ÇATLAK

KAPATIL(A)MAMIŞ HESAPLARLA ÖRÜLÜ AİLELERİMİZ: ÇATLAK

Aile kavramı genel olarak anne, baba ve çocuklardan oluşan en küçük birim diye tanımlansa da aile kurumunun yapısı, kendi içindeki pozisyonları, ilişkileri, işlevleri gibi hususlarda ve daha da önemlisi aile kavramına yönelik düşüncelerin gösterdiği değişiklikler sebebiyle evrensel bir aile tanımının net bir şekilde yapılabilmesi güçleşebilmektedir.

 “Aileye, politik toplumların ilk örneği diyebiliriz.” der Rousseau ve şöyle devam eder; “Bu toplumlarda baş bir baba, halk da çocuklar gibidir; hepsi de eşit ve özgür doğdukları için, özgürlüklerinden ancak çıkarları uğrunda vazgeçerler. Aradaki bütün ayrılık şudur: Ailede babanın çocuklarına olan sevgisi onlara gösterdiği özeni karşılar; devletteyse, devlet başkanının kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini hükmetmek zevki alır.”

Tam da burada Montaige‘in “Bir aileyi idare etmekle bir ülkeyi idare etmek arasında çok fark yoktur.” sözü hatırlanabilir. Çünkü aile içinde bulunduğu toplumun mikro yansımasıdır; toplumun geçirdiği siyasi, sosyal, ekonomik, ahlaki ve hukuki dönüşümünden payını alırken bireyleri üzerindeki etkileşimi belli bir hiyerarşi içerisinde kurar.

Yönetmen Fikret Reyhan ikinci uzun metrajı olan “Çatlak”ta kendi toplumundaki aile kavramını, çıkarlar söz konusu olduğunda beraberlik ve birlik duygusunun bozulmasının an meselesi ve kutsal kabul edilen bu kurumun çatlamaya nasıl da meyilli olduğunu göstermek istemiş ve kamerasını “geleneksel Türk ailesine” doğrultmuş. Bir Metin Erksan, bir Ömer Lütfi Akad gibi toplumsal gerçekçi sinema dilinin unsurlarını taşıyan rejisiyle son dönem yerli sinemamız içinde örnek teşkil eden nadide bir film olarak şimdiden yerini aldığını söylemek yanlış da olmaz abartı da.Hem içerik hem biçem olarak 70’li yılların başından itibaren “taşı toprağı altın İstanbul”a gelen, aile fertlerinin ve aileye katılanların sayılarıyla paralel büyüyen, kat üstüne kat çıkılarak inşa edilen apartmanlarda iç içe yaşayan muhafazakâr Türk ailesinin gerçek hikayesidir Çatlak. 

Kutsal addettiğimiz “geleneksel Türk aile” yapısını en yalınhaliyle resmeden film, yıllar önce alınan ve ödenmeyen bir borcun, birbirine bağlı bu aile fertlerinin aralarında kurduğu görünürde sağlam ve samimi olan ilişki duvarında yarattığı “çatlağı”,evin salonuna konuşlanarak ve tüm film boyunca nerdeysebu tek mekânın dört duvarı arasına ailenin sıkışmışlığını da sığdırarak ustalıkla veriyor. O salona sıkışan seyirci de -olması gerektiği gibi- gerilimden payını alıyor.

Filmin konusuna biraz değinecek olursam; evin oğlu Fatih, İngiltere’de çalışırken maddi olarak zorlandığı bir dönemde yine orada yaşayan Türk arkadaşı Ayhan’dan borç almıştır. Ayhan da kendi parası için Fatih’in banka hesaplarını kullanmıştır. Ancak Fatih yüksek miktardaki bu borcu bir türlü ödemeyince Ayhan, abisini de yanına alarak bir gün Fatih ve ailesinin evini ziyarete gider. Konu borç paraya gelir ve Ayhan parasını geri ister. Bu borç, Fatma dışında aynı apartmanda yaşamını sürdüren ailenin bireylerinin mangal yaptıkları bir akşam yemeğinde bir araya gelmesine ve ardından başlayacak olan çatışmanın fitilini ateşlemeye vesile olacaktır.

Çatlak, çevremizde bir eşine mutlaka rastlayabileceğimiz bizden olan karakterleri arasındaki gizli-saklı, halının altına süpürülmüş, kapatıl(a)mamış hesaplarla örülü ilişkilerini yerel bir hikâye üzerinden anlatsa da alacak verecek hesaplaşmasının son tahlilde yaratacağı kopuşu, kırılmaları evrensel bir aile meselesini merkezine alarak resmediyor. Çok başarılı olan oyuncu performansları ile geleneksel Türk aile yapısına dair neredeyse hiçbir ayrıntıyı atlamayan, bunları göze sokmadan vermeyi başaran film, başarısını Fikret Reyhan’ın tarafsız tutumundan alıyor. Reyhan, bir yandan içlerinde gittikçe derinleşen çatlaklarıyla bir yandan da kapitalist düzenin hedefi haline gelmesiyle “geleneksel aile”yitüm çıplaklığıyla büyük resmin içinde konumlandırıyor.

Kimi zaman İran Sineması‘nın, kimi zaman Romanya Yeni Dalga Sineması‘nın esintilerini barındırdığı söylense de Çatlak‘ın sinema dilinin, bahsi geçen bu akımlara sıkışmadığı, kendi özgün dünyasını kurduğu kanaatindeyim. 

Tek mekan filmleri, kısıtlı bir alanda hem hikâyenin hem oyuncu trafiğinin akıcılığını sağlayabilmek için doğru mizansenleri kurmak, plan tekrarına düşmemek ve pek tabii seyirciyi o mekâna sıkmadan “hapsetmek” adına yönetmenlik becerisi isteyen yapımlardır. “Çatlak” da kuşkusuz böyle bir film, üstelik her bir karakterin bolca replikle yer almasının getireceği teatral anlatı handikapına düşmeden kotarıyor bu işi. Fikret Reyhan filmin ritmini neredeyse durmayan kamerasıyla ve hem gerçekçi hem güçlü senaryosuyla kuruyor. Son dönemde yerli sinemada çok iyi fikirle yola çıkan filmlerin senaryo sorunu olduğunu sıkça dile getiriyoruz. “Çatlak” bu sorunu da bertaraf eden bir matematik kuruyor.

Her açıdan “çok iyi” vasfı taşıyan bu tip yapımları sinemamızda görmek pek kolay rastladığımız bir şey değil; Çatlak’ın bir tane işlemeyen sahnesi, planı, mizanseni, repliği ve oyunculuk performansı yok. Hakkı, katıldığı festivallerde yenmiş olsa da seyirci nezdinde neyse ki teslim edildi.

Filme dair dikkat çeken iki unsurla yazıyı tamamlamak isterim:

Birincisi, final sahnesindeki her şey bittikten, konuşulduktan ve herkes gittikten sonra boşalan salon görüntüsünün üzerine düşen evin büyük kızı Fatma’ya (Gülçin Kültür) ait olan son replik: “… o büyüklükte başka tencerem yok.”  Fatma -ya da içimizden biri- bu düzende kendisine ait olanı anne-babanın evi bile olsa başka bir alanda ve başkasına bırakmamaya kararlı.

İkincisi ise filmin açılışında gördüğümüz isme dair. Fikret Reyhan’ın filmini 2019’da yitirdiğimiz sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan‘a adaması, bir yönetmenin bir sinema eleştirmenine karşı gösterdiği incelikli bir tavır olmasının yanı sıra duygulandıran bir detay olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.