BENİ ASLA BIRAKMA

19. yüzyıl ile birlikte hayatımıza giren distopya kavramı, bizlere daha karamsar bir gelecek tasviri sunuyor. Distopya türü eserler 20.yüzyılda daha da popüler hale gelerek, edebiyat, sanat, sinema gibi pek çok alanda karşımıza çıkmaya başlıyor. Örneğin Aldous Huxley tarafından kaleme alınan Cesur Yeni Dünya adlı eser, üreme teknolojisi, uykuda öğrenim gibi pek çok teknolojik gelişme ile bizi farklı bir evrene götürür. Kazuo Ishiguro‘nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma) ise, bizi alışkın olduğumuz yükselen binalar, uçan arabalar, robotlar ya da aşk, sevgi, sanat gibi kavramların artık yer almadığı bir gelecek tasviri yerine, farklı bir evrenle buluşturuyor. Film, romanda olduğu gibi, izleyiciye bilimkurgudan daha çok bir dram filmi izliyormuş hissi veriyor.

Yönetmenliğini Mark Romanek’in üstlendiği, 2010 yapımı Never Let Me Go filmi, aslında sağlık sektöründe bulunan yeni bir gelişmeyi merkeze alıyor. 1952 yılında tıp dünyasındaki gelişmeler sonucu insan ömrü uzatılabiliyor. Bunu da insanlara organ bağışı yapabilmesi amacıyla üretilen klonlar aracılığıyla gerçekleştiriyorlar. Filmin merkezinde üç yakın arkadaş yer alıyor, Kathy H. (Carey Mulligan), Tommy (Andrew Garfield) ve Ruth (Keira Knightley).

Film boyunca bu üç arkadaşın yaşamlarından üç döneme şahitlik ediyoruz. Film, bu üçlünün Hailsham adlı yatılı okulda kaldıkları dönemle başlıyor. Burası katı kuralları olan bir okul olarak tasvir ediliyor. Belirli bir yaşa ve düzeye gelene kadar eğitim görecek olan klonlara ev sahipliği yapıyor. Bu klonların bir ailesi yoktur çünkü bildiğimiz gibi bir biyolojik yolla dünyaya gelmemişlerdir. Bir bakıma, onları bekleyen güzel bir gelecekleri de yoktur ve kendileri de bunun farkındadır. Ortada izleyiciyi düşündüren ve hatta rahatsız edebilen bir kabullenilmiş çaresizlik hissi mevcuttur. Birer eş ya da anne/baba olamadan, sadece onlara verilen görevi yerine getirmek için bu dünyada varlıklarını sürdürüyorlar. Hailsham’da birer öğrenci oldukları dönemde, tamamen dış dünyadan bihaber bir yaşam süren bu klonlar, gözetmenlerinin de isteği üzerine sanatla ilgileniyorlar. Çeşitli çizimler yapıp, şiirler yazan klonların, beğenilen eserleri gözetmenleri tarafından bir galeriye götürülüyor. Eserlerin bu galeriye neden götürüldüğü ise onlar için bir merak konusu olarak kalıyor.

Filmin ikinci bölümünde, 18 yaşını dolduran klonlar artık Hailsham’dan ayrılıyor ve organ bağışı yapabilecekleri döneme gelene, kadar çeşitli yerlere gönderiliyor. Bu onların dış dünya ile ilk tanışması. İlk kez Hailsham dışındaki insanlarla da tanışmış oluyorlar. Tabi işlerin biraz daha farklı bir boyut alması da kaçınılmaz oluyor. Kendimizi bir aşk üçgeninin içinde buluyoruz.

Filmin merkezinde yer alan bir diğer konu ise hayatlarının okuldan ayrıldıktan sonraki ikinci bölümünde ortaya çıkıyor: Klonlar gerçek aşkı bulup, bunu kanıtlayabilirlerse, organ bağışı prosedürleri bir süreliğine ertelenebiliyor. Bu bilgi, klonlar için aslında kesinliği olmayan bir rivayetten ibaret. Fakat tam da burada, onların içinde belki de hep var olan umudu fark etmiş oluyoruz.

Never Let Me Go, benim için hem umudun hem de umutsuzluğun filmi. Klonlar, kendilerini bekleyen, heyecanlandıran bir gelecekleri olmadığını, belki de en başından beri biliyorlar. Fakat küçücük bir ihtimal bile onlara umut oluyor. Tommy (Andrew Garfield), aslında umudun en güzel örneğini sergiliyor diyebiliriz. Filmin başlarında, daha tembel ve aykırı bir çocuk olarak tasvir edilen Tommy (Andrew Garfield), okuldayken bir gözetmeni ile yaptığı sohbetten etkilenir ve o da diğer klonlar gibi daha fazla çizim yapmaya başlar. Hatta bunu okuldan sonra da devam ettirir. Gerçek aşkı bulup, organ bağışlarını erteleyebilme fikri ortaya atılınca, aşkı bulduğunu sanat ile kanıtlayabileceklerine dair bir fikir geliştiriyor. Çünkü sanat ne de olsa duyguları aktarmanın en güzel yoludur. Tommy’nin bu konudaki umudunu aslında hiç kaybetmediğini görmüş oluyoruz. Onları bekleyen bir gelecek olmasa da klonların içlerinde aşk, sevgi ve arkadaşlık duyguları hep yer buluyor.

Film, en başından itibaren sakin bir çerçevede ilerliyor. Sonunda, aslında distopyaların çoğunda olduğu gibi, izleyicide bir farkındalık yaratmak istiyor. Hepimiz, bizi nasıl bir gelecek beklediğinden bihaber şekilde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Belki de yaptığımız pek çok şeyin gelecekte bir karşılığını alamayacağız, tıpkı Kathy, Ruth, Tommy ve diğer tüm klonlar gibi. Belirsiz bir dünyada, kendimize bir umut ışığı arayıp, ona bir şekilde tutunmak istiyoruz. Yaşadığımız bu gergin dönemde, aslında bize ders verebilecek bir film ile tanışmış oldum. Oldukça belirsiz bir süreçten geçtiğimiz bugünlerde, yarın ne olacağı bile belli değilken, bizi ayakta tutan şey, umutlarımız. Kaderlerini bilen ve kabullenen klonların bile umutla bakmaya çalıştıkları dünyada, biz neden umutsuz olalım?

Aslında kitaba oranla filmde fazla değinilmediğini düşündüğüm bir detay da Norfolk şehri ve filme/kitaba ismini veren Never Let Me Go adlı şarkının da içerisinde yer aldığı Kathy’nin kaseti. Filmde, Hailsham’da zaman zaman düzenlenen satışlarda, bu kasetin Tommy tarafından Kathy’e hediye edildiğini görüyoruz. Kathy özellikle Never Let Me Go adlı şarkıyı çok seviyor ve odasında tek olduğu zamanlarda şarkıyı kendi kendine söyleyip dans ediyor. Fakat bir süre sonra bu kaset kayboluyor ve Kathy oldukça üzülüyor. Ruth ve Tommy, Kathy’e belli etmeden, onun için bu kaseti uzun bir süre arıyor fakat bulamıyorlar. Kathy, kaybettikleri her şeyi tekrar bulacaklarına inandıkları Norfolk şehrinde, bir gün kasetini tekrar bulacağını düşünüyor. Yanılmıyor da çünkü Tommy sayesinde girdikleri bir dükkânda aynı kaseti tekrar bulup alıyor. Onlar için bir bakıma büyülü bir yer gibi olan Norfolk, gerçekten de çok sevdikleri fakat kaybettikleri her şeye, bir gün tekrar sahip olabilecekleri bir yer olarak anılarında yer buluyor. Bu küçük düşünce bile, aslında içinde umudu barındırıyor. Belki bizler de Kathy gibi, çok sevdiğimiz ama kaybettiğimiz, bizim için değerli olan bir şeyi bir gün Norfolk’ta bulabiliriz. Kim bilir?

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan İzem Omay tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir