Glass

Glass: Yeni bir süper kahraman evreni için geç değil.

Shayalaman’ın Glass’ı, Ölümsüz ile başlayan kendine özgü süper kahraman evreninin son halkasını oluşturuyor. Seri şimdiden seyircinin gönlünde taht kurdu. Benim yazım, Glass’ın nasıl bu kadar iyi olduğunu anlatacak. Bu yazıda Glass iyi film ama kendine özgü “ama”ları olan bir yapım olarak karşımıza çıkacak. Okuyucu bu yazıda Glass ve evreniyle tanışacak.

Shayamalan’dan Süper Kahraman esintileri…

Shayalaman’ın 1999 yılında hayat verdiği Ölümsüz (Unbreakable), üstünden tam 19 yıl geçmiş olmasına rağmen yine beyazperdede boy göstermeyi başardı. Shayalaman’ın yarattığı bu süper kahraman evreni, bu serüvende daha bir dallanıp budaklanıyor. Ölümsüz ile başlayan seri, bağımsız bir seriye dönüşüyor. Glass, Ölümsüz ve Parçalanmış’ın karakterleri aynı anda kamera karşısında seyircisine gülümsüyor.

Glass, Shayalaman’ın bıraktığı yerden devam ettiği ve Ölümsüz ile başlayan esintinin bir kahramanlar evreninde kesiştiği film olarak okunabilir. İlk filmde Ölümsüz’ün ortaya çıkışı, Glass ile ilişkileriyle birlikte çizgi roman kahramanları ve beraberinde toplumun kendi mitleri sorgulanmıştı. Yer yer seyircisini alıp kendinden geçiren bu filmde Shayamalan, bilindik Amerikan kahraman portresini alt üst etmişti. Bu alt üst etmeyi western ya da ajan diye ayıramayız çünkü Shayamalan’ın bakışı, genel bir amerikan miti üstüneydi. Ölümsüz bu anlamda ciddi bir saldırıydı denilebilir.

Parçalanmış’da da aslen kötü bir karakter olan Kevin karakteri seyirciye sunulmuş ve yönetmen nevi şahsına münhasır bir psikolojik gerilim yaratmıştı. Kevin’in içinde sakladığı birbirinden benzersiz kişilikler korku ve gerilim saçmıştı. Bir gerilim filmi tadında ilerleyen film, adeta Shayalaman’ın döndüğünü işaretiydi. Glass’da ise bu dönüşü kısmen tamamlamış görünüyor. Narkozun etkisinden bir tutam almamız iyi olacak. Kısmen dememin sebebini aşağıda irdeliyorum.

Ondan önce Ölümsüz ve Split neydi, ne değildi bu hikayeyi hatırlatmakta fayda görüyorum.

Ölümsüz’e bir bakış:

David Dunn (Bruce Willis) bir gün tren yolculuğuna çıkar. Yolunda gitmeyen bir evliliği olan ve nefret ettiği bir işi olan David için hayat çok umutsuzdur ve David mutsuzdur. Bindiği trende tesadüfen yanına oturan bir kadınla sohbet etmeye çalışırken bir anda tren korkunç bir kaza yapar. Bu kazanın acı bir bilançosu olur. Bu bilanço 131 kişinin öldüğünü gösterir. Trenden tek kurtulan ise David Dunn’dır. Bu kazayla birlikte hayatı daha farklı ilerleyecektir.

Normal hayatına devam ederken bir gün David bir notla karşılaşır ve bu not ona hayatını sorgulatır. Bay Glass’ın kimliğini ve niyetini bilmeden Elijah ile Dunn arkadaş olurlar. Bu süreç ikisinden çok şeyler götürecektir. Elijah’ın hedefi, çizgi romanların gerçekliğini test edip bulmaktır. Bu hedefini gerçekleştirmek için bir çok yol deneyecektir. David bu yüzden çok önemlidir.

Ölümsüz ve Glass, 19 yıl sonra tekrar karşımıza geldi. Bu sefer bıraktıkları işi bitirmeye kararlı gözüküyorlar.

Parça parça olmuş bir kötü karakter

Kevin kişilik bölünmesi problemi olan biridir. Yirmi üç karakterin isim hakkını elinde bulunduran Kevin, diğer kimlikleriyle bu dünyada var olma savaşına girer. Bu savaş süresince Kevin’in bazı kimlikleri sığınılacak bir suret iken, diğerleri ise onu korumak için var olan alt kimliklerdir. Bu zamana kadar saldırıyı hiç düşünmemiş olan Kevin, içinde özellikle alt kimliklerden biri olan Patricia’nın etkisiyle Kevin’i korumak adına “Canavar”ı devreye sokacaktır. Kevin’in Canavar’ı ortaya çıkarma hikayesi olan “Paramparça”, bir psikolojik gerilim teması içinde seyirciye geçirilir.

Kevin’i hatırlamak gerekirse; birçok karakteri içinde bulunduran Kevin, Jung’un formülasyonuna göre dışarı çıkan Patricia, hain ve manipülatif Dennis ve sanatçı kimliğiyle etkin olan gay Barry, Kevin’in en küçük sureti olan Hedwig gibi çoklu bir karakter çorbası içinde yaşamaktadır. Kevin, yirmi üç karakterle yaşamayı bir sorun etmez çünkü bu karakterler onu korumak üzere buradadır. Film boyunca esasında bir psikolojik vakadan öte durumu kabullenmiş ve kendi habitatını kurmaya yönelen bir karakter izleriz.

Kevin artık alt kimliklerini kontrol edememesinden dolayı, saldırgan bir karakter ortaya çıkarır. Filmin sonunda hedefine ulaşan “Canavar” ortaya çıkar ve Shayamalan evrenindeki kötü karakter olarak yerini alır.

Amerikan kültür emperyalizminin getirdikleri: Ya da hepimiz bir gün Amerikalı olacağız

Glass filmi, serinin 3. filminde Shayamalan karakterlerinin bir araya gelip klasik süper kahraman anlatısına dönmesini anlatıyor. Glass yani Elijah Price, hikayenin omurgasını oluşturuyor. Keza kendisi bir dahi ama doğuştan yürüme engelli ve kemiklerine baskı yapıldığında hemen kırılıp ölecek biri. Buna rağmen Elijah, filmin beyni oluyor. Karakterin zekasının yanında film de onun yolundan ilerliyor. Elijah kendi büyük planını devreye sokmaya çalışıyor. Bir sosyal deney olarak yorumlanabilecek bir şey planlıyor. Gerçekten çizgi romanlardaki olaylar aynen yaşanabilir mi?

Aslında bu noktada film Amerikan kültür emperyalizmini tartışmaya açmayı ihmal etmiyor ve kendi silahıyla vurmayı planlıyor. Yaklaşık 20 yıldır artan bir ivmeyle ekranlara gelen bu süper kahramanlar, seyircilerin dünyalarının bir parçası oldu. Çoğu genç insan bu kahramanların adına yapılan tişört vb gibi eşyalarla hayatlarını, psikolojilerini anlamlandırır, günleri geçirir oldu. Bu tarz sembolleri de kabul etmek “cool” bir şey oldu. Geçmişte de Harley Davidson motosikletleri, western kahramanları gibi silah tutmayı, onlar gibi şapka, yelek ve botlar giymeyi “cool” buluyorduk. Western’in artık vadesinin dolması, ajan, dedektif ve mafya janrlarının rüzgarlarının da dinmesiyle Hollywood, süper kahraman dönemini açtı. Belki de hepimiz bir gün Amerikalı olacağız. Bu sınıflamayı sadece süper kahraman filmlerine yapmamız bu başlığı çok kısıtlar.

90’lı yıllarda Darkman, Spawn, Crow, Superman gibi karakterler zaten varlardı ama bu filmler bir süper kahraman döneminin habercisi değildi çünkü stüdyoların değil yönetmenlerin özel ilgi alanlarını oluşturuyorlardı. Superman daha önce stüdyolar tarafından mali zorluklarla da olsa çekilebilmişti. Bunu belirtelim. Janrlar yavaş yavaş ölüp, senaryolar aynılaşmaya başlayınca yeni bir form stüdyoların dikkatini çekmeye başladı. 1929 buhranında ilk kez ortaya çıkan Superman karakteri gibi karakterler film stüdyoları için filme alınması çok zevkli, çok eğlenceli ve çok elverişli bir hikaye evrenini ya da miti içlerinde saklıyorlardı. Bu sebeple çizgi roman dünyası film stüdyolarının radarına girdi. Shayamalan’ın süper kahraman evreni de esasında çağa ayak uydurdu. Shayalaman, seyircinin narkozunu keserek başladığı bu evrene, kısmen de olsa keserek devam ediyor.

Glass’ın kısmenleri ya da Hollywood hastalığına yakalanmamız

Yönetmen kendi evrenine şu anlık tatmin edici bir son ekledi. Aynı anda, akıllara ise bazı sorular eklemiş oldu. Özellikle bir süper kahraman evreninin anlatımı için gerçekliğin önemini sundu. Artık bilgi çağının doruklarında yaşanırken, süper kahraman dünyasında da kahramanların gizliliği, başıboş dolaşmalarının pek kolay olmayacağının altını çizdi. Şunu kabul edelim, süperkahramanlar artık eskisi gibi kolay saklanabilir, mütevazı ve kendi kimlikleriyle barışık olmayan kişiler olmayacaklar. Egoları tavana vurmuş, farklılıkları kıskanılan, kendilerini şanslı azınlıktan sayan ve Amerikan rüyasını gerçekten yaşayanlar olarak devam edecekler. Biz seyirciler de alkış tutacağız. Seyirci olarak biz büyük ekranda var olan bu süper kahramanları görüp beğenmeye devam edeceğiz ama narkozumuzun arada kesilmesi mümkün olacaktır.

Daha önce Avengers serisi, süper kahraman kavramına suçlu perspektifini (içinde bulunduğumuz hukuk sisteminde elinde silahla, üstünde kıyafetle adam öldürmek ya da yaralamak suçtur) eklemişti ama Shayamalan daha ileri gidip kendi mitlerimize inanç sorgulamamızı doruklara çıkarttı.

Kahraman olduğu iddia eden bireyler, obsesif bir hasta olabilir mi –ki bu hastalık Amerikan kültür emperyalizminin üründür ve hatırlanacağı üzere 2. Dünya Savaşı sırasında bunu felsefesi yapan Naziler’in süper insan felsefesine inanmak Nazi karşıtları tarafından bir hastalık olarak görülmüştü- ve bu hastalıktan kurtulmak mümkün müdür?

Bu durumda seyirci olarak Glass’a inanmamız bizim de bu hastalığın bir parçası olduğumuzu göstermez mi? Süper insan felsefesine göre davranmak bir hastalık olmalıydı. Belki de biz de birer suçlu durumudayız. Bu dünyada daha çok seyirci için “suçlu zevk”e girerdi. Biz seyirci olarak tabii ki Nazi değiliz ama bu felsefenin bir şekilde yeniden savunucuları haline geldik çünkü serüvenlerini takip ettiğimiz süperler, bir karakterden öte Kevin gibi paramparça olan personamızın bir parçası oluverdiler. Kevin gibi içimizden gün ışığına çıkan bir çocuk, bir anne ya da güçlü bir abi çıkarmak istemez miyiz! Bir şansımız olsa kesin isterdik. Toplumun da tabii bu durumu iyi olarak kabullenmesi ve onurlandırması gerekirdi. Büyük ekranda gördüğümüz “kahraman bizler” hep iyi, hep güçlü ve sevilen tipler olmak isterdik.

Narkozu azaltanlardan biri olan Nolan’ın süperkahraman gerçekliğine bir bakalım.

Chris Nolan’ın yönettiği Batman ve yapımcı olarak yer aldığı Superman’i hatırlamamız gerekirse; yerden yere vurulan bir adet kahraman ve sürekli dayak yiyen bir adet kahraman vardı. Bu karakterlerin acı çekmesi yani narkozun az verilmesi seyirciyi mutsuz etti. Ne kadar bu yapımlar övülse de bir daha izlenir mi bilemiyorum. Bu deneyim o kadar acı vericiydi ki bu acı süreci kimsenin istediği bir şey değildi. Kahraman olmak ne kadar iyi, güzel, kolaylık sağlayan bir durum oysa. Yanında getirdiği zenginlik ve popülerliği saymıyorum bile. Narkozun etkisini yitirmesi ve biraz gerçeklikle yüzleşmemiz çok hoşumuza gitmedi.

Bu acı deneyimi ile psikolog kadının ışıklarımızı açtığı o an, yani süper kahraman gerçekliğine yaklaştığımız an ve üç tane karakterin varlığının sorgulandığı an, seyirciyi yine koltuğundan kaçıracak kadar etkili olabilecek yeni bir acı deneyimiydi. Şansa bu alt hikaye daha uzamadı ve aksiyona geçebildik. Yukarıdaki örneklere göre daha az acı verdi ama yine de akılda kalıcı bir etki yaptı. Psikolog kadının bu anı yüzümüze vurması, seyirciye siz kim olduğunuzun farkında mısınız demesiydi. Shayamalan, ustalıkla Glass’ın ilk bölümünü ağır bir drama haline getirirken, ikinci kısmını ise daha hızlı bir psikolojik dram haline getirdi.

Bu şekilde sıradan film izleyicisinin narkozunu keserken Shayamalan, filmde Canavar karakterine yapıldığı üzere ışıklarımızı açıyor ve bizi Ölümsüz’e yaptığı gibi birkaç kere boğmayı ihmal etmiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.