2018’in Kıyıda Köşede Kalmış Filmleri

Kıyıda köşede kalmış filmleri bulup derleme işini bir misyon haline getirdim sanırım çünkü yıl boyunca filmler keşfettikçe ‘bu filmi listeye alırım’ ya da ‘almam’ diye düşünüp duruyorum ve her mart ayında yayımladığım bu listelerime iyi filmler bulabilmenin hesaplarını yapıyorum. Geçen yıla nazaran bu yıl daha az filmle karşınıza çıksam da farklı türleri sevenlerin ağzına layık olduğunu düşündüğüm bu filmler farklı coğrafyalardan taze taze toplanıp önünüze getirildi efendim. Umarım bir işe yaramış olurlar diyelim ve başlayalım:

12 – Juliet, Naked

Derleme’nin romantizm yükünü taşıyan ve 2000’li yılların romantik komedilerini hatırlatan Juliet, Naked türün önde gelen filmlerinin izinden giderek paslanmaya yüz tutmuş olan türünü tekrar canlandırmaya çalışmış. Hikayemiz, ömrü boyunca bir müzisyenin eserlerini ve onun hayatını araştırmayı saplantı haline getirmiş bir erkekle, sevmek ve sevilmek isteyen bir kadının yollarının kesişmesiyle başlıyor. İyi bir ikili olmayı başarabilen bu çift bir süre sonra zamanın azizliğine uğruyor ve ilişkileri monotonlaşmaya başlıyor çünkü kadın karakter ilgi ve sevgiye açken erkek karakterin, tüm enerjisini taptığı müzisyenin hayatına yoğunlaştırması işleri zora sokuyor. Bahsi geçen müzisyen de filme dahil olunca işler iyice çığrından çıkıyor.

Juliet, Naked aslında inanılmaz hoş bir hikayeye sahip olmasına rağmen senaristin beceriksizliğinden midir nedir, potansiyelinin altında kalmış. Elindeki materyali doğru yönde kullanamadığı için hikayesi dallanıp budaklanmış ve ortaya konudan konuya atlayan bir film çıkmış. Bu eline yüzüne bulaştırma hali karakterlerin motivasyonlarını da etkilemiş ve hikaye odaktan iyiden iyiye uzaklaşmış.

Tüm kusurlarına rağmen İngiliz aksanına doyuran, romantizm ihtiyacımızı dizginleştiren bir film. The IT Crowd’dan bu yana sıkı takipçisi olduğum Chris O’Dowd ve yakışıklı abimiz (ya da amcamız diyelim, artık yaşlandı) Ethan Hawke’in varlığı bile yetiyor beğenmek için.

11 – Den of Thieves

Şimdi sıra geldi aksiyon severleri memnun etmeye. Kariyerini ikinci sınıf aksiyon filmleriyle perişan hale getiren Gerard Butler’ın yeni filmi Den of Thieves suç oranının yüksek olduğu, insanların elma soyar gibi banka soyduğu Los Angeles’da daha önce yapılanlardan daha büyük bir soyguna imza atmak isteyen bir çeteye odaklanıyor. Açılış sahnesiyle fazla hızlı başlayan film, aceleye getirilmemiş senaryosunu arkasına alarak hem aksiyonu doruklara kadar yaşatıyor hem de kalburüstü bir kedi fare oyununa olanak tanıyor. Çetenin planına dair sırlar izleyene doğrudan verilmediği için olacaklara karşı merak duygusunu bir an bile kaybetmiyorsunuz. Böylelikle iki saatlik süresine rağmen hiç aksamayan bir seyirlik sunmakta zorlanmıyor Den of Thieves.

Den of Thieves’in kusurları da tabii ki var. Kendini fazla ciddiye alan bir film esasında. Finalde sürpriz yaşatabilmek için kırk takla atması benim pek hoşuma gitmedi. Fakat sonu dışında kefil olabilirim Den of Thieves’e. Aksiyon seven bünyelerin beklentilerini rahatlıkla karşılayacaktır.

10 – Door Lock

Güney Kore yapımı polisiye/gerilim türündeki Door Lock’un bu kadar başarılı bir film çıkacağını hiç düşünmemiştim. Hiçbir beklentim olmadan başına oturunca inanılmaz derecede rahatsızlık veren (filmin lehine bir rahatsızlık) ve insanı diken üstünde tutan bir gerilim filmiyle karşılaştım. Geceleri dairesinin kapısının zorlandığını fark eden bir genç kadının bu durumu bir türlü kimseye ispatlayamamasına odaklanan Door Lock, ilk yarısında gerilim yönünü çok etkili kullanarak bilinmeze doğru tedirgin bir atmosfer yaratıyor. İkinci yarısında kozları tükendiğinde ise polisiye yönüne ağırlık vererek derinliğini koruyor. Sır perdesi aralanana kadar soluksuz izletebilmesi bir yana dursun, insanı paranoyakça bir takıntıya da sürükleyebiliyor. Bu yönüyle sıkı bir gerilim filmine aç olanlar için bulunmaz nimet. Bittikten sonra dış kapının kapalı olup olmadığından emin olup öyle uyudum, daha ne diyeyim.

9 – Tumbbad

Yeni adresimiz Hindistan. Birçok yerel efsaneye sahip olan Hindistan gibi bir ülkeden fantastik bir filmin hiç çıkmamış olması beni hep şaşırtmıştı. Bu eksiklik başkalarının da gözüne çarpmış olacak ki üç yönetmen toplanıp Tumbbad’ı çekmişler ve ortaya mitolojik altyapıya sahip folklorik bir macera filmi çıkmış.  Sadece macera türüyle değerlendirmek de yanlış olur çünkü yerel hikayelerden beslendiği için gerilimi de yer yer yükseklere tırmandırabiliyor Tumbadd ve emek vermeden zengin olabilmenin bir yolunu bulan ana karakteri aracılığıyla açgözlülük ve kibir gibi alt metinlerinin içini başarılı bir şekilde dolduruyor.

Tumbbad’ın kötü yanıysa görsel efektleri hiç kuşkusuz. Bazı sahnelerde gözlerim kanadı gerçekten. İzlerken keşke bu karanlık, gotik hikayesine yakışır bir tekniği olsaydı diye düşünmeden edemedim. Fakat bunu görmezden gelip Hindistan’ın sivil devrim dönemlerinde geçen mitsel anlatıya odaklanırsanız gayet keyif alacağınızı düşünüyorum.

American Animals. Photo: Courtesy the Orchard

8 – American Animals

2012’de çıkan The Imposter belgeseliyle tanıdığım Bart Layton’un ilk uzun metraj denemesi American Animals ayakları yere basan bir film. Gerçek bir hikayeden esinlenen American Animals, bir grup gencin yaşadıkları bölgedeki bir müzeden değerli sanat eserlerini çalma girişimine odaklanıyor. Yaşanmış bir olay olduğu için belgesel çıkışlı olan yönetmenimiz bundan faydalanmış ve belgeselvari bir üslup kullanarak olayın gerçek hayattaki kahramanları ile bu kişileri canlandıran oyuncuları aynı çatı altında toplamış ve bu durum filmin anlatımını daha da hoşkılmış.

American Animals’ın tek sorunuysa elindeki dinamitleri doğru zamanda patlatamaması. Film bir türlü hareketlenmediği için bir süre sonra filmin işleyişi yavanlaşıyor ve enerjinizi kaybedebiliyorsunuz. Fakat yine de izleyip pişman olacağınızı düşünmüyorum.

7 – Fleuve Noir

Derlemeye polisiye bir film koymasak olmaz. Geçen yılki yazımda polisiye ihtiyacını Mısır yapımı The Nile Hilton Incident filmiyle gidermiştim, bu yıl ise Fransa’ya gidiyoruz ve bir anda ortadan kaybolan lise öğrencisi bir çocuğun hikayesine odaklanıyoruz. Evine, ailesine bağlı ve hiçbir ideolojik örgüte mensup olmayan bu çocuğun kaybolmasıyla olay polise intikal ediyor ve muhteşem bir oyunculuk sergileyen Vincent Cassel ile taşları yerine oturtmaya, olayı aydınlatmaya çalışıyoruz. Fleuve Noir’in senaristi, biz izleyenler film boyunca yanlış ipuçlarının peşinden koşalım diye epey yem atmış ve amacına da ulaşmış. Bu yüzden filmin vardığı sonun beni tatmin ettiğini söyleyebilirim.

6 – Thunder Road

Geçen sene Brigsby Bear filmiyle hissettiğim her şeyi bu yıl başka bir bağımsız olan Thunder Road ile tekrar yaşayabilmem beni inanılmaz keyiflendirdi. Yıl boyunca adını hiçbir yerde görmediğimiz film, Jim Cummings’in ilk uzun metrajı. Genç yönetmen geçen yıl aynı isimde kısa film çekmiş, bu yılsa hem yazıp hem yönetip hem de oynayarak uzun halini bizlere sunmuş. İyi ki de sunmuş diyorum çünkü Thunder Road gerçekten çok özel bir film.  Amerika taşrasında geçen Thunder Road, ne yaparsa yapsın hayatındaki kötü gidişattan kurtulamayan bir polis memuru aracılığıyla insani pek çok duygu tattırarak izleyene empati kurdurabiliyor, absürt yanlarıyla tebessüm ettiriyor ve mizah unsurundan dolayı hiç ajitasyona kaçmadan hüzünlendirebiliyor. Ben izlerken çok keyif aldım, başroldeki karaktere inanılmaz bir sevgi besledim, onunla beraber üzüldüm, ona hak verdim, ona kızdım. Belki de filmin içine girebildiğim için bu kadar fazla beğendim.

5 – Sorry to Bother You

Boots Riley imzalı Sorry to Bother You bana göre bu yılın en özgün senaryosuna sahip filmi. Yerel eleştirmenlerimizce ne kadar yerden yere vurulmuş olsa da filmin mizah anlayışı beni benden aldı. Saçma olanın kutsandığı, mantığın mantık hatalarıyla tiye alındığı bir film Sorry to Bother You. Ana karakterin yeni bir işe girmesiyle kim olduğunu, nereden geldiğini unutup kapitalist sisteme ayak uydurması ve akabinde  düzene asimile olma süreci inanılmaz tuhaf bir şekilde işlenmiş. Bu tuhaflık filme hoş bir aroma katmış. Bazı sahneler o kadar absürt ki geri sarıp defalarca kahkaha attım.

Ancak elbette Sorry to Bother You’yu izledikten sonra memnun kalabilmenin şartları var. Öncelikle mantığı geride bırakmanız ve orantısız absürtlükten zevk almanız gerekiyor. Bunları karşıladıktan sonra eğlenceli zaman geçirebileceğinize güvence verebilirim.

4 – Three Identical Strangers

Bu yıl bir belgesele de yer vererek Three Identical Strangers’ı burada övgülere boğmak istiyorum. Bana göre bu yılın tartışmasız en iyi belgeseli olan Three Identical Strangers, doğar doğmaz birbirinden ayrılan üçüzlerin yıllar sonra yollarının tekrar kesişmesiyle başlıyor ve üç genç birbirlerine hem fiziksel hem de karakter olarak ne kadar benzediklerini ve tekrar bir araya gelmelerinin ortak beğeniler sonucunda gerçekleştiğini keşfediyorlar. Kısa sürede popüler olan üçüzler aslında kötü bir deneyin kurbanı olduklarını anladıklarındaysa işin tebessüm ettiren kısmı bir anda yok oluyor ve film ciğerinizi söken bir atmosfere evriliyor. Artık sonlara doğru göz pınarlarımın kuruduğunu inkar edemem. Ama beklentilerinizi daha fazla yükseltmeyip tadında bırakayım.

3 – Blindspotting

Haykırmak istediklerini kimseyi incitmeden, ortalığı kızıştırmayıp, uysal bir dille vermek isteyen bir film Blindspotting. Kendi halinde, etliye sütlüye karışmadan yaşamak ve hayatta kalmak istiyor; ana karakteri gibi. Ana karakterin kimseyle bir derdi yok ama olduğu zaman da çözebilecek güçlü bir silahı var, kalemi. Fakat teninin renginden dolayı başı beladan kurtulmuyor, kendi küçük hayatında mutlu olmasına izin verilmiyor. İşte o zaman içi rahat etmiyor, kalemi asabileşiyor ve o ürkek film aslan gibi kükremeye başlıyor. Derdini anlatıyor, yakınıyor, yalvarıyor ve böylelikle unutulmaz bir final sunuyor. Filmin son bölümü ince sitemiyle tüylerimi diken diken etti.

2 – Piercing

Her insanın kuytularında gizlediği karanlık dürtüleri vardır. Kimi insan bu dürtülerini bastırmak için Freud’un Ego kavramını kullanır ve böylelikle öz benlikleriyle toplum arasındaki dengeyi sağlamış olur. Kimileri içinse her şey bu kadar kolay değildir çünkü onlar dürtülerine hizmet etmedikçe nefes alamadıklarını, adeta boğulduklarını hissederler. Tek çıkış yolu ilkel benliklerine yani Freud’un Id’ine boyun eğmektir.

Japon yazar Murakami’nin 1994 yılında yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan Piercing, öldürme arzusu duyan bir adamın saplantılarına boyun eğip öldürme eylemine giriştiği ilginç bir geceye yoğunlaşıyor. Rahatsızlık veren konusuna kara mizah katılarak hassas bir denge oluşturulan filmde, gerçekliğin bulanıklığı ve gecenin Scorsese’in After Hours’u misali tekinsizliği inanılmaz hoş bir tat yaratmış. Böylelikle derlemedeki diğer filmlerin aksine yıllar sonra da konuşulabilecek, hatta kültleşebilecek bir kara mizah örneği ortaya çıkmış.

1 – Lazzaro Felice

Gerçeklikle kurmacanın, pastoralle modernliğin birleştiği bir serüven Alice Rohrwacher’ın Lazzaro Felice’i. Zıtlıkların senteziyle harmanlanmış film, mutlak iyiliğin timsali olan ve karşılıksız iyi olabilmeyi distopik dünyasındaki tüm kötülüklere rağmen şart koşmuş uysal bir karaktere sahip. İncil’in sayfalarından fırlamış bu karakter, zamanın ve mekanın ötesindeki icraatlarıyla insanlık dersi veriyor. Kibri Ozymandias’ı geçen kötücül sistemlerin krallarını sadece eleştirmekle kalmıyor ve onlara utanmayı hatırlatıyor çünkü insanlığı sadece utanç kurtarabilir. İki saatlik süresi boyunca yüzümde tebessüm hiç eksik olmadı. Yılın en güzel filmlerinden…

 

Derlemeye giren diğer filmler;

The Miseducation of Cameron Post
In the Aisles
Outlaw King
Calibre
Apostle
Unfriended: Dark Web

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.