Saka Kuşu

‘’En küçük parçaların bile bir anlamı var. Oradaki solmuş yaprak mesela… Sanatçının vermek istediği gizli mesaj bu işte; her şeyin sonunun olduğu.’’

Tablolar, sinema ve edebiyat eserlerinde ilham verici figürler olabilir. Metaforik ve görsel açıdan başka sanat dallarıyla iç içe geçerek sanatçıların yaratıcılığına katkıda bulunurlar. Barok Dönemi ressamlarından Carel Fabritius’nun ‘’Saka Kuşu’’ tablosu, etkileyici öyküsüyle sinema ve edebiyat dallarında kendisine yer edinmiş eserlerden biri.

Donna Tartt’ın Pulitzer Kurgu Ödülü alan aynı isimli romanından uyarlanarak John Crowley’in beyaz perdeye aktardığı The Goldfinch (2019) filminde, Metropolitan Sanat Müzesi’nde bir patlama sonucu annesini kaybeden 13 yaşındaki Theo’nun öyküsü anlatılır. Çoğu eserin zarar gördüğü, birçok kişinin öldüğü bu patlamadan sağ kurtulan Theo’nun, müzenin yıkıntılarından aldığı Saka Kuşu tablosuyla bağ kurmasının arka planında neler yattığı ve tablonun metaforik unsurları film boyunca gözler önüne serilir.

(Yazının devamı sürpriz bozan içermektedir.)

Yıllar önce terk edip giden babasının yokluğunun üstüne annesini de kaybeden Theo, bir bakıma ‘yol gösterici’ figürlerden mahrum kalır. Okul arkadaşı Andy’nin dostluğunda ve Andy’nin annesi Mrs. Barbour’un şefkatinde bir süre teselli bulur. Saka Kuşu tablosunu ise ona annesini hatırlattığı ve manevi güç bulduğu için bir gazete kağıdına sarıp hep yakınında tutar. Bir gün babası ve babasının sevgilisi gelip Theo’yu alarak Las Vegas’ın ıssız banliyölerindeki evlerine götürürler. Bu yeni ortam, Boris adında yeni bir arkadaş bulmasıyla Theo’nun hayatında bir dönüm noktası olacaktır.

Çapraz bir kurguyla ilerleyen filmde müzedeki patlama gününde yaşananları, sonrasını ve yetişkinliği olmak üzere Theo’nun üç ayrı dönemine tanıklık ederiz. Theo temelde, sanatsever annesinin rehberliğinde kültürlü bir çocuktur. Tolkien ve Edgar Allan Poe okur, Beethoven dinler. Ancak alkolik babası ve onun uyuşturucu bağımlısı sevgilisinin yanında iç çalkantılarıyla boğuşur. Kendisi gibi annesiz olan, geleceği umursamayan, hayatı ciddiye almayan arkadaşı Boris’le o küçük yaşlarında alkol, uyuşturucu ve sigara kullanırlar, hırsızlık yaparlar. Sevgiden yoksun olan bu çocuklar dostluklarında teselli bulurlar.

Theo, okul arkadaşı Andy’nin ailesiyle, babasıyla ve yanında çalıştığı sahte antikacıyla kalarak belirli zaman aralıklarıyla oradan oraya savrulurken bir aidiyetsizliğin içinde kıvranır. Diğer yandan Theo, kendisini aldatan nişanlısı ve kalbini verdiği kız arasında bocalayıp geçmiş travmalarının etkisiyle kaybolmuşluk hissi içinde bunalımlar yaşar. Geçmişine takılıp bocalarken, gazete kağıdına sardığı Saka Kuşu tablosunu annesinin varlığını hissedercesine yanında taşır ancak tabloya hiç açıp bakmaz. Hayatın acımasızlığının içindeki Theo, tüm bu yaşadıkları yetmezmiş gibi çocukluk dostu Boris’in ihanetine uğradığını yetişkinliğinde fark eder fakat bu ihanet, Boris’in ‘’Birbirini tamamlayan şeyler ya da birbirini yok eden şeyler olsun, yaptığımız hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Bazen kötülükler iyiliğe sebep olur’’ felsefesini açıklamasıyla Theo’ya yeni bakış açıları kazandırır. Sonuç olarak istemeden yapılan bir kötülük, gerçek kötülükler yapan bir çetenin çökmesine neden olarak iyiliğe dönüşmüştür ve Theo ile Boris arasındaki dostluğun da sağlam temellere oturmasına neden olmuştur.

Başlarda büyüme çağındaki bir çocuğun travmalarını anlatan bir dram izlediğimizi sanırken, sonlara doğru tarihi eser kaçakçıları, mafya ve FBI devreye girince film, bir büyüme, iyileşme öyküsünden öteye taşınarak aksiyon ve macera unsurlarını ortaya çıkarır ve böylece türler arası geçiş yapılır. Bu durum filmdeki çıtayı yükseltir.

Öyküyü anlatma kısmında birtakım sorunlar ortaya çıkıyor. Bazı karakterlerin işlevsizliği ve acı verici olması gereken olayların duyguyu etkileyici yansıtmaması bu sorunların başında gelerek filmin lüzumsuz yere uzatılmasına neden oluyor. Özellikle Theo’nun tabloyu neden açmadan yanında taşıdığının üzerinde pek durulmadan bunun anlamını çıkarmak sanki seyirciye bırakılıyor. Çapraz bir kurgu denemesi yapılmak istenirken film ruhsuz bir havaya bürünüyor. Kurgudaki zaman atlamalarının oldukça karmaşık bir çizgide verilmesiyle olay örgüsü sığ kalıyor. Bu tarz kurgular bir filmi sıradanlıktan kurtarabilir ama senaryo iyi değilse ortaya vasat bir iş çıkar. Filmde ıssız banliyöler, alkolik ve sevgisiz ebeveynler, kötü alışkanlıklar edindiren bir arkadaş gibi klasik Amerikan filmlerindeki klişelere de çok sık rastlanıyor. Öykü, temelde yeni bir şey sunmuyor. İzleyiciyi derinden sarsacak kesitler yerine, büyüme çağındaki çocuğun çalkantılarını uzun bir zaman dilimine yayarak nesnel bir kamera açısıyla ve zaman zaman belgeselvari bir üslupla anlatan derinlikten yoksun bir film izliyoruz.

Carel Fabritius ve Saka Kuşu

1622 yılında Hollanda’da doğan ve Barok sanatının en başarılı temsilcilerinden biri olan Carel Fabritius, Rembrandt’ın en gözde öğrencisiydi. Vermeer’in de onun sanatından etkilendiği söylenir. 1654’te Delft şehrindeki stüdyosunun yakınında bulunan barut deposunun patlamasıyla hayatını kaybetti ve çok az eseri geleceğe miras kaldı. Saka Kuşu da bunlardan biriydi.

Filmde oradan oraya savrulan Theo, tıpkı Saka Kuşu’nun bir kafeste zincire vurulan ayağı gibi kaderinin içinde hapsedilmiş biri olarak metaforik açıdan temsil edilir.

Ağlarını ören kader

The Goldfinch filminde Saka Kuşu tablosunun yüzyıllarca elden ele geçtiğine vurgu yapılır. 1654’te bir patlamadan kurtulan Saka Kuşu’nun kaderi, yine yüzyıllar sonra müzedeki bir patlamayla mucize gibi yeniden kurtularak tekrarlanır. 1654’ten beri tablo nesilden nesle geçer, muhafaza edilir, ta ki Theo’ya kadar… Bu tablonun değerini çocukluğunda bilmeyen, açıp bakmayan ve tablonun Boris’te olduğundan, onun yasal olmayan işlerinde teminat olarak kullanıldığından haberi olmayan Theo’nun tabloya bu kadar bağlanmasındaki neden ne olabilir? Belki çok sevdiği annesini alan ölüme karşı bir isyandı, belki patlamada küllerin arasında sapasağlam duran, ‘ölümün dokunmadığı’ bir nesneye sevgisini verip onu yanında tutmak istiyordu… Karakter derinliği olmayan, yüzeysel olay örgüsü bulunan ve hızlı geçişleri olan filmde bazı soruların cevabı tam olarak verilmeyip seyirciye bırakılıyor.

Hollywood’un güzel yüzü Nicole Kidman, kısa bir rol alsa da alımlı, karizmatik ve şefkatli yapısıyla filmin çıtasını yükseltiyor. Baby Driver’da başarılı bir performans gösteren Ansel Elgort, yakışıklılığı ve yeteneğiyle rolünün hakkını veriyor. Theo ve Boris karakterlerini canlandıran çocuk oyuncular Oakes Fegley ile Stranger Things’ten tanıdığımız Finn Wolfhard ise çok iyi bir uyum sağlıyorlar.

Teknik olarak gayet başarılı olan film; dekorlar arası uyumlu geçişlerin inceliğiyle, çapraz kurgu tekniğiyle ve renk uyumu içindeki sanat tasarımıyla izlemesi zevkli, görsel açıdan ilginç… Ansel Elgort ve Nicole Kidman gibi başarılı oyuncuların renk katmasıyla da beğenileri toplayabilir. Ayrıca izleyiciye araştırma isteği aşılayan, genel kültüre katkı sağlayan birçok sahnesi mevcut. Ancak bir öz ve anlatım birlikteliği oluşturamaması, senaryosunun aceleye getirilip zayıf kalması ve karakterlerin yüzeysel olması filmi ortalamanın üstüne çıkaramıyor. Yine de sanat filmi sevenlerin es geçmemesi gereken bir film olduğunu kayda geçmek gerekiyor.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Selin Göknar tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.