TENET

Günümüz sinemasında, “izleyici” başlığı altında yer alan sinema yazarları, sinefiller, akademisyenler, sinemaya salt seyirlik bir eğlence gözüyle bakanlar gibi farklı grupların kesişim kümesi oluşturulduğunda bu küme içine adı yazılacak ilk yönetmen olan Christopher Nolan’ın sihirli numarası, bu izleyicilerin çoğunu aynı anda hem zeki hem düşük zekalı hissettirebilmesi. Bu hissin arkasında ise karmaşık anlatıların, çözmesi zor gizemlerin, hazmı kolay şaşalı dünyaların getirdiği bir üstünlük/acizlik duygusu kadar; “ben bu numaraları yemem”, “sevmediysen anlamamışsındır”, “oradaydım” deme imkanını sunarak eserlerini sevene ve sevmeyene ayrıcalık bahşetmesi var (kendimi ve yazıyı, bu tespitlerden azade bir yere koymuyorum). Nolan, bilerek ve isteyerek oyunu bu noktadan kuruyor. Takvimi on yıl kadar geriye sardığımızda bunun kendisine avantaj sağladığını söyleyebilirdik ama son yıllarda, karada, havada ve denizde farklı zaman dilimlerini kapsayan basit bir anlatının bile “Nolan işte” nidalarıyla karşılandığı günümüzde, rüzgarın terse döndüğünü ve Tenet’in tahammül eşiği çoktan düşmüş izleyiciler tarafında çeşitli önyargılarla karşılanacağını film daha gösterime girmeden öngörebildik. Evet, Nolan sürekli aynı oyuncağıyla oynayan ve “evladım kırarsın bak” nidalarına aldırış etmeyen obsesif bir çocuğu andırıyor. Filmlerine bakarak bu kayıtsızlığının arkasında devasa bir ego yattığını söyleyebiliriz. Öte yandan ana akım sinemanın çizgi roman uyarlamalarının tekeline geçtiği, yıl sonunda en çok gişe yapan filmlerin nerdeyse tamamının Disney’e ait olduğu günümüzde Nolan gibi kuvvetli bir ana akım alternatifin ve cazibe merkezinin bu denli paspas gibi çiğnenmesinin getireceği kazanımların da bir muamma olduğunu itiraf etmek gerek. Nolan’ı mahkum etmek yönetmenin potansiyeline ve kendisine ihanet ettiğini düşünen hayranları için doğru bir yaklaşım olabilir belki ama çok şükür Nolan hayranı değilim ve son dönemde üstlendiği rolden gayet memnunum. Tenet de oyuncaklı bir Nolan filmi ve üzerine düşünmekten, labirentlerinde kaybolmaktan, teoriler üretmekten, kurulan tuhaf dünyayı izlemekten keyif aldım.

Yazının devamı spoiler içerir ve filmi izlemeyenlerin okumaması tavsiye olunur.

Tenet’te hikayenin merkezinde üç mekan var: Kiev’deki opera binası, Rusya’daki terkedilmiş Stalsk-12 yerleşimi ve filmin kötü adamı Andrei Sator’un (Kenneth Branagh)  Vietnam’da demirli yatı. Bu üç mekana giden ise iki ana akış var. İlki, ayın 14’ünde, bu üç mekanda aynı anda gerçekleşen hadiselerden sonrasını anlatıyor: Açılıştaki opera binası baskınıyla başlayan, Oslo’daki sanat eserleriyle dolu Freeport’la devam eden ve “dünyayı yok edecek” formülün son parçasının çalındığı otoyol soygunuyla son bulan “geleceğe doğru” ilerleyen hat. İkincisi ise ilk akışla kesişim noktası olan başarısız otoyol soygunuyla başlayan, geriye doğru giderek Freeport’a uğrayan ve oradan da opera binası yerine diğer kritik nokta olan Stalsk-12’ye geçip orada son bulan “geçmişe doğru” gerileyen hat. İki hat da, filmdeki tabirle, birer “zaman kıskacı”; hem isimsiz, sadece The Protagonist/Kahraman (John David Washington) olarak anılan ana kahramanın hem de kötü adamın, Sator’un yürüttüğü çift taraflı bir zaman kıskacı var karşımızda. İki ekip de bir yandan ilk hatta ileriye, diğer yandan ikinci hatta geriye doğru giderek ayın 14’ünde gerçekleşecek üçlü olay anına erişmeyi ve işleri lehine çevirmeyi amaçlıyor. Nolan’ın “lineer düşünüyorsanız bu iş olmaz” ikazına rağmen hikayeyi bu iki hatta ve zaman çizgisinde toparlayabiliriz ama özünde, bu bir paradoks. İki akış da aynı anda hem gerçekleşiyor hem gerçekleşmiyor; Watchmen’deki Dr. Manhattan’ın sözleriyle, gelecek veya geçmiş yok, “zaman sadece eşzamanlı” ve tek bir kenarı görme ısrarını bırakmak ya da Nolan’ın tınısı diş gıcırdatan sözleriyle “anlamayı bırakıp hissetmeye çalışmak” gerekiyor.

Peki, tüm bunlar neden yaşanıyor? Filmdeki açıklamalara göre, gelecek nesiller zamanda yolculuk yapmaya olanak sağlayan bir portal icat etmiştir ama dünyanın ve nesnelerin enerjisi, zamanda yolculuk yapanların da ters yönde hareket etmesine neden oluyor: Dünya ve zaman, kendi yönünde akan bir nehir ve bu yüzden gelecekten gelenler zamanda yolculuk yaptıklarında nehirdeki akıntıya karşı yüzmek zorundalar. Peki, ya icat ettikleri aletle, yeterince varlığın enerjisini terse çevirebilmeyi başarırlarsa? Bu durumda Dünya da terse akacak ve gelecekten gelenler zamanda yolculuk yapıp bugüne ulaşarak hayatlarına buradan devam edecekler ama geçmişte yaşayan ve geleceğe doğru ilerleyen milyarlarca insan da yok olacak. Neden bunu istiyorlar sorusunun cevabı ise daha baştan veriliyor: Çünkü dünya yaşanmaz olmuş, “okyanusları taşmış, dereleri kurumuş”. Gelecek nesiller arasında bu yolculuğu gerçekleştirmek isteyen ve buna engel olmaya çalışan kimseler var. Engel olmaya çalışanlardan biri (gelecek kuşağın Robert Oppenheimer’ı), icadın formülünü 9 parçaya bölüp bu parçaları en güvenli yere, geçmişe saklamış. Sator’un Stalsk-12’de plütonyum aradığı gençlik yıllarını gösteren flashback sahnesinde gördüğümüz üzere kendisi, (nükleer tesiste gömülü plütonyum kabının içinde Sator adına düzenlenmiş bir belge çıkıyor) geçmişe dönmeye çalışanlar tarafından seçilmiş. Sator uzun erimli bir proje ve zenginliğini gelecektekilere borçlu. Kahraman’ın kim tarafından seçildiğini, kime çalıştığını ise ancak filmin sonunda öğrenebiliyoruz ve ipin ucu yine kendisine çıkıyor: Gelecekte “iyi adamların” yürüttüğü zaman kıskacı operasyonunun başında bizzat Kahraman var. Sator’un kim olduğu, neyi amaçladığı, kime hizmet ettiği az çok belli, keza Kahraman’ın da öyle ama olayın her şeyi başka bir düzleme taşıyan, koca anlatıyı maskeye dönüştüren bir yönü de var.

Muhafazakar Bir Film Olarak Tenet

Zamanda yolculuk, enerjisi değiştirilen varlıklar, kedi fare oyunu, soygunlar, büyük laflar eden kötü adamlar, gelecekten gelen mesajlar… Finalde Sator’un, Kahraman’ın iflah olmaz bir “inanan” olduğuna, kendisine güvenmeyen/kendisinin güvenmediği kimselerle bir savaşa girdiğine ve Firavunlar gibi inancıyla beraber toprağa gömüleceğine dair ithamlarından sonra Tenet’e farklı bir gözle, dinlere göre dünyanın sonunda iyiler ile kötüler arasında yaşanacak savaş olan Armageddon’un metaforu olarak bakmak gerekiyor. Bu noktada Nolan, tıpkı filmin başında bizlere tanıtmadığı ana karakteri gibi, izleyicisini de en başa dönmeye davet ediyor. Kahraman, evirtilmiş silahların ne olduğuna dair ilk brifingi aldığında karşısındaki bilim insanı, olayı Armageddon olarak niteliyor ve bununla da yetinmeyip bizim (bilim) işimiz nasıl, sizin işiniz ne olduğuyla ilgilenmek diyerek not düşmeyi ihmal etmiyor. Yine Kahraman gibi biz de, o an için, “ortada bir Armageddon” görmüyoruz. Peki, “onlar”, Kahraman’ın temsil ettiği insanlar kim? Tenet’i ve Nolan’ı muhafazakar bir çizgiye çeken şey de burada başlıyor.

Kutsal kitapların kıyamet tasvirlerini anımsatan “okyanuslar taştı, dereler kurudu” ifadesi, açık bir kıyamet metaforu ve o ana şahit olan insanlar, kabaca, geçmişe dönmeye, “yeniden dirilmeye” çalışıyorlar. Sator’da tekilleşen bu insanlar gaybı bilme, zamana hükmetme, ölüleri diriltme, dünyanın sonunu getirme gibi (belki de Sator’un kendisini bir Tanrı olarak nitelemesinin sebebi budur) dinler tarafından Tanrı’nın tekeline bırakılan sıfatlara talipler. Kendilerini yok etme ihtimalini de göze alarak bir paradoksun içine dalmalarının, ikinci bir yaşam için “büyükbabalarını” ortadan kaldırmaya çalışmalarının arkasında muhtemelen ahirete, ikinci yaşama inanmama, yani ateizm yatıyor. Onlar adına işleri yürüten Sator da ölüm sonrası hayata inanmayan, kendisi öldüğünde geride bıraktığı dünyanın değerinin kalmayacağını düşünen ve dünyayı yanında götürmeyi planlayan açık bir “inançsız”. Kadere inanmıyor ve gaybın olmadığını “bildiğinden” sürat teknesinden ipi kesilerek atıldığında olacakları göremediği için de, sonunun geleceğini bildiği bir dünyaya çocuk getirdiği için de kendini suçluyor… Hem Sator hem de hesabına çalıştığı insanlar, dinlerin önerdiği yaşam ve ölüm anlayışını reddeden kimseler ve Tanrı’ya meydan okuyarak açık şekilde şirk koşuyorlar. Karşılarındaki Kahraman ve ekibi ise onların tam tersi bir anlayışı temsil ediyor. Sator kendisiyle beraber dünyayı da ölüme götürürken Neil (Robert Pattinson) dünyanın kurtuluşu için kendini feda ediyor. Kahraman finalde Kat’in (Elizabeth Lebicki) ve çocuğun yaşamasına izin veriyor, Ives ise (Aaron Taylor-Johnson) Stalsk-12 alanında öldürmesi gereken yoldaşlarına formülü bölüştürerek kadere olan bağlılığını gözler önüne seriyor. Asla bireysel hareket etmiyorlar, bencilce davranmıyorlar ve karşıtlarının aksine kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmiyorlar. Bir inananın taşıması gereken vasıflara haizler. Kahraman kimi temsil ediyor sorusunun ucu, bu noktada, radikal bir dini cemaate veya havarilere (başka kim birbirini tanımak için böyle bir parola kullanır ki?) kadar uzanıyor. Tenet’i bir Armageddon alegorisi olarak kabul ettiğimizde, (bütün karakterlerin neden “kutsal kitap ağzıyla” konuştuğu da böylece anlam kazanıyor) Nolan’ın, bilim eliyle Tanrı’ya hizmet etmeye çalışan ve yine aynı araçla Tanrı olmaya soyunan insanoğluna yerini hatırlatan bir cemaatin öyküsü üzerinden muhafazakar bir tavır sergilediğini pekala söyleyebiliriz. Bunu gericilik olarak kodlayıp gerçek iyi ile kötünün yerini değiştirmek ve son anlarında mutlu bir aile tablosu yaratmaya çalışan Rus aksanlı Sator ile kendisinin yıkılmasıyla tüm sürecin başladığı Sovyetler Birliğine iade-i itibarda bulunmak mümkün ama bir önceki istikamette ve bir adım daha ileri gidip, Nolan’ın dinler tarihinin annesiyle müsemma, nihai savaş için göklerden inecek babasız çocuğuyla (ve karnında, çocuk yerine babanın kürtaj edildiği operasyondan kalma izle evladının yanı başında duran anneyle) final yaparak ona sıcak bir dönüş öyküsü yazdığını söylemek yönetmenin şanına daha çok yakışacaktır.

Tenet’i Armageddon alegorisinden ve zamanda ileri geri sıçrayan karmaşık anlatısından sıyırdığımızda -ki zaten bir Nolan filminde doğru yoktur, sadece teori vardır- geriye Goldfinger’lı James Bond filmleri gibi başlayan, ilk Avengers filmleri gibi vurup kırarak ilerleyen ve bildiğimiz Nolan filmi gibi duygusal bir kapanış yapan, olmamışlıklarına ve senkronsuzluğuna rağmen yönetmenin kodlarının birçoğunun yerli yerinde olduğu, kırık dökük ama eğlenceli bir eser kalıyor. Önceleri yeni Kubrick, şimdilerde Korona çağında sinemaları kurtaracak Mesih olması beklenen Nolan bunları gerçekleştirecek mi, hiç bilmiyorum ve umursamıyorum ama kendi çıtasının altında kalmış halinin bile bir güzelliği olduğu kesin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.