Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14 Eylül’de başlıyor. 20 Eylül’e kadar sürecek festival, dünyanın dört bir yanından 76 filmi seyirciyle buluşturacak. Film gösterimleri sonrası gerçekleşecek söyleşiler, paneller, konser ve yan etkinliklerle festival havası tüm Ayvalık’a yayılacak. Festivalin biletleri 5 Eylül’den itibaren Biletix, Biletinial ve Fabrika Ayvalık’taki gişe üzerinden satışta olacak.
Festival programı bu yıl da kurmacadan belgesele, animasyondan deneysele pek çok farklı alan ve türden filmi bir araya getiriyor. Festivalde gösterilecek yerli kurmaca filmler bu yıl “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlıklı özel bir tema etrafında toplandı. Kısa metrajlı filmler bu yıldan itibaren Akbank Sanat ile Kısalar başlığı altında gösterilecek ve yerli yapımların yanında yabancı kısa filmler de programda yer alacak. Bu yılın bir yeniliği de animasyonlara ayrılan Mumyaların Hayal Görmeye Gittiği Yer başlıklı özel bölüm. Uluslararası Seçki dünya festivallerinden merakla beklenen pek çok yapımı barındırırken Farklı Gözle Bakanlar, İnsan Nedir Ki, İki Film Birden, Sinematek ile, Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi, Belgeseller, Anılarına ve Çocuklar İçin festivalin diğer bölümleri.
Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’da düzenlenecek açılış gecesiyle başlayacak festivalde gösterimler bu yıl Rauf Denktaş Kültür Merkezi, Ayvalık Belediyesi Vural Sineması, Fabrika Ayvalık ve Yeni Mahalle’de gerçekleşecek. ASKEV Sera ise festival söyleşilerine ev sahipliği yapacak. Biletler Biletix ile Biletinial siteleri üzerinden ve Fabrika Ayvalık’ta açılacak gişeden satışa çıkacak. Bilet fiyatları 5-13 Eylül tarihleri arasındaki ön satış döneminde indirimli 200 TL, tam 250 TL; 14 Eylül’den itibaren indirimli 250 TL, tam 300 TL olacak. Açılış gecesi biletleri ise 500 TL’den satışta olacak. Yeni Mahalle gösterimleri ise ücretsiz gerçekleştirilecek.
Festival, Pedro Almodovar’ın son filmi Buruk Noel’in Türkiye Prömiyeri ile açılacak
Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14 Eylül akşamı Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’da Kurukahveci Mehmet Efendi’nin ev sahipliğinde düzenlenecek açılış töreniyle beşinci yaşını kutlayacak.
Festivalin açılış gecesinde Kurukahveci Mehmet Efendi’nin sponsorluğunda bu yıl ilk kez verilecek “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü” sahibini bulacak. 200 bin TL değerindeki ödülün kazananı, Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Elif Ergezen, Cem Kaya ve Pelin Esmer’den oluşan seçici kurul tarafından belirlenecek.
Törenin ardından Pedro Almodóvar’ın bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan yeni filmi Buruk Noel / Bitter Christmas / Amarga Navidad Türkiye’de ilk kez Ayvalık’ta gösterilecek.
Geçtiğimiz yıl Ayvalık Kış Festivali’nde Yandaki Oda filmi izleyiciyle buluşan usta yönetmen Pedro Almodóvar, Buruk Noel’de otokurmaca temasına geri dönüyor. Büyük bir kaybın yas sürecindeyken kendini işine veren bir yönetmenin hikâyesi olarak başlayan film kurmaca ve gerçeklik arasında çok katmanlı bir yapı kuruyor. Buruk Noel, uluslararası prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasından Cannes Soundtrack Ödülü’yle döndü ve yönetmenin sanat üretimi konusunda oluşturduğu dürüst anlatıyla beğeni topladı.
Uluslararası Seçki
90’larda çektiği Ergen Kıyameti üçlemesiyle kuşağının önemli yönetmenlerinden biri hâline gelen Gregg Araki’nin on iki yıl sonra sinemaya dönüşünü müjdeleyen Seni İstiyorum / I Want Your Sex, bu yılın hit filmlerinden biri. Dünya prömiyerini Sundance’te yapan film o tarihten bu yana merakla bekleniyor. Başrollerine Olivia Wilde ve Cooper Hoffman’ı taşıyan, oyuncu kadrosunda Johnny Knoxville ve Charli XCX gibi farklı isimleri barındıran film, güncel sanatçı Tracy ve yeni asistanı Elliot’ın arasında başlayan sıradışı ilişkiyi anlatıyor.

Be My Star ve Western gibi filmleriyle tanınan Valeska Grisebach’ın yeni filmi Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure / Das geträumte Abenteuer, Bulgaristan’ın güneydoğusundaki ücra bir sınır kasabasında geçiyor. Filmde, derin duygusal bağlar paylaştığı bir adama yardım etmek isterken yasa dışı bir sevkiyatın ortasında kalan bir kadının hikâyesini izliyoruz. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan ve burada Jüri Ödülü’ne layık bulunan Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure / Das geträumte Abenteuer, festivalin bu yıl öne çıkan yapımları arasında yer aldı.

The Wailing ve The Chaser gibi filmleriyle adını duyuran Güney Koreli yönetmen Na Hong-jin‘in yeni filmi Hope, klasik canavar filmleriyle modern aksiyon sinemasını harmanlayan türler arası bir film. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan Hope, yüksek temposu ve sinemanın farklı unsurlarını Güney Kore’ye dair sosyopolitik bir okumayla birleştiren dengeli yapısıyla dikkat çekiyor.
Dünya prömiyerini Berlinale’de yapan Isabel‘in yönetmenlik koltuğunda Brezilyalı Gabe Klinger oturuyor. Başroldeki Marina Person‘un performansı ve ‘hayallerinin peşinde koşma’ temasına gerçekçi yaklaşımıyla dikkat çeken film sizi her şeyin mümkün olduğu bir fanteziye değil, zorlukların ortasında hayallerini diri tutmaya çalışmanın öyküsüne davet ediyor.

Başrolüne Juliette Binoche’u taşıyan Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında yaptı ve burada hem Jüri Ödülü hem de Yardımcı Rolde En İyi Performans Ödülü’nü kazandı. Lance Hammer’ın yazıp yönettiği Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea, evrensel ve insani dertleri melodrama kaçmadan ele alıyor.

Ida ve Soğuk Savaş filmleriyle tüm dünyaya adını duyuran Paweł Pawlikowski, yeni filmi Ata Yurdu‘yla siyah-beyaz üçlemesini tamamlıyor. Bu kez edebiyat tarihinin büyük isimlerinden Thomas Mann ve kızının beraber çıktığı bir yolculuğu izliyoruz. Ata Yurdu / Fatherland, dünya prömiyerini yaptığı 79. Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Başrollerine Avrupa sinemasının iki büyük oyuncusunu, Sandra Hüller ve Hanns Zischler‘i taşıyan film savaşın bilhassa Almanya üzerindeki etkilerini inceliyor.

Son Yemek / Morte Cucina, 90’ların sonundan itibaren yükselişe geçen Tayland sinemasının önemli isimlerinden Pen-ek Ratanaruang‘ın yeni filmi. Geçmişin izlerini ve intikam duygusunu gastronomiyle birleştiren filmin görüntü yönetmenliğini ise Chungking Express, In the Mood for Love, Hero ve Paranoid Park gibi filmlerle kendi imzasını yaratmış Christopher Doyle üstleniyor. Son Yemek / Morte Cucina, San Sebastian ve Tokyo gibi uluslararası festivallerin programlarında yer aldı.

Yine Sandra Hüller‘in başrolünde yer aldığı Rose, 17. yüzyılda Almanya’nın izole bir Protestan kasabasında geçiyor. Gizemli bir askerin terk edilmiş bir çiftliğin varisi olduğu iddiasıyla kasabaya gelişini izliyoruz. Rose‘un yönetmenlik koltuğunda daha önce Michael Haneke, Ulrich Seidl ve Jessica Hausner gibi isimlerle birlikte çalışmış Markus Schleinzer var. Schleinzer, üçüncü uzun metrajıyla Berlinale’nin ana yarışmasına seçildi ve film Sandra Hüller’e En İyi Başrol Performansı dalında Gümüş Ayı kazandırdı. Haneke’nin “başyapıt” olarak nitelendirdiği, bilhassa siyah-beyaz sinematografisi ve Hüller’in bedensel performansıyla beğeni toplayan Rose, Carl Theodore Dreyer’in masalvari filmlerine benzetiliyor.
Başrolünü John Turturro‘nun üstlendiği Son Yankesici / The Only Living Pickpocket in New York, oyunculuk kariyeriyle tanıdığımız Noah Segan‘ın yazıp yönettiği bir suç ve gerilim filmi. Turturro’ya Giancarlo Esposito, Will Price, Steve Buscemi ve Jamie Lee Curtis gibi isimlerin eşlik ettiği film dünya prömiyerini Sundance’te, Avrupa prömiyerini ise Berlinale’de yaptı. Festival gösterimlerinde hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğenisini kazanan yapım bilhassa eski usul New York filmlerinin ruhunu taşımasıyla övgü topladı.

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan En Sevdiğim / The Beloved / El ser querido, bilhassa başroldeki Javier Bardem‘in performansıyla şimdiden zihinlere kazındı. Bir baba-kız hikâyesini takip ederken sinema sanatının kendisine dair bir anlatıya uzanan filmin yönetmenlik koltuğunda ise 2022’de Canavarlar / As Bestas ile dikkat çeken Rodrigo Sorogoyen var.
Neredeyse tamamı tek bir mekânda ve dört karakter arasında geçen Davet / The Invite, dört yetenekli oyuncunun performansıyla yükseliyor: Olivia Wilde, Seth Rogen, Penélope Cruz ve Edward Norton. Wilde‘ın aynı zamanda yönetmenlik koltuğunda oturduğu film başta basit görünen apartman içi bir meseleden ilişkilerin kırılganlığına ve insan duygularının karmaşıklığına dair konuşkan bir komediye dönüşüyor.
Farklı Gözle Bakanlar
Bu yıl şubat ayında gerçekleşen Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü (Gümüş Ayı) kazanan Kurtuluş festivalde Farklı Gözle Bakanlar bölümünde gösteriliyor. Emin Alper’in yönettiği Kurtuluş, kapalı bir topluluğun korkularının yol açtığı paranoya ve sanrılara bakıyor. Gerçek olaylardan esinlenen film, rüyalarla gerçeği birbirine karıştırarak, geçmişte yaşanan bir çatışmanın bugün yeniden üretilmesini anlatıyor. İki köy arasında paylaşılamayan topraklar üzerinden yaşanan mülkiyet kavgası çok daha büyük bir iktidar meselesine dönüşürken film yakın tarihimize dair hayati meseleleri, toplumsal histeri ve kitle psikolojisinin kodlarıyla ele alıyor. Kurtuluş, oyuncu kadrosunda yer alan Caner Cindoruk, Berkay Ateş ve Feyyaz Duman gibi isimlerin performansıyla da dikkat çekiyor.

Sinemanın malzemesine yaratıcı bir gözle bakan ve sınırları esneten pek çok film Farklı Gözle Bakanlar bölümünde bir araya geliyor. İlk üç filmiyle kendine has bir sinema üslubu yaratmayı başaran, yakın dönem Çin sinemasının en heyecan verici yönetmenlerinden Bi Gan‘ın yeni filmi Diriliş / Resurrection / Kuang ye shi dai de onlardan biri. Film dünya prömiyerini Cannes ana yarışmada yaptı ve burada jüri tarafından Prix Spécial ile ödüllendirildi. Bi Gan, sinema tarihinin farklı noktalarına temas ettiği epizodik filmi Diriliş‘te bir mecra olarak sinemanın kendisi üzerine düşünüyor. Sinemanın rüyalarla ilişkisini, hikâye anlatmaya dair duyduğumuz ihtiyacın nedenlerini, insan duyularının işlevini bu eklektik yapının parçaları hâline getiriyor. Geçmişle bugün, var oluşla yok oluş, duyularla düşünceler arasında çok katmanlı bir dünya kuruyor.
Avusturyalı yönetmen Sandra Wollner’ın yeni filmi Her Defa / Everytime ise bu yılın sürpriz cevherlerinden biri. Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Ödülü’ne layık bulunan bu sarsıcı film trajik bir kaybın ardından zamanın ve gerçekliğin kırıldığı gerçeküstü bir sürece odaklanıyor. Filmde, geçmişte gerçekleşemeyen bir aile tatilini tamamlamak üzere çıkılan yolculuğu izliyoruz. Bugün ve geçmiş, yas ve suçluluk, gerçek ve fantezi birbirine karışırken film sizi duygusal ve düşünsel yolculuğuna ortak ediyor. Sandra Wollner‘ın özgün hayal gücünü aile ilişkilerinin nüanslı dünyasında dolaştırdığı psikolojik dram, zihninizde özel bir iz bırakmaya şimdiden aday. Filmin ardından SİYAD işbirliğiyle sinema yazarı ve küratör Müge Turan seyircilerle bir sohbet gerçekleştirecek.

Cannes Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan Miyazma Kampı / Camp Miasma, 80’ler ve 90’lar sinemasının kült slasher filmlerinin mirasından kişisel ve oyunbaz bir hikâye çıkarıyor. Filmin arka planına aldığı bu sinemasal mirasın anlatıyı giderek ele geçirmesini ve genç kuşakla karşılaşmasını izliyoruz. Filmde yönetmen Jane Schoenbrun meşhur slasher serilerinden birinin devam filmi için kamera arkasına geçmeye hazırlanan genç ve kuir bir karakterin kendini hiç beklemediği olayların içerisinde bulmasını anlatıyor. Bilhassa Hannah Einbinder ve Gillian Anderson’ın karşılıklı performansları dikkat çekici.

Romanya sinemasının Altın Ayı ödüllü yönetmeni Radu Jude’nin yeni filmi Octave Mirbeau’nun aynı adlı eserinden ilham alıyor. Film, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yaptı ve bilhassa eleştirmenlerin beğenisini kazandı. Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi / The Diary of a Chambermaid / Le journal d’une femme de chambre filminde Radu Jude, Bordeaux’da burjuva bir ailenin yanında çalışan genç Rumen kadın Gianina’nın hikâyesini anlatıyor. Özlem, mesafe ve aile bağları hakkındaki bu dokunaklı hikâye vizyoner yönetmenin ellerinde göçün ekonomik, duygusal ve ailevi sonuçlarını irdeleyen bir anlatıya dönüşüyor.
Sinemanın sınırlarını test etmesiyle tanıdığımız yönetmen Bruno Dumont, yeni filminde gözünü çocukların naif dünyasına çeviriyor. Fransız Rivierası’ndaki bir sahil kasabasında geçen filmin neredeyse bütün oyuncuları çocuklar. Yazlık bir bölgede kendi aralarında vakit geçirmelerini, şakalaşmalarını, denize girip çıkmalarını, âşık olmalarını, rekabet etmelerini izliyoruz. Kızgın Kayalar / Red Rocks / Les Roches Rouges, bu yıl Cannes Film Festivali’nin dikkat çeken yapımları arasındaydı. Film, büyüklerin çocukların dünyasına yönelttikleri yansıtmaların tersine, yazlık yerdeki bir grup çocuğun paylaştığı oyun ve çete ruhunu hem ısrarla çocukların gözünden hem de yönetmen Bruno Dumont’nun imzası olan sert, süssüz bir üslupla anlatıyor.
Belgeseller
Festivalin bu yılki belgesel seçkisi dünyaca ünlü bir sanatçıyı, bir cenaze şirketi sahibini, bir çobanı, sinemamızın en büyük isimlerinden birini, adı dünyaya mal olmuş bir devrimciyi, Türkiye’nin en büyük rock gruplarından birini, İran’da bitmeyen devrim provalarını ve depremin yıktıklarından umut devşirmeye çalışan Antakya halkını bir araya getiriyor.
Her Şey Dâhil belgeseliyle tanıdığımız yönetmen Volkan Üce‘nin yeni filmi 2m², nevi şahsına münhasır bir karakteri takip ediyor: Hızır Cenaze Şirketi’nin sahibi Tayfun Arslan. Belçika’da, çoğunlukla Türkiye’den gelen göçmenlerin cenazeleriyle ilgilenen Arslan, dışa dönük karakteri ve yaşam enerjisiyle kamera önünde dinamik bir figür. Volkan Üce, bu ilginç girişimciyi takip ederken hem Avrupa-Türkiye hattında göç manzaralarını kayda alıyor hem de ölümün sert gerçekliğini günlük hayatın olağanlığıyla birlikte düşünme alanı açıyor. 2m², dünya prömiyerini 55. Rotterdam Film Festivali’nde yaptı.
Yönetmenliğini Letisya Tapan‘ın yaptığı İki Boşluk Arasında, elli yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan sanatçı Nancy Atakan’ın dünyasına kapılar açan bir film. Seyirciyi sanatçının kişisel arşivinden, anılarından, eserlerinden ve günlük yaşamından parçalara ortak olmaya davet eden film Atakan’ın kariyeri üzerinden kolektif bilince, kimliğe, hafızaya ve aidiyete uzanıyor. İki Boşluk Arasında, bir sanatçının sanat üretimiyle ve kendi tarihiyle ilişkisi üzerine düşünme ve tanıklık alanları sunan yaratıcı bir belgesel.

Yönetmenliğini Evrim Çervatoğlu‘nun yaptığı Keçi 501, Doğu Karadeniz yaylalarında yaşayan çoban Cengiz Taşçı’yı takip ediyor. Cengiz’in keçileriyle, dağlarla, toprakla iç içe yaşamını sessiz bir tanık gözüyle izleyen kamera bir yandan gündelik hayatı kayda alırken diğer yandan seyircisini doğanın tekrarlara dayalı döngüsüne ortak olmaya davet ediyor. Cengiz’in doğayla hemhâl olmuş hâli, sürüsüne çobanlıktan ziyade yoldaşlık edişi, Çervatoğlu‘nun şiirsel yaklaşımıyla anlam kazanıyor.

Kuzeyden Gelen Adam, Yeşilçam denince akla gelen ilk isimlerden Kadir İnanır’ın yaşamöyküsü. Yönetmenliğini Hüseyin Karabey‘in üstlendiği film İnanır’ın 1960’lı yıllarda fotoromanlarla başlayan kariyerini farklı yönleriyle takip ederek bugüne kadar ulaşıyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz usta oyuncunun aynı zamanda anlatıcı görevini de üstlendiği Kuzeyden Gelen Adam böylece otobiyografik bir nitelik kazanıyor. İnanır’ın gençlik yıllarından başlayan tanıklık etme ve kayda alma merakının bir uzantısı olarak kendi arşivinden fotoğraf, video ve günlükler oyuncunun ağzından sunulurken, film sinema tarihimiz için de önemli bir belgeye dönüşüyor. Festivalde ayrıca Kadir İnanır anısına Ömer Kavur imzalı Kırık Bir Aşk Hikâyesi filmi de ücretsiz olarak gösterilecek.

Yaşamaya Mecbursun! Türkçe sözlü rock müziğin kült gruplarından Bulutsuzluk Özlemi’nin hikâyesi. Başta kurucular Nejat Yavaşoğulları ve Sina Koloğlu olmak üzere grupta farklı zamanlarda müzik yapmış kişilerle yapılan söyleşilere dayanan film, aynı zamanda döneme tanıklık etmiş müzik yazarlarının ve müzisyenlerin katkılarıyla zenginleşiyor. Yönetmenliğini Caner Kaya‘nın yaptığı Yaşamaya Mecbursun! yalnızca Bulutsuzluk Özlemi’nin tarihi değil; 1970’lerin sonundan 2020’lere uzanan bir Türkiye portresi. Grubun toplumsal olaylara ve politik meselelere karşı muhalif tavrı belgeselin de ana fikrini oluşturuyor. Festivalde film gösteriminin yanı sıra 18 Eylül Cuma akşamı Pür Cunda’da bir de Bulutsuzluk Özlemi konseri olacak.

Yönetmenliğini Bingöl Elmas’ın yaptığı Yeni Han ise İstanbul’daki sığınmacıların hayatını anlatan bir belgesel. Suriye’den Somali’ye, Uygur bölgesinden Kazakistan’a dünyanın farklı yerlerinden İstanbul’un Aksaray semtine gelmiş sığınmacıların hayatını takip eden filmin merkezinde ise Yeni Han var. Hanın içi ve dışı arasındaki kontrast her şeyi olduğu gibi filmin tonunu da belirliyor. Yeni Han, umut, belirsizlik, aidiyet, kırılganlık ve varlık mücadelesi üzerine bir film.
Festivalin Belgeseller bölümünde gösterilecek bir diğer filmse Christophe Dimitri Reveille imzalı Che Guevara: Son Yoldaşlar / Che Guevara: The Last Companions adlı yapım. Ernesto Che Guevara’nın Bolivya ordusu tarafından yakalanması ve öldürülmesinin hemen öncesinde yanında olan altı yoldaşının hikâyesini anlatan film, bu altı devrimcinin ve Che Guevara’nın mirasının belgeseli. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan, anlatıcılığını Fransız oyuncu Vincent Lindon’un üstlendiği belgesel arşiv görüntülerini, Che’yle birlikte mücadele etmiş yoldaşlarıyla yapılmış görüşmeleri ve bu görüşmelerden yola çıkılarak oluşturulmuş canlandırmaları harmanlıyor. Hikâyesi defalarca anlatılmış bir kahramanın görece az bilinen günlerine ışık tutan film mikrofonu o kahramanın gölgesinde gururla yaşamış karakterlere uzatıyor.

İranlı sinemacı Pegah Ahangarani’nin imzasını taşıyan Devrim Provaları / Rehearsals for a Revolution belgeseli ise İran’ın yakın tarihine kişisel bir bakış atıyor. Çocukluk yaşlarından itibaren oyunculuk yapmaya başlayan ve aradan geçen sürede kırkın üzerinde filmde rol alan Ahangarani son dönemde çektiği belgesellerle dikkat çekiyor. Genelde kişisel hafıza ve bunun sosyopolitik karşılıkları üzerine belgeseller üreten Ahangarani, yeni filminde de hayatındaki beş farklı karakter aracılığıyla ülkesinin tarihini 1979 Devrimi’nden bugüne kadar takip ediyor. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan ve burada festivalin tüm belgesel filmlerini kapsayan L’Œil d’or ödülünü kazanan film son dönemde sayıları giderek artan İranlı kadın belgeselcilerin sesini yükseltiyor.
