ORYANTAL POSSESSION: LEE CRONIN’S THE MUMMY

Dracula, Frankenstein’in Canavarı ve Kurt Adam korkutuculuklarını kaybedeli çok oldu. Neredeyse korku sineması tarihinin başından beri defalarca kez beyaz perdede gördüğümüz bu canavarlar, tanınırlıkları sebebiyle bilinmezin getirdiği kadim korkudan oldukça uzak kaldılar. Bu canavarlar arasında Mumya’nın işi daha da zordu, çünkü o karanlık ve gotik şatolara değil, kavurucu güneşin altındaki çöle aitti. Belki bu yüzdendir ki ana akımda çoğu zaman korkudan ziyade aksiyona yakın konumlandırıldı.

Lee Cronin’s The Mummy için ise bu durum geçerli değil. Çünkü karşımızda Antik Mısır’ın bilmeceleri ve sırları ile dolu bir macera yerine oryantal bir possession (bedeni ele geçirme) hikâyesi var. Cannon ailesi çalışma sebebiyle Mısır’da yaşarlarken evin küçük kızı Katie (Natalie Grace) şüpheli bir şekilde kaçırılır. Bu trajedinin ardından Amerika’ya dönen aile, sekiz sene sonra kayıp kızın bulunduğu haberini alır. Fakat Katie eskisi gibi değildir çünkü son sekiz senesini bir tabutta mumyalanmış olarak geçirmiştir.

Yönetmen Lee Cronin’in bir önceki eseri Evil Dead Rise (2023) ile serinin en korkutucu filmlerinden birini çıkarmış, bunu yaparken serinin gerektirdiği şiddet ve gore dozunda da geri kalmamıştı. Kendi adını taşıyan bu yeni mumya filminde ise bu Evil Dead ikonografisinden uzaklaşamadığını görüyoruz. Hikâyedeki lanetin bedenleri ele geçirdiğinde kullanılan makyajlar ve replikler, haçlı kolyenin Evil Dead serisindeki sarmaşıklar gibi kullanılması bu sürekliliği açıkça gösteriyor. Bu tekrar eden estetik tercihlerin, yönetmenin kendi sinemasal imzasını güçlendirmekten çok, sonraki projeleri için yaratıcılık beklentisini sınırladığı da söylenebilir.

Öte yandan filmin bir possession anlatısına yönelmesi, önceki Mumya uyarlamalarıyla kıyaslandığında oldukça taze ve ilgi çekici bir tercih olarak öne çıkıyor. Antik Mısır’ın geniş ölçekli lanetleri ve iskelet ordularıyla bezeli epik yapılarından farklı olarak, burada daha küçük ölçekli ve izole bir hikâyeye odaklanılması korku hissini belirgin biçimde artırıyor. Lee Cronin’s The Mummy, çoğunlukla Amerika sınırları içinde geçse de Albuquerque, New Mexico’yu mekân olarak seçerek hem çöl atmosferini hem de karakterlerin dünyadan kopukluk hissini etkili biçimde kuruyor. Gore ve body-horror öğeleri açısından sınırları zorlayan film, mumyanın sargılı beden imgesini de yaratıcı biçimde kullanıyor; özellikle tırnak kesme sahnesi gibi anlar, filmin rahatsız edici etkisini pekiştirerek akılda kalıcı bir etki yaratıyor.

Post-Epstein Korkusu

Possession ve exorcism filmlerinde ergen kız karakterler çoğu zaman ilk akla gelen kurban figürleri olmuştur. “Saflık” fikri ve buna eşlik eden ihlalin şiddeti, sıklıkla bu bedenler üzerinden tanımlanır. Katie’nin “daha saf olduğu için daha uzun süre dayanacak bir beden” olarak seçilmesi de korku sinemasında uzun zamandır varlığını sürdüren bu kalıbı yeniden üretir. Yine de filmin yer aldığı güncel bağlam, bu tür temsillerin yarattığı rahatsızlığı daha görünür hâle getirir.

Filmdeki mumyalama ritüeli sahnesi, gore yoğunluğu açısından filmin en rahatsız edici anlarından biridir. Bu ritüelin bir VHS kaseti üzerinden, düşük çözünürlüklü bir görüntü estetiğiyle sunulması, bir tür “sızıntı görüntü” hissi yaratırken, bir yandan da Epstein davaları etrafında dolaşıma giren ifşa görselleriyle doğrudan değil ama estetik düzeyde bir yakınlık kuruyor. Öte yandan bir mumyalama ritüeli izlememiz, bazı anlatı katmanlarında yer alan “ayin” ve “adak” söylemleriyle paralellik oluşturuyor. Çocuk bedeninin kadim bir şeytana ev sahipliği yapmak için mumyalanması da diğer birçok possession filminde de görebileceğimiz gibi, bedenin kontrolünün kaybı ve ihlal fikrini metaforlaştırıyor.

Bu noktada filmin bu hassas temsilleri nasıl ele aldığına dair bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Film, insanlık tarihinin en ağır travmatik alanlarından birini yalnızca seyirciyi şok etmek için kullanan bir yapıya indirgenmiş görünmüyor. Bunun yerine bu tür imgeleri korku sinemasının uzun süredir yaptığı gibi, çağın kolektif korkularının bir yansıması olarak işliyor. Bu açıdan bakıldığında film, söz konusu travmayı sömürmekten ziyade onu dolaylı biçimde görünür kılan bir temsil alanı kuruyor.

Diğer Yazılar: Berke Ateş Aytekin
KONUŞ BENİMLE
Talk to Me: Z Kuşağının Ritüelleri Avustralya’daki Adelaide Film Festivali’nde açılış yaptıktan...
Devamını Okuyun
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir