ANJELIKA AKBAR RÖPORTAJI

Dünyanın sayılı besteci ve piyanistlerinden Anjelika Akbar ile bir araya geldik. Yol Ayrımı ve Bağlılık Aslı gibi filmlerin müziklerini yapan Anjelika Akbar ile müzik ve sinema üzerine konuştuk. Sadece müzisyen kimliğine değil, kendisini ifade ediş biçimine, dili kullanırken gösterdiği özene ve müziğe olan heyecanına hayran kaldık. Anjelika Akbar’ı daha yakından tanımak isteyenler için röportajımız başlıyor…

-1991 yılında geliyorsunuz Türkiye’ye ve sonra da kalıyorsunuz. Bu kadar aşık olduğunuz ne var Türkiye’de? Muhtemelen İstanbul’da başlıyor hikaye ama sonra Ankara da var. Orada konservatuar kuruyorsunuz. Bize anlatır mısınız, nasıl oldu, neyi sevdiniz, nasıl karar verdiniz burada kalmaya?

Aslında bunu birçok kez anlattım. Dediğiniz gibi aşık oldum. Bütün dünyada birçok ülke var ki içinde doğal güzellikler, tarihi değerler, vs. olan. Fakat benim için bir yeri, bir ülkeyi, bir şehri değerli kılan, kıymetli kılan insanlardır. Ve ben Türkiye’ye geldiğim zaman ilk dakikadan itibaren Türk insanlarından etkilendim ki ben Türkçe bir kelime bile bilmiyordum. Ben Türkçe bir kelime bile bilmiyordum ama bu kelimeler üstü bir iletişim aslında. Belki de bilmemem bu anlamda daha iyi oldu çünkü insanların bir duyusu eksikse başka duyuları harekete geçiyor. Daha derin analiz yapabilir hale geliyorsunuz. Etkileşim daha derin seviyede geçiyor. Benim galiba öyle oldu. Sözler bu anlamda belki biraz kalabalık yapardı, arada bir mesafe yaratırdı. Ama mesafesiz gönülden gönüle akan bir şeyler hissettim. Ve ben bunu hiçbir ülkede böyle yaşamadım.

-Türkçeniz de oldukça akıcı ve iyi.

Ben ders almadım bu arada. Bir ders bile Türkçe görmedim. Ama sevince insan hepsini böyle yutuyor.

-Sizin kabiliyetinizden, birikiminizden bağımsız olarak, şartlardan ötürü soruyorum: Rusya’da bir müzisyen olsaydınız ve hayatınız orada geçseydi dünyada daha tanınan bir müzisyen olur muydunuz? Hiç düşündünüz mü?

Ben Rusya’da eğitim gördüm. Bütün formasyonu orada aldım. Çok küçük denilecek yaşta orada en iyi genç besteci seçildim. Türkiye’ye geldikten sonra elbette ki müzik anlamında burada bir duraksama oldu. Fakat ben hiçbir zaman keşke demedim. Çünkü benim için gerçekten yaşam, insanlık, değerler çok daha önemli. Yani ben müziğe de kariyer olarak bakmadığım için beni var olan tatmin ediyor. Sözlüğümde keşke kelimesi yok. Ben çocukluğumdan beri hep kalbimi dinleyen bir insandım. O yüzden kalbim bana bunu söylüyorsa bu doğrudur. Şükürler olsun ki beni de şimdiye kadar hiç yanıltmadı. O nedenle ben doğru yerde doğru zamanda olduğumdan eminim. Sorunuzun diğer kısmına gelirsek kariyer açısından farklılık olurdu. Şöyle bir şey olurdu. Sovyetler Birliği dağılmadan önce ben oradan gittim. Fakat ben buradayken, Türk vatandaşı olduktan sonra Sovyetler Birliği dağıldı ve Sovyetlerdeki “en iyi”ler dünyaya dağıldı. Bu kişiler inanılmaz el üstünde tutuldu. Ben ise Türkiye’de hiç dil bilmiyorken, oğlum da dünyaya geldi, bambaşka bir ortamdaydım. Kimse benim piyanist ve besteci olduğumu bile bilmiyordu. Tamamıyla bu niteliklerin dışında bir hayatım vardı birkaç sene boyunca. Sonra ben biraz kendime gelip bir söz söylemeye hazırlandığım zaman, kimliğim o kadar karışıktı ki, eski Sovyetler Birliği’nden ama Türkiye’de yaşayan ama Türk de değil gibi bir durumun içerisindeydim. Baktım ki uluslararası arenada birkaç Türk müzisyen tanınıyor, biliniyor. Bu isimler dışında Türkiye’ye inanılmaz bir önyargıyla bakılıyor. Ben de Türkiye’yi daha önce bilmiyordum. Burada klasik müziğin varlığını bile, konservatuar, opera ve balenin olduğunu bile bilmiyordum. Çünkü Sovyetler Birliği zamanında hiçbir bilgimiz yoktu. Rusya’da müzisyen olsaydım, belki daha çok tanınabilirdim. Olmadı ama ben bunu hiç sorgulamadım, keşke demedim. Bir unsur daha var. Yine Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra benim çok uluslu ailem, gerçekten böyle Birleşmiş Milletler gibi bir kökenimiz var, Rusya dışında dünyanın en iyi yerlerine dağıldılar. Rusya da tabi ki benim için o en iyi yerlerden bir tanesi. Ama müzik anlamında sanat anlamında Viyana’ya, New York’a yerleşmiş olanlar var. Almanya’da hatta Yeni Zelanda’da olanlar var ki orada da birkaç senfonik orkestra var. Beni ısrarla herkes de çağırıyordu. Anjelika gel, Türkiye’de ne yapıyorsun diyorlardı. Türkiye’yi bilmiyorlar haliyle, develerin olduğu, feslerin takıldığı bir yer olarak biliyorlardı. Ben ailemi bir güzel bilgilendirdim. Şu anda herkes Türkiye aşığı oldu ve beni çağırmaktan vazgeçtiler. Çünkü ben burayı seçtim.

-Türkiye’de konservatuar kurdunuz, buradaki müzik eğitimi sizce ne durumda? Tabi ki kat edecek daha çok yolumuz vardır ama dünya standartlarını biliyorsunuz, hem öğrencimiz, hem eğitimimiz açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Birkaç unsur açısından söyleyeyim. Elbette ki geldiğim zaman bazı şeyleri tespit ettim ve birçok konuda eksikleri gördüm. Biz Rusya’da çok lüks şartlarda eğitim aldık. En iyi piyanolar, kuyruklu Steinway’ler kullandık ki bırakın konservatuarı, benim 11 sene okuduğum üstün yetenekli çocuklar okulunda 60 sınıf vardı. Her sınıfta iki tane kuyruklu Steinway vardı. Onu da geçtim okulun içinde birkaç tane büyüklü küçüklü konser salonu vardı. Onların da her birinde ikişer üçer tane vardı ve biz seçiyorduk. Biraz eski olanını beğenmiyorduk. Birkaç tane de Rus yapımı vardı, Krasny October, onlara kimse bakmıyordu. Anahtarlar vardı bizde, hep iyi piyanoların olduğu odaları biz kapıyorduk egzersiz yapmak için. Niye ikişer tane vardı sınıflarda derseniz biri öğretmen biri öğrenci içindi. Türkiye’de bunlar büyük eksiklikti tabi. Fiziki olarak kaliteli enstrümanın çok az sayıda olması eksiklik. Bunun dışında daha o zamanlar, o teknolojiyle, müzikoloji dersinde öğretmen bir senfonik eserin herhangi bir bölümünün herhangi bir satırını anlatacaksa telefonla okuldaki bir bölümü arıyordu. O bölümde sürekli orada olan bir kadro vardı ve tam o bölümü sınıfa dinletiyorlardı. Aynı zamanda eğer gerekiyorsa kütüphaneden hemen onun partisyonu geliyordu ve sınıfa gösteriliyordu. Bu o kadar muazzam ama bizim için de o kadar doğal bir şeydi ki Türkiye’ye geldiğim zaman bırakın bu imkanları, çocukların en iyi konservatuarlarda okuduğu şartlar bundan çok uzaktı ve hala öyle. Yani bunlar öğrenciler ve yeteneklerle ilgili şeyler değil sadece. Olmazsa olmaz bir takım şartlarla ilgili. Öğretmenlerin de burada suçu yok. Bu daha köklü ve eskiden gelen bir sistem. Bir de eksiklik değil tam tersi olumlu bir şey söyleyeceğim. Türkiye için Batılı klasik müzik o kadar yeni ki Rusya’ya bakılırsa daha yepyeni, bir bebek sayılır. Bu şekilde bakıldığında inanılmaz gelişmeler olduğunu görüyoruz. Bu kısacık zamanda, bu pencereden bakıldığında muazzam bir gelişme gösterdiği söylenebilir. Olağanüstü hocalar ve olağanüstü çocuklar yetiştirildi ve yetiştirilmeye devam ediyor. Bestecilik eğitimindeyse eksiklik var. Ben de Hacettepe Üniversitesi Konservatuarında Bestecilik bölümünde yüksek lisans ve doktora bitirdim. Orada bir sorun yok zaten ama benim söylemek istediğim çok az besteci yetişiyor. Daha çok enstrümana ve müzikolojiye yönelenler var. Solfej hocası, armoni hocası çıkıyor daha çok konservatuarlardan. Şahane hocalar var bu konuda ama daha küçük yaştan itibaren bu eğitimi vermek gerekiyor. Benim ilk kompozisyon, bestecilik hocam ben 10 yaşındayken benimle çalışmaya başladı. Öncesinde de bir sürü bestelerim vardı. Bestelerimden bir tanesi sahneleniyordu, orkestra tarafından çalınıyordu. Benim bestemi hoca duyup benimle tanışınca hemen ben bu kızı eğitime alıyorum dedi. Biraz da böyle olması gerekiyor. O cevher çok küçük yaşta çıkıyor.

-Küçük yaşta Rusya’dan Türkiye’ye geldiniz ama Tarkovsky filmlerini çok sevdiğinizi biliyoruz. Türk sinemasında da Yol Ayrımı filminin müziklerini yaptınız. İki sinemayı karşılaştırabiliyor musunuz?

Bir karşılaştırma yapmak istemem. Farklı kültürler, farklı platformlar. Klasik müzikten bahsederken aynı platformda eğitimleri karşılaştırabiliyoruz. Ama sinema çok benzersiz. Edebiyatı nasıl kıyaslayamazsak, sinemayı da bence kıyaslamamalıyız.

-En soyut sanat dalları arasında müzik ve resim gösterilir. Nurullah Berk’in Resim Bilgisi kitabında, Nurullah Berk bir ressam olarak en soyut sanat dalının resim olduğunu belirtiyordu ve hatta şunu söylüyordu: Bir müzisyen belli bir solfej eğitimi aldıktan sonra belli sınırlar içerisinde kendi duygularını ifade edebilecektir ancak bir ressam örneğin bir ağacı yeşil yerine mavi olarak da resmedebilir, sınırları yoktur. Bazı müzisyenler de aksini belirtir. Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Ben küçük yaştan itibaren her bir sesi renk olarak algılıyorum. Zaten benim için müzik renkli ve geometrik şekiller ve devinimlerle dolu bir olgu. Dolayısıyla tablolara baktığım zaman da ben onlarda müziği duyuyorum. İç içe benim için. Dolayısıyla kişisel olarak bu ayrımı yapmam zor. Ancak ressam veya besteci gözlüğüyle bakmazsam, dinleyici ya da seyirci olarak bakarsam yani algılayan olarak ve bir analiz yapmak gerekirse bence müzik biraz daha soyut. Çünkü ben müzik dinlediğimde renk görüyorum evet ama insanlar genel olarak müzik dinlediklerinde renkleri görmüyorlar. Enstrümantal bir müzik düşünün. Konu da yoksa o sesler aslında doğrudan bir frekanstır, bir titreşimdir. Bizim vücudumuz da o titreşimden ibaret. Dolayısıyla müzik olarak algıladığımızı birleşik alana indirgediğinizde bize atomik seviyede gelen bir akım var. Ve o akım hiçbir entelektüel hazırlığı gerektiren bir şey değil. Bizim içimiz bence en çok müzik akımına açık. Müzikle birlikte insanda öyle sistemler harekete geçiyor ki, görünmeyen ve benim, varım diye bas bas bağıran, var olan bütün o sistemler. Neden müzik terapisinden bahsediliyor? Sadece bahsedilmiyor, eski dünyada sürekli olarak kullanılan bir tedavi türüydü de aynı zamanda. Çünkü insanın vücudu titreşiyor ve müzik, insanın vücuduna girdiği zaman ister istemez muazzam hareket ve değişikliklere yol açabilen bir güçtür. Bir de dediniz ya ressam ağacı mavi de çizebilir diye. Yine de burada bir obje var. Bir ağaçtan bahsediyoruz. Ama soyut bir obje var. Tuvalinizi tek bir renge bile boyasanız yine de somut bir renk görür ve kırmızı diye, mavi diye algılarız. Ama müzikle öyle bir durum söz konusu değil. Bir şelale akıyor üzerinize, tanımlasanız da tanımlamasanız da hissediyorsunuz.

-Tarkovsky’yi seviyosunuz. Tarkovsky’nin sinemayla ilgili şöyle bir tespiti var; elektronik müziğin sinemayla daha çok bağdaştığını, en azından kendi sinemasının elektronik müzikle yakın ilişkisi olduğunu söylüyor mesela. Sizin böyle bir tercihiniz var mı?

Tarkovsky elektronik müziğin yanı sıra yoğun olarak Bach’ın eserlerinin orijinallerini kullanıyor filmlerinde. Bach’ın prelüdünü Solaris’te, coral prelüdünü kullanıyor. Onu hem orijinal şekliyle kullanıyor hem de sonra üzerine elektronik ortamı ekliyor. Ki bence dediğiniz gibi, Tarkovsky’nin filmleri için birebir geçerli kendi tespiti. Bir de unutmamak gerekir ki elektronik müzik onun filmlerini yaptığı dönemlerde yeni yeni tanınmaya başlıyordu. Çok değişik, insanın bilincini çok farklı tarafa yönlendiren, o algıyı dönüştüren bir tını türüydü. Tarkovksky’nin de tarzı o kadar sıra dışı ki sinemanın içinde, hatta hayatın içinde… Sanki bir meteor düşmüş gibi dünyaya. Adamın ismi Tarkovsky, çok sıra dışı elementler var içinde. Elektronik müzikle o farklı boşluk duygusunu anlatmak çok doğru bence evet.

-Siz peki bir beste yapacağınız zaman başka müzik türlerinde de çalıştığınız oluyor mu, klasik müzik dışında? Örneğin bir film müziği teklifi geldiğinde, burada klasik müzik dışında da çalışma yapabileceğiniz bir alan var mı?

Var, bu tamamıyla senaryoya bağlı. Çünkü ben sonuçta senaryonun emir kuluyum. Ben onu içimdeki atomlarıma kadar indirgeyip makineden ne çıkacağına bakarım. Filmdeki materyaller, duygu, içerik ve aklınıza gelebilecek her şey müziği yönlendirir.

-Peki film müzikleri hazırlarken süreç sizin için nasıl işliyor? Filmi izlemeniz gerekir mi mesela? Nasıl bağ kuruyorsunuz?

Önce senaryoyu okuyorum. Ben zaten çok duygusal birisiyim. Neyle karşılaşırsam, insan olsun, edebiyat eseri olsun, sinema eseri olsun, ben köklerine kadar girerim. Senaryo geldiğinde de onunla organik bir bağla bağlanmak gerekiyor. Bir senaryoyu kabul eder miyim kabul etmez miyim onu anlamak için bu şekilde okumam gerekiyor. Ki ben çoğu senaryoyu reddettim şimdiye kadar. Çünkü yeteri kadar kalbime dokunmadı, o yüzden. Dokunması ve sarsması lazım bir şekilde, üzüyorsa bile… Sevinçle de sarsabilir ama gönlüme dokunan bir ışık olacak.

-Yol Ayrımı da öyle bir film aslında, duygu yüklü bir film.

Tabi tabi. Ben okurken, hatta Yavuz Turgul bana biraz anlattığı anda bile hüngür hüngür ağladım. “Durun bekleyin, ben şimdi biraz ağlayayım, biraz ara verelim, çay içelim sonra devam edelim” dediğim çok oldu. Aslında o anda anladım ki ben bunu kabul ettim ama yine de senaryoyu okuyacağım. Kısacası ilk önce okuyorum, eğer içimde öyle bir kıvılcım hissetmişsem, ondan sonra tekrar okuyorum. Film demek birtakım kahramanlar demek, ikinci okuyuşumda o kahramanların rollerini, fonksiyonlarını okumaya başlıyorum daha çok. Çünkü bütün müzik aslında buna yönelik olacak. Her bir sessiz bakış, her bir çığlık ya da her bir gülüş benim için anlam ifade ediyor. Müzikte mutlaka onun bir yansıması olacak. Dolayısıyla böyle bir psikolojik tarama yapıyorum bütün karakterler üzerine. Üçüncü okuyuşta ise benim için duygusal ve müzikal senaryo çıkıyor. İnişli çıkışlı, filmin başından sonuna kadar grafik olarak bile çiziyorum. Bu arada daha film ortada yok. Bilmiyorum, belki bir şeyler makaslanacak, yer değiştirecek ama benim için var olan senaryoya göre bunu çıkarmak çok önemli. Ve o zaman notlar almaya başlıyorum, bazı karakterlerin ana temaları çıkmaya başlıyor, müzik temaları. Yani letimotiv gibi. Filmlerde hep böyle çalışırım. Uzun zamandır da böyle çalışıyorum. Herhalde 9-10 yaşındayken bu şekilde çalışmaya başladım. Bir insanı besteleyeceğin bir müzik temasıyla anlatmak. Daha sonra müzik literatürü dersinde öğrendim ki Wagner’ın bütün operaları bu sistem üzerine. Herkesin bir life motifi var ve o motif karakterlerin geçirdiği evrelere göre değişir. Dolayısıyla o karakterlerin küçük küçük motifleri çıkmaya başlar. Onlar çıktığında artık onları belli enstrümanlarla duyuyorum, soyut değiller artık. Sonra gelelim kapitalist dünyanın bazı unsurlarına. Eğer müzik için ayrılan bütçe kısıtlıysa, istediğim kadar orkestra vs. kullanamıyorsam, ona göre kendimi kısıtlayıp yönlendiriyorum. Ve bu bir gerçektir, Türkiye’de orijinal müzik için ayrılan bütçeler çok yüksek değil. Onun için şimdiye kadar henüz gönlümden geçtiği gibi büyük orkestra tınısını yapamadım. Mesela üst üste enstrümanları çekiyorsun ve elektronik ortamda çoğaltmaya çalışıyorsun. Rusya’da böyle çalışılmıyor. Şu anda orada yapılan filmler için koca senfoni orkestralarıyla çalışıyor besteciler. Bir tanıdığım var, çok özeniyorum kendisine. Bazen de böyle büyük bir tını gerektirmiyor. O zaman zaten solo enstrümanlarla ilerliyorsun. Mesela Beni Unutma filminde ilginç bir şey kullandım. Delice bir şeydi ama hoşuma gitti ve de filmde de iyi oldu. Albümde de daha geniş yer verdim ona. Filmde bir mimar var, onun ofisinde çok eski bir piyanonun gövdesi var, ofis de gerçekte mimar Nevzat Sayın’ın ofisi. Ne zaman gitsem onun ofisine, duvarda asılmış olan ve tablo gibi duran gövde ilgimi çekerdi. Bütün tuşlarına dokunurdum ve hep aklımda bunu bir yerde kullanacağım düşüncesi vardı. İşte Beni Unutma filminde bunu kullanmak istedim. Öyle bozuk bir ses ki, siz piyanoyu bozmak isteseniz böyle bozamazsınız. En az 150 senelik bozuk, eskimiş bir piyano. O tonlar fantastik bir şekilde, geri dönülemeyecek şekilde bozulmuş. O tuşlara bastığında do re mi fa sol la si do sesi çıkması gerekirken bozuk bir ses çıkıyor. O kadar güzel ki. Ben onu stüdyoya taşıdım ve orada film için o tınıları yaptım. Hiçbir elektronik enstrümanın çıkaramayacağı delice bir ses.

-Aslında o bozukluğu tekrar hiçbir piyanoda yapamayacağımız düşünüldüğünde hiç olmayan bir enstrümanı kullanmış oldunuz.

Evet, kesinlikle! Kendimi Mars gezegeninde hissettim. Ben bile o gelen sesten inanılmaz etkileniyordum. Sonra ne yaptım, Deneysel 1 ve Deneysel 2 adıyla film müzikleri albümüne 2 parça koydum. Sonra üçüncüsünü yaptım ve bu film için bestelediğim müzikleri bilgisayarda bir araya koyup, o bozuk piyano enstrümanı ile birleştirdim. Nasıl enteresan bir şey oldu. Delice şeyler yapıyorum elektronik enstrümanlar olmasa bile.

-Deneysel müziği seviyor musunuz?

Seviyorum tabii ki.

-Dünyada ya da Türkiye’de film müzikleri yapan beğendiğiniz besteciler var mıdır?

Diğerleri bozulmasın ama şu anda hayatta olan Hans Zimmer’i söyleyeceğim. Çok seviyorum. Rusya’dan da var, Mikael Tariverdiev (1931–1996) o hayatta değil artık. Var daha sevdiklerim, ama hepsini saymak olmaz.

-Hans Zimmer’ı söylediğinizde kimsenin alınacağını zannetmiyoruz, çünkü herkesin saygı duyduğu sevdiği bir isim.

Dinlediğim zaman her bir notanın altına imzamı koyarım diyebiliyorum ki o da güzel bir duygu. Ben besteliyor olsaydım aynı şeyi yapardım, iyi ki birisi yapıyor, öyle bir sevinç yaşıyorum.

-Anjelika Akbar ismini daha çok film müziğinde görecek miyiz?

Benden nedense çok korkuyorlar. Bilen film müzikleri için bana başvuruyor evet ama klasikçi olduğum için çok disiplinli çok burnu havada zannediliyorum sanırım, böyle bir algı var. Ya astronomik bir fiyat söyleyecek ya da onunla çalışmak zaten çok zor gibi şeyler çok duydum. Niye böyle bir imaj oluştuğunu bilmiyorum ama bunu çok duyuyorum; “Aaa Anjelika Akbar, ay o çok zor çok”. Bir benden korkmamaları lazım, ikincisi de bana gelen senaryolar gönlüme dokunmalı. Bu iki unsur birleşirse daha çok film olabilir. Ben hikaye ve müziği birleştirmeyi çok seviyorum.

-Sizin bir kitabınız var, İçimdeki Türkiyem; ama şu anda baskısı yok..

Şu anda yok, 2 baskıdan sonra ben durdurdum. Sanki ulaşması gereken kişilere ulaştı ve o dönem bitti. Siz onlardan değilsiniz demek ki. Kapattım o perdeyi. En son kalan 10 tane kitap vardı, şehrin farklı semtlerine gittim, otobüs duraklarına imzalayarak koydum kitabı, alabilirsiniz diyerek, kime giderse.

-Ne kadar doğru anlatıldığıyla ilgili tartışmalar olsa da müzisyenlerle ilgili biyografik hikayeler bu dönem ön planda. Sizinle ilgili böyle bir çalışma var mı? Ek olarak bu biyografik filmler arasında sinema tarihinde sevdikleriniz hangileri?

Amadeus (1984) en çok etkilendiğim sanırım. Kitap çıkar çıkmaz birkaç yönetmenle konuşmalarımız oldu. Demek ki o zaman zamanı değildi ama konu şu anda tekrar gündemde. Büyük bir ihtimal yapılacak, hatta önemli biri tarafından sinopsis yazıldı.

-Biz dört gözle bekliyoruz. Peki sizin bir de UNESCO maceranız var. Türkiye’ye öyle geliyorsunuz. Hala o göreviniz devam ediyor mu?

Sovyetler Birliği zamanında kimse ekoloji ile ilgilenmiyordu. Benim de ilgi alanlarımdan bir tanesi ekoloji, ikincisi felsefe ve maneviyat. Okuduklarım ve hissettiklerim kadarıyla bu konuda bir şey yapmam gerekiyordu. Dolayısıyla UNESCO kapsamında “Kültür Sayesinde Barış” adlı projeye üye oldum. Bu projede de bir filmle ilgili eski eşimle birlikte bir çalışmam oldu. Age of Maitreya adında eski Tibet geleneğine dayanan bir hikayeydi. Film sadece dünya gezegeni üzerindeki ekolojik problemleri ele almıyordu, daha çok insanın duygu ve düşüncelerinden dolayı bozulan dünya halini ele alıyordu. Ben de insanın içinde taşıdıklarının, düşüncelerinin, duygularının doğamızı bozabileceğini ya da iyi hale getirebileceğini gözlemlemeye başladım. Yeni raporlara göre insan faktöründen dolayı doğanın bu durumda olduğu gerçekten kanıtlanmaya da başladı ki bu filmle yola çıkışımız kaç sene önceydi. Birçok ülkede çekimler yapıldı. Türkiye’ye geldiğim zaman biraz durdurmak zorunda kaldık. Sonra da tamamen durdurmak zorunda kaldık çünkü oğlum doğdu. Hindistan, Yunanistan, Rusya çekimleri derken doğum zamanı geldi ve sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Film bitmedi ama o sayede ben Türkiye’ye geldim, sonra da kaldım.

-Babanız da felsefe ile ilgileniyormuş. Sizin de felsefe tarihinde önemli bulduğunuz, dönüp dönüp baktığınız isimler var mı? Kimleri kendinize yakın hissediyorsunuz?

Felsefe unsuru hayatımın müzik kadar ayrılmaz bir parçası, ben dönüp bakmıyorum sürekli bunun içindeyim. Ayıramıyorum da kimseyi çünkü bu bir sentez, birbirini destekleyen ve kristalin farklı tarafını yansıtan bir sistem sonuçta. Hayatımın uzun bir bölümünü de bir diğer ismi teozofi olan ezoterik felsefeye verdim ama Türkiye’ye geldiğim zaman teozofinin aslında buradaki gelenekte tasavvuf ismi taşıdığını ve aslında aynı hakikatleri anlattığını gördüm. Dolayısıyla bu yolculuk ve bu algı devam ediyor.

-Klasik müziğin şu anki konumu hakkında ne söylemek istersiniz, geleceğe yönelik bir çıkarım yapmak isteseniz neler söylersiniz?

Bu konuya “klasik müzik nedir?” sorusu ile başlamak gerekiyor. Geçen yüzyılda bile klasik müzik denildiği zaman, barok dönemi ve biraz da romantik dönemi içine alan bir dönemden bahsedilirdi. Belli müzik geleneklerini, kalıpları, alışkanlıkları vardı. Fakat daha sonra klasik müzik kuşağına katılmış yeni besteciler oldu. Aslında klasik müzik dönemi daha dar şeritte iken, o şerit daha çok genişlemiş durumda. Daha modern, daha avangart olan yeni bestecilere de yüz yıl sonra, Bach ve Beethoven’a bakıldığı gibi bakılacak, onlar da kabullenilecek. Bir zorluk var, görsel sanatlar nasıl sofistike hale geliyorsa ve profesyonel olmayan kişilerin onları algılaması zorlaşıyorsa aynı şekilde müzik dili de değişiyor. Kimi besteciler klasik çizgiye devam ederken kimi besteciler de o kadar farklı şeyler yapıyor ki bunları konser salonlarına gidip dinleyecek kişilerin ciddi bir hazırlığa ihtiyacı var. Dolayısı ile son yüzyılda olan müzikler şu anda çok zor algılanabilir. Zaman geçtikçe onlar da alışılmış hale gelecekler. Teknolojinin gelişimi ile birlikte ister istemez yaratıcı kişilerin yapacakları da yelpaze olarak genişliyor, onlar belki çağının çok ilerisinde gidiyor. Hatta klasik müziğin içinden bakarsak en klasik eserler bile döneminde algılanamadı. Çaykovski’nin piyano konçertosu ilk seslendirilişinde epey yuhalandı, şu anda en rahat algılanabilecek eserlerden biri. Mozart ya da Beethoven da bu süreçten geçti.

-Türkiye sinemasında takip ettiğiniz, beğendiğiniz yönetmenler var mı?

Yavuz Turgul gerçekten müthiş bir cevher. Şahsen de kendisini tanıyorum. Aslında tanımayanlara şöyle söyleyebilirim, o bir dağ ise filmlerinden sadece bir kısmını görebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir adam, muazzam birikimi var, müziği inanılmaz biliyor. Kendisi de çalabiliyor, bana verdiği müzik örneklerini, içindeki orkestrasyon detaylarını anlatamam. Bir müzikolog niteliği var kendisinde. Böyle bir yönetmenle çalışmak da daha zor tabi. Majör mü, minör mü tartışması yapıyorduk, spesifik tartışmalar yapıyorduk. Bir de ben isim saymayı sevmem ama Semih Kaplanoğlu demeden geçemeyeceğim. Çok etkilendiğim bir yönetmen. Heyecanla bekliyorum yeni çalışmalarını. O da Tarkovsky sevdiği için ayrıca özellikle bir bağım var. Buğday filmini çok beğendim.

-Müziklerini nasıl buldunuz Buğday filminin?

A’dan Z’ye çok beğendim. Birçok kez daha seyredebilirim ve tavsiye ederim. Fazla seyredilemedi galiba, çok fazla salonda gösterilmedi.

-Sufi müziği üzerine çalışmalarınız olacak mı?

Aslında oluyor ama bir albüme ya da özel bir konsepte dönüştürmediğim için belki bilinmiyor. Arada sırada bazı ilahilerin uyarlamalarını yapıyorum, çokça dinliyorum, kıymetli buluyorum sufi müziğini.

-Neyden çok etkilendiğinizi söylemiştiniz bir röportajınızda.

Sadece ney değil, ney bütün konunun bir parçası. Etkilenmemin asıl nedeni buna benzer bir öğretiyi küçücük ve basit gibi görünen sözlerde ve müzik eserinde aktarılmasının dünyada örneğini bilmiyorum. Eşi benzeri olmayan bir tarz. Ben bunun nasıl çalıştığını, özellikle çalıştığını diyorum altını çiziyorum, görüyorum, gözlemleyebiliyorum. Bir sürü gerçek, hakikatin bir sürü gerçekleri kodlanmış vaziyette. Folklorik gibi insanların küçük yaştan itibaren bilincine giren, ağızlarında olan, hafızalarına yerleşmiş olan bir unsur. Hayatlarının içinde olan fakat insan hazır olduğunda onu açılmaya başlayan bir hazine. Bir söz, bir kavram, bir anlatım. Kodlanmış olarak apaçık duruyor ve zamanı gelene kadar insanlar orada olduğunu görmüyor. O açıdan beni çok cezbediyor.

-Çok güzel ifade ediyorsunuz. Sizden dinlerken müziği görüyor gibi oluyoruz, hissediyoruz. Çok teşekkür ederiz vaktinizi ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.