WAVES

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan ve ülkemizde henüz vizyona girmeyen Waves, buluğ çağında iki kardeşi merkeze alarak bir ailenin sert düşüşünü ele alıyor. 1988 doğumlu ve kariyerinin başında olan genç yönetmen Trey Edward Shults, Waves ile reji başarısını, kullandığı biçimsel dil ve hikâye örgüsüyle pekiştirmiş gözüküyor. Filmin özellikle kendi çağının dinamiklerine uyum sağlayan biçimsel yapısı ve kullandığı sinematografik dil, Shults’un kariyeri boyunca bizlere önemli filmler izleteceğine dair ipuçları veriyor.

Waves, Afro-Amerikalı iki kardeşi merkeze alarak bir gerilim-dram yaratmayı başarıyor. İlk bölümünde ailenin büyük kardeşi Tyler’ı ikinci bölümünde ise küçük kardeş Emily’i kadraja alan film için birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan iki filmin bileşimi diyebiliriz. Filmde Tyler lisenin güreş takımında, üniversite bursuna kendini adamış heyecan veren ve umut vadeden bir öğrencidir. Tyler’ın hayatı, otoriter ve genç ruhlu bir babanın başarı baskısı, kız arkadaşının sorunlu olduğu ilişkisi ve “ben yeni bir makineyim” sloganlarıyla oyuncularını maçlara hazırlayan fanatik ve sert koçu tarafından kuşatılmış bir haldedir. Tyler için güreş takımına girmek ve başarılı olmak belki çocukluğunda rol model aldığı babasından ilhamla oluşan bir arzu gibi dursa da henüz liseye giden ve yetişkin olmaya aday birinin kendi hayatı için aldığı kararların (gayet olağan bir durum olan) tutarsızlığı çeşitli açmazlara sebebiyet verecektir. Tyler’ın kız arkadaşının hamile kalmasıyla birlikle huzursuzluğu gitgide artacaktır. Ardından bir infial halinde işlediği cinayet kendi sonunu hazırlayacaktır. Bireyin özellikle de yetişkin olmaya aday bir bireyin kız arkadaşı, ailesi ya da çevresi ile yaşadığı problemli ilişkiler portresinin gerçeğe çok yakın olarak aktarıldığı filmde verilen sinematik diyebileceğimiz detaylar bu gerçekliği daha da pekiştiriyor. Bu detaylar yer yer ritim açısından filmde kopuşlara da sebebiyet verebiliyor. Özellikle yoğun müzik kullanımı bu noktada bir handikap olarak öne çıkıyor.

Bireyin hayatından yola çıkarak politik, sosyolojik ve kültürel problemlere dair izlekler bulundurması filmin başarısını pekiştiren bir diğer unsur. Filmde yer verilen bazı detaylarla bu daha da açığa çıkıyor. Tyler’ın kürtaj için kız arkadaşı ile gittiği kliniğin önündeki Katolik grubun kürtaj karşıtı protestoları bu küçük detaylardan ilk akla gelenler. Sinemada kabul gören “bir öyküden çok öykünün ele alınışı önemlidir” savı yönetmenin üslubunda gerçeklik kazanıyor.

Filmde önemli bir karakter olarak öne çıkan baba ise, kendini başarıya adamış ve çevresindekileri bu başarı ekseniyle baskılayan ve çevreleyen bir karakter. Oğlu ile yaptığı bir konuşmada söylediği “bizim başarısız olmak gibi bir lüksümüz yok” sözü babanın başarı endişesinin altında yatan sebepleri ele veren önemli bir replik olarak görülüyor. Kültürel ve politik bir mesele olarak hala sıcaklığını koruyan ırkçılık ve siyahi bir vatandaş olmanın getirdiği baskı, babanın kararları ve motivasyonlarında önemli bir etken diyebiliriz. Bir öteki olarak yaşamını deneyimleyen babanın çevresine bırakabileceği hasar da bu bağlamıyla büyük olabiliyor. Tyler’ın omuzundan sakatlığını saklayarak güreş müsabakalarına devam etmesi, akabinde kız arkadaşı ile yaşadığı problemlerle girdiği girdap, altında ezileceği şeyler yapmasına sebep olacaktır. Bu olumsuzlukları filizlendirenin baba olduğunu söylemek elbette yanlış olmayacaktır.

Filmin ikinci yarısında kadraja giren Emily ise Tyler’ın agresif ve hırçın karakterine nazaran daha sakin ve utangaç bir kız kardeştir. Abisinin yaşadığı sansasyonel olayların ardından çevresinde yaşadığı sosyal linçle iyice kendi kabuğuna kapanacaktır. Babası ile sorun yaşayan başka bir gençle yani Luke ile ilişkisi başlayınca hayatı renklenmeye başlayacaktır. Özellikle Emily için, filmde en genç karakter olmasına rağmen, üç erkeğin merkezinde duran ve üç erkeği de teselli eden yapısıyla en olgun karakter diyebiliriz. Filmin dilinde, Tyler’ın aksiyon ve gerilim dolu hayatından, dingin, sessiz ve daha uysal bir karakter olan Emily’e geçince yaşanan tutarlı durağanlaşma ise bir dramatik başarı öğesi olarak ele alınabilir.

Waves, farklı anlar ve durumlarda bizi hep “suya” götürüyor. Örneğin fiziksel ve duygusal anlamda acı çeken bir lise sporcusu kendini dinlemek için küvete girer. Sevgilisi ile romantik anlarını okyanus kenarındaki banklarda yaşar. Başka bir çift ise birlikte banyo yapar, fıskiyelerin altında öpüşürler, bir iskeleye koşar ve suya dalarlar. Bir baba ise genç kızı ile konuşmak için göl kenarına gider, baba kendini dinlemek için de bu yerde bazen balık tutar. Bu anlamlarıyla su kaçış aracı ya da yatıştırıcı bir unsurdur. Su bazen de fırtınalı bir denizde köpüren “dalgalarla” hayatımızı tepetaklak edebilecek bir unsurdur.

Filmin başarılı yanlarından birisi, kuşkusuz, bir olayın sonuçlarını, nedensellik ilkesi gereği karşımıza çıkan ilk olgularla yorumlayamamamızda yatıyor. Bir babanın çocuklarına olan tutumunun sonuçlarını, babanın yaşadığı bir sosyolojik problemle okumamız, yaşamda karşımıza çıkan “her olgu kendine özgüdür” ilkesini akla getiriyor. Kariyerinde Terrance Mallick ile çalışan Trey Edward Shults’un kullandığı sinema dili Mallick’ten de izler taşıyor. Waves için yaptığı ışık oyunları ve çerçevelediği resimlerle, genç bir yönetmenin, genç ruhlu filmi diyebiliriz. Üstelik izleyiciyi de genç tutan bir film.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.