Dekalog, Szesc ile Bir Çöküşün Öyküsü

Bir elmalarla armutları aynı sepete koyma denemesi

Bu yazı iki ayrı sanat olan edebiyat ile sinemayı el ele tutuşturmayı amaçlayarak ilerleyecektir. Gerek ilk kez böyle “şeylere” ilgi duyan insanlarla sözlü iletişim kurmak halinden sıyrılıp yazıya dökülerek somutlaşmasının verdiği ağırlıkla, gerekse de el ele tutuşturulması ve birbirinin içine akması ümit edilen yapıtların sanatsal büyüklüğünün hakkını verip veremeyecek olmanın kaygısıyla, sözcükleri titrer haldedir. Okurken merhamet etmenizi ve kendinizi yazıya açmanızı talep ediyorum.

İki ayrı deryadan seçtiğimiz eserler; yüce Kieslowski’nin eşsiz Dekalog serisinin altıncı filmi Dekalog, szesc ile ülkemizde oldukça rağbet gören sevgili Stefan Zweig’in Bir Çöküşün Öyküsü adlı uzun öyküsüdür.

Zweig yaşadığı yılların Avrupası’nın toplumsal olaylarının getirisi olarak ve Sigmund Freud’un çalışmalarına duyduğu ilgiyle eserlerinde yoğun ve derin karakterler işledi. Üretken edebiyatçı kimliği de onu roman, şiir, öykü gibi farklı türlerde çok sayıda eser vermeye sürükledi. Biz ise güzel bir günde İstiklal Caddesi’ndeki bir kitapçıdan indirimine denk gelip aldığım ve bitmek bilmez metrobüs yolculuklarımda eşlikçim olan Bir Çöküşün Öyküsü –adı da o yolculuklara işaret mi ediyor nedir- adlı kitabını yazıya bahis edeceğiz.

Kieslowski ise epey sevdiğim ve gündelik hayatımda, misal bir marketin önünden geçerken hepimizin bildiği laciverte yakın mavi kasaların içinde günlük beyaz süt şişelerinin kırmızı kapaklarıyla bana yeniden ve yeniden merhaba diyen kişiselleştirdiğimdir, hadi daha da ileri gideyim biriciğimdir. Stefan Zweig’in ölümünden bir yıl sonra dünyaya gelmiş benim doğumumdan iki yıl sonra dünyadan göçmüştür. Hayat da böyle bir yerdir, şüphesiz.

Kieslowski, tüm ilhamını Fransa ve onun bayrağı ve bu bayraktaki renklerin anlamından alan kadın-erkek ilişkilerini ve karakterlerin iç dünyasını derinlemesine önümüze açan ünlü üçlemesi Mavi, Beyaz, Kırmızı’yı çekmiştir. Zweig’ın bu uzun öyküsünde ise yolculuğuna eşlik edeceğimiz kadın karakterimiz Madame de Prie bir Fransızdır ve saray ileri gelenlerindendir, en azından ölümünden hemen önceye kadar. Nasıl, sanatçılarımızı el ele tutuşturmaya başladık mı dersiniz?

Biz bu yazıda üçleme üzerine konuşmuyoruz evet, öyleyse günahına girmeyelim ve Dekalog’tan bahsedelim. Dekalog’un Magda ve Tomek’i ile Bir Çöküşün Öyküsü’nün Madame de Prie ve köylü çocuğundan, bu karakterler arasındaki paralelliklerden söz edelim.

Kieslowski tüm Dekalog serisini Polonya televizyonu için Varşova’daki bir sitede çekmiştir. İçinde soğuk hava, kar, solgun renkler, sıcak kahve ve açık tenli sarışın insanlar olan sinema yapıtlarına şahsen bayılıyorum. Dekalog serisi bizi atmosfer olarak soğuk, düşünsel olarak tüylerimizi diken diken bir maceraya çıkarıyor. Biz bu maceraya altıncı durak olan Dekalog, szesc ile dahil olacağız.

Alımlı, gençliğini yavaş yavaş arkasında bırakmaya başlayan güzel bir kadın Magda ve henüz on dokuz yaşında her şeyin başında bir postane gişesi memuru Tomek.

Tomek, anne ve babasından onları hatırlayamayacak bir yaşta ayrı düşmüş ve yetimhanede büyümüş bir çocuk. Hadiseye konu olan sırada, Suriye’ye askere giden arkadaşının annesinin evinde yaşıyor. Genç ve anneden yoksun, bir korumanın yanındaki bir oğlan ve yaşça büyük kendi ayakları üzerinde duran özgüvenli bir güzel kadın. Zweig’da kim ola ki bunlar? Magda’mız Madame de Prie elbette, Tomek’imiz ise Madam’ın yalnızlık buhranlarında yüzerken sırf sessizliğini delsin diye çağırdığı papazın yeğeni olan bir köylü çocuğu. Tomek’e arkadaşının annesi göz kulak oluyor, köylü çocuğuna papaz. Kadınlarımızın ise göz kulak olunmaya ihtiyacı yok.

Magda, Tomek’in penceresinden gözetleyebileceği karşı apartmanda yaşıyor. Peki bunca çok apartman dairesi içinde her yaşayanı tanıyor muyuz yani, Tomek ile Magda’nın yolları nasıl kesişiyor dersiniz? İlk sebebi sanıyorum Magda’nın perdesini hiç çekmemesi ve odasında kaldığı arkadaşının Tomek’i karşıdaki “Çıplak Gezen Piliç, ÇGD”ye karşı uyarmış olması. Buradaki “piliç”, çevirinin doğruluğuna sığınarak söylüyorum bizim güzel Magda’mız. Zweig’in öyküsünde ise Madame de Prie, köylü çocuğunu ilk kez evine davet ettiğinde onu yatak odasında açık saçık sabah tuvaletleri arasında karşılıyor. Ah kadınlar…

Üstbaştan konu açılmışken Tomek, Magda’yla dondurma yemeye üstünde emanet gibi duran bir takım elbiseyle geliyor. Köylü çocuğumuz ise Madam’ın şatosuna gelirken aynı emanet takımı giyor, Madam içten içe gülüyor hatta. Hoşuna da gidiyor bu elini kolunu nereye koyacağını bilememezlik. Tıpkı Magda’nın, zinaya davet ettiği anda Tomek’in ellerini ne yapacağını bilememesi gibi. Ah gençler…

Koskoca Madame de Prie neden yalnızlık buhranlarında yüzüyor derseniz, Fransız sarayından Normandiya’da tanrının unuttuğu bir köydeki şatosuna sürüldüğünden derim. Madame de Prie varlık içinde yaşayan, etrafı onu arzulayan erkeklerle ve onu kıskanan kadınlarla dolu bir aristokrat ve fakat mesele ne oldum değil ne olacağımdır ki sahip olduğu her şeyi yitirip zamanın akmadığı bu köye sürülüyor. Sinir krizlerinin etkisiyle gururunu bir kenara bırakıp saraya yazdığı “yalvarış” mektuplarından da netice alamayınca yaşamına son vermeye karar veriyor. Ah durun, Zweig’in Madame de Prie’si yaşamalı henüz onu Kieslowski’nin Magda’sı ile tanıştıracağız.

Madam o denli yalnız kalıyor o denli yalnız kalıyor ki bu genç köylü çocuğunu arzular hale geliyor, oysa birçok aşığı olmuş kendisi arzulanan bir kadın. Magda da öyle. Tomek’in dürbününden biliyoruz, birçok aşığı var. Fakat Tomek’le bir şeyler yaşayınca tesadüf de bu ya tam o akşam gelen aşığının kapıyı çalmasına “evde yokum” diye yanıt veriyor.

Madame de Prie, Courbepine Malikanesi’nde yaşıyor ve aşka inanmıyor. Magda, Piratowka, daire 376’da yaşıyor ve aşka inanmıyor.

Tomek ve köylü çocuğu sayesinde aşka inanmayan kadınlarımız kendilerince bir şeyler keşfediyor. Tomek’ten ona akan aşkı keşfeden Magda, son tahlilde Tomek’in vurucu “artık seni gözetlemiyorum”unu duysa dahi ona hisler beslemeye çoktan başlamıştır. Tomek’in apar topar evi terk ettikten sonra yaptığı telefon konuşmasında Magda, aşkın varlığına dair haklı olduğunu söylüyor ona. Hoş geç oluyor her şey için. Madame de Prie ise ruhunu yeniden canlandıracak sandığı, açlığını hissettiği aşk duygusunun köylü çocuğuyla gelemeyeceğini anlıyor. Madam, bu kırmızı elli ve kaba saba köylü çocuğuna nasıl aşık olabilir ki? Bu yaptığı ancak gururunu alaşağı etmektir.

Öyküden şöyle bir alıntıyla devam edelim: “O da kadınların çoğu gibi başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman aşıktı.”

Magda güzel olduğunu biliyordu çokça erkek tarafından arzulanıyordu, Tomek tarafından da. Tomek’in ona duyduğu saplantılı sevgiye dair beylik laflar edecek kadar kibirliydi. Ne zaman ki Tomek onu terk etti, Magda onun yokluğunda oradan oraya savruldu. Sevilmesine karşılık aşık oldu. Merak içinde kıvrandı ve neticesinde ona koşarak kibrini yıktı.

Madame de Prie güzel olduğunu biliyordu çokça erkek tarafından arzulanıyordu, köylü çocuğu tarafından da. Hem aristokrat olmasından hem de kendine duyduğu güvenden dolayı karşısındaki köylü çocuğunun heyecanlanmasıyla alay edecek kadar kibirliydi. Sevilmesine ya da tapılmasına karşılık o da aşığı yaptı köylü çocuğunu. Ne zaman ki köylü çocuğunun ona yönelik sandığı arzusunun benliğine değil paraya pula, mevkiye olduğunu anladı, duygusal yıkımlar içinde oradan oraya savruldu. Ruhu adeta işkence içinde kıvrandı ve yine de neticesinde ölümünden önce onu çağırarak kibrini yıktı. Madame de Prie de Magda da “…oyuncağını kendi elleriyle kırdı.”

Ezcümle, Kieslowski de Zweig da elbette evrensele uzanan meseleleri işlediler. Öyle ki ben Bir Çöküşün Öyküsü’nü okurken Dekalog, szesc aklıma geldi. Farklı biçimlerle aynı nüansları yapan aynı tele dokunan hisleri verebildiler. Kadın-erkek ilişkileri ya da daha güzeli aşık ile maşuk ilişkileri, hem seven hem sevilen tarafın kendi içindeki muazzam dönüşümleri, Tomek’in ya da Madam de Prie’nin canına kıyacak noktaya ulaşması, gibi ve gibi.

Tarihin farklı zamanlarında farklı mekanlarında insanlığın dertleri belki de hep aynıdır. Kimisi edebiyatla anlatır kimisi sinemayla kimisi hiç anlatmaz. Böyle büyük cümleler muhtemelen kolayca yanlışlanabilir fakat düşündüklerimizi, yaşadıklarımızı başkalarının da yaşıyor olduğu hissi yahut bunların üzerine üretmek bizi çoğu zaman dünyaya ait hissettirmez mi? Hissettirmez ise bile yazının sonuna geldik böylece, ben söylemek istediğimi yani “Aa bu öykü Dekalog’un o bölümüne ne kadar da benziyor” heyecanımı yazıya dökebildim, esenlikler.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Pınar Vural tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.