evvelden kamera teknisyeni olması vasfıyla “ben bu işi biliyorum” diyen harika kadrajlarla resmetmesi seyir zevkini ayrıca yükseltiyor. Açıları, ölçekleri, iki bölüme ayırdığı anlatısının her bir bölümünün açılış planlarındaki eş mizanseni, havanın güneşli ya da yağışlı/puslu olduğu sahneleri bilinçli bir şekilde sahnenin duygusuna denk getirerek yarattığı etkileyici atmosferi, başarılı efektleri ve oyunculuk performanslarıyla ilk film acemiliğini zerre taşımayan Lamb, gayet usta işi kotarılmış bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Film, her ne kadar korku, gizem, gerilim türleri arasında betimlense de duygusal anlamda çarpıcı ve sarsıcı pek çok sahneye sahip. Kuzu Ada’nın kendi özünden çok uzak olan anne-baba davranışlarına isteyerek ya da istemeyerek dahil olduğu sahnelerdeki tepkileri (banyo yapmak, maç izlemek, dans etmek vs.) , gerçek babasıyla karşılaşmasından sonra aynada kendisiyle yüzleşerek fiziksel benzerliğini keşfettiği, yine de onunla gitmeyip baba olarak bildiği Ingvar’ın yanına uzanarak her canlının yaptığı gibi güvenli bulduğu alanda kalması, gerçek babasının onu alıp götürdüğü an Ingvar’ın elini bırakamayışı epey duygulandıran anlar olarak zihinlere kazınıyor.

Son sahnenin mizanseni ise arşa çıkaran bir final yaratıyor; insan olan ananın (Maria) doğa anaya uzun uzun baktıktan sonra kameraya dönerek 4. duvar ihlali yapması sarsıcı ve çok doğru bir tercih olmuş. Maria seyirciye “Ben, senim.” diyor. “Senin temsilinim, tüm bencilliğim(iz)le doğadan (ç)aldıklarım(ız)ın bedelini ödedim, ödeyeceğiz; doğa nihayetinde kendine ait olanı alır.” diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.