Sinema Aracılığıyla Keşfedilen Şarkılar

Filmler aracılığıyla keşfedilen şarkıları derlemek gerçekten çok öznel bir iş. Çünkü insan tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi herkesçe kabul gören şarkılardan çok herhangi bir anıyla size hükmedebilen şarkıları özeli kılıyor. Bu özel diye nitelendirdiğimiz şarkılarda bazen anlık oluşan melodi geçişlerine bazense sanatçının sesinin belli anlardaki rengine vurulabiliyorsunuz. Fakat sizin birçok duyguyu aynı anda hissettiğiniz şarkıların tesiri her bünyede aynı olmuyor. O yüzden ”ya bunu mu dinliyorsun, keşfedecek başka şarkı bulamadın mı?” gibi yargılarınızı şimdiden duyar gibiyim. Olsun efendim, kulaklarımız bu kadarına yetti diyelim ve başlayalım…

Hunt for the Wilderpeople (2016) & Leonard Cohen – The Partisan

Taika Waititi sinemasını gerçekten çok seviyorum. What We Do in the Shadows aşırı hoş bir mizaha sahipti, sanırım televizyon dizisi haline getiriliyor şu an. Hunt for the Wilderpeople’ın yeriyse ayrıdır bende. Mizahı iyidir ama bir de inanılmaz naif bir filmdir. Yapaylaşmadan birçok duyguyu hissettirir efendim. İzlediğim yıl Cohen şarkılarını ilk kez dinliyormuşçasına her gün açardım. (Cohen ile tanışıklığım daha geçmişe dayanır.) Neyse filmi açtım izliyorum, yerel güçlerin bizim iki deliyi aradığı sahne var, orada The Partisan çalmaya başladı. Allahım bu nasıl bir güzelliktir, filmle nasıl bir uyumdur. İlk kez o zaman dinlemiştim The Partisan’ı. Sonrasında Cohen’in en sevdiğim parçası haline geldi.

Incendies (2010) & Radiohead – You And Whose Army?

Radiohead’in hayatımdaki yerini tarif etmek gerçekten zor. Grubu keşfettikten sonra müzik zevkimde büyük değişimler meydana geldi. Artık onlarla birlikte farklı dünyalara açılıyor, farklı duygulara daha rahat erişebiliyordum. Incendies’i lise yıllarımda izlemiştim ve ergen olan bana, sonraki tüm yaşamımda her şartta ve koşulda dinlemekten vazgeçmeyeceğim bir grup olan Radiohead’i kazandırmıştı.

You And Whose Army? Radiohead’in en iyi şarkısı değil, en iyi şarkılarından biri de değil fakat grubu tanıdığım ilk şarkı olduğu için bendeki yeri çok farklı. Bu noktada grubu keşfetmeme aracı olan Denis Villeneuve’ün ellerinden öpüyorum.

Man on the Moon (1999) & R.E.M. – Man On The Moon

Andy Kaufman’ın ilginç hayatının anlatıldığı Man on the Moon filmini zaten aşırı severdim fakat geçen yıl Jim and Andy belgeselini izleyince sevgim daha da arttı. Jim Carrey’nin karakteri oynamaktan çok yaşaması, Andy ile adeta bütünleşmesi inanılmaz bir olay gerçekten. Bu komik ama hüzünlü filmin hemen bitiminde R.E.M grubunun film için bestelediği aynı isimli parçası çalıyor. Pek güzeldir efendim. Vakti zamanında şarkının klibinde Jm Carrey’i oynatmak istemişler fakat Jim o zamanlar şöhretin getirdiği sorunlarla boğuştuğu için kabul etmemiş ve yıllar sonra da reddettiği için pişman olmuş, bu da böyle bir anı.

American Honey (2016) & Bruce Springsteen – Dream Baby Dream

2016 çok bereketli bir yılmış, çok güzel şarkılar keşfetmişim bu yılda. American Honey’de bir sahne var; ana karakterimiz Star bir yere gitmek için bir tıra biner ve bindikten sonra radyoda Dream Baby Dream çalar. İnanılmaz tatlı bir adam olan tır şoförü başlar Bruce Springsteen’i anlatmaya. Springsteen için “The Boss! I live the Boss” der. Filmden sonra araştırınca öğrendim ki bu sanatçı özellikle güneyde taşralı Amerikalıların çok sevdiği ve hatta patron lakabını taktıkları birymiş. Bu güzel adamın güzel şarkısını Star ile tır şoförü beraber söylerler, mutluluk tavan olur. Lütfen bu şarkıyı alttaki klibini izleyerek dinleyin, klibi etkileyicidir.

Serendipity (2001) & Nick Drake – Northern Sky

Nick Drake gördüğüm en underrated sanatçı olabilir. Bu kadar içten müzik yapan bir adamın bu kadar az tanınması beni her zaman şaşırtmıştır. Nick Drake birkaç albüm çıkardıktan sonra maalesef intihar etmiş efendim. Zaten çoğu şarkısı depresiftir, hüzünlüdür. Epey can sıkar. Melankolik işlerden hoşlananlara Day is Done’ı dinlemelerini öneririm ya da daha az karamsar olan I Was Made to Love Magic‘i.

The Virgin Suicides (1999) & Air – Playground Love

Sofia Coppola imzalı The Virgin Suicides Kirsten Dunst’ın bebe olduğu dönemlerden bir filmdir ve filmi ne zaman hatırlasam aklıma direkt Fransız grup Air’ın film için bestelediği Playground Love gelir. Bazı şarkılar içinde bulundukları filmleri o kadar güzel anlatıyor ki…

Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) & Beck – Everybody’s Gotta Learn Sometime

Filmi izleyen herkes bu parçayı biliyordur zaten ama listeye almadan edemedim. Kendine özgü bir hüznü vardır tıpkı filmi gibi. Sizi buruk bırakır bittikten sonra. Joel ile Clementine’ın tesadüfleri ödüllendirip birbirlerine bakarak tamam dedikleri son sahnede çalar ve sonrasında film biter. Şarkı bitene kadar ekranı kapatmaya kıyamazsınız.

The Lovely Bones (2009) & Cocteau Twins – Alice

Elizabeth Fraser’in sesi için ölürüm sanırım! İskoçya’nın yeşil yaylalarından çıkmış bu ses, keşfettiğim en güzel şeylerden biri diyip iyice abartayım. Cocteau Twins olağanüstü bir gruptur, bir de Fraser’ın solo çalışmaları vardır nefistir. Yann Tiersen’le çalıştığı Mary şarkısı ile solo albümünden olan At Last I Am Free’yi şiddetle öneririm.

I Origins (2014) & Radiohead – Motion Picture Soundtrack

Tabii ben I Origins’i izlemeden önce bu şarkıyı yüz elli iki kere dinlemiştim fakat hiçbir dinleyişim filmde duyduğum andaki kadar etkili olmamıştı. İşte sinemanın gücü diyorum o yüzden. Şarkı öyle bir sahnede giriyor ki, neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Salıyorsunuz kendinizi, göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Öyle bir film, öyle bir şarkı…

La Tigre e la Neve (2005) & Tom Waits – You Can Never Hold Back Spring

Geldik en özellerimden birine. Roberto Benigni’yi henüz çocukken babamla La Vita è Bella’yı izlediğimde tanışmıştım. Sinemasına ve karakterleriyle oluşturduğu enerjisine hayran kalmıştım. La Tigre e la Neve’yi ise lise yıllarımda izledim. Film, ana karakter Attilio’nun (Roberto Benigni) gördüğü bir rüyayla başlıyor. Rüyada Attilio bir düğüne katılıyor fakat düğüne gece yattığı şortla gelmiş, üstüne üstlük damat da kendisi. O, durumun mahcubiyetiyle boğuşurken Tom Waits piyanoda bu şarkıyı çalıyor düğün seremonisi için. İnanılmaz keyifli bir film açılışıdır. Zaten La Tigre e la Neve en özel filmlerinden biridir efendim.

Warrior (2011) & The National – About Today

2012 yılının Oscar Ödülleri’nde Warrior’da oynayan Nick Nolte’nin en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü almasını çok istemiştim ama o yıl rakipleri dişliydi, kısmet olmadı. Arası limoni iki kardeş ve pek sevilmeyen bir babanın filmidir Warrior. Bir dövüş filminden fazlasını bulursunuz bu yönüyle. The National grubunu da bu vesileyle tanıdım. Daha ne olsun.

Je Vais Bien, Ne T’en Fais Pas (2006) & AaRON – U Turn (Lili)

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem hüzünleniyorum. Aklıma bu film geliyor. Filmin adının Türkçe karşılığı Benim İçin Üzülme ama epey hüzünlü filmdir, üzülmeden edemez insan… Şarkının filmdeki konumuysa işleri daha da zorlaştırır izleyen için. Drama seviyorsanız filmi kaçırmayın derim.

True Grit (2010) & Iris DeMent – Leaning On The Everlasting Arms

Coen kardeşlerin son dönem işlerini herkes sevmez. Fakat ben ürettikleri her yeni filmi bir şekilde sevebiliyorum. True Grit de çok sevdiğim filmlerinden biridir. Başyapıt olmak gibi bir gayesi yoktur, kendi halinde, hoş bir çekiciliği vardır. Bir de bana Iris DeMent gibi büyük bir sanatçıyı kazandırmıştır. Our Town ve Let The Mystery Be şarkıları da önerim olsun. Let the Mystery Be, The Leftovers dizisinin ikinci sezonunda giriş müziğiydi. (Laf aramızda izlediğim en iyi dizilerden biridir.)

By the Sea (2015) & Jane Birkin – Jane B.

Çok iyi bir film değildir kabul ediyorum. Fakat Angelina Jolie – Brad Pitt ikilisini ekranda son kez gördüğümüz için yeri ayrıdır. İlişkilerinin son demlerinde ne gibi sorunlarla boğuştuklarını iyi aktarmış yönetmen koltuğundaki Angelina Jolie. Ayrıca hep İngilizce mi gideceğiz, biraz Avrupa’ya açılalım Jane Birkin’in muhteşem sesiyle.

Love (2015) & John Frusciante – Before the Beginning ve Funkadelic – Maggot Brain

Bu iki enstrümantal şarkı birbirine çok benzerler ritim olarak. İkisi de gözümde efsaneleşmiş şarkılardır. John Frusciante taptığım bir sanatçı olduğu için Before the Beginning’i, Love’dan önce de bayılarak dinlerdim. Maggot Brain’i ise filmde keşfettim ve dumura uğradım. Harika bir iş gerçekten. Keşfettikten sonra grubu araştırmaya başlamıştım ve şu ilginç bilgiye denk geldim: Grubun solisti, grubun gitaristinden annesinin ölüm haberini henüz duyduğunu farz etmesini ve o an yaşayacağı üzüntüyü gitarına yansıtmasını istemiş ve bu efsane iş ortaya çıkmış.

Romeo + Juliet (1996) & Radiohead – Exit Music (For A Film)

Yukarıda demiştim ya You And Whose Army? Radiohead’in en iyi şarkılarından biri değil diye, Exit Music tam tersi, grubun en iyilerinden biri. Müthiş bir hüznü vardır. Sözleri etkileyicidir. Exit Music, Romeo ile Juliet’in aşkını yapılmış tüm uyarlama filmlerden daha iyi anlatır.

Scott Pilgrim vs. the World (2010) & Metric – Black Sheep

Sanırım pek çoğumuz Metric’i bu şarkılarıyla tanıdık. Filmde duyduktan sonra grubu yakın takibe almıştım. Bende bir anısı var bu film ve şarkının. Lise yıllarımda bir sinema sitesinde tanıştığım bir arkadaşım vardı. Kendisiyle alakalı bildiğim tek şey ismiydi çünkü yüzünü dahi görmemiştim. Neyse biz bununla her gün sinema konuşuyoruz, edebiyat parçalıyoruz falan ama ben bu kızın karakterine içten içe vurulmuştum o yıllar. Çünkü bana çok şey katmıştı ve Scott Pilgrim vs. the World’ü izledikten sonra bu kızı filmdeki Ramona karakteriyle özdeşleştirmiştim zihnimde. Uzun bir süre arkadaş kalmıştık ama bir gün bahsettiğim sinema sitesindeki profilinde bir daha online olmadı. Sırra kadem bastı… Mary Elizabeth Winstead’in mavi kafasını ne zaman görsem aklıma gelir hala.

On Body and Soul (2017) & Laura Marling – What He Wrote

Aşıklar için müzik… Filmde ana karakter Mária tam olarak bu cümleyi kuruyor. Aşıklarla alakalı bir müzik satın almak istiyor fakat aşıkların dinlediği müzikler nasıl olur bilmiyor… Sonrasında aldığı şarkı bu. What He Wrote’u filmin öyle anlarında duyuyoruz ki tokat yemişten beter oluyoruz. Beter…

Juste la fin du monde (2016) & Camille – Home Is Where It Hurts

Home Is Where It Hurts derlemedeki diğer şarkılardan ayrılıyor çünkü filmi izlediğim halde bu şarkıyı gözümden kaçırmışım ve çok yakın bir zaman önce biri aracılığıyla keşfetmiş oldum, dinleyince de hayran kaldım. Bu sebeple beni bu hoş şarkıyla tanıştırana kucak dolusu sevgiler.

Isle of Dogs (2018) & The West Coast Pop Art Experimental Band – I Wont Hurt You

Son iki şarkı 2018’den olsun istedim. Bazıları Isle of Dogs’u pek sevemedi ama bence yılın en iyi filmlerinden biriydi. Bu güzel film sayesinde, dinleyince insanın içini ısıtan, pek samimi bir şarkı keşfettim…

Suspiria (2018) & Thom Yorke – Suspirium

2018 yılının en iyi birkaç filmden birini izlerken o yılın en iyi şarkısını duymak insanı o kadar iyi hissettiriyor ki. Thom Yorke çağımızın en iyi müzisyenlerinden biri olabilir. Sesinin yarattığı ses renklerinin inanılmaz bir büyüsü var. Duyguları onun kadar iyi aktarabilen kaç kişi kaldı ki sanki… Derlemenin son satırlarını bu eşsiz şarkıyı dinleyerek yazıyorum efendim. Umarım dinleyince beğeneceğiniz şeyler önerebilmişimdir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.