Madalyonun İki Yüzü: El Club ve Spotlight

Yakın zamanda gösterilen ve benzer konuları ele alan El Club ile Spotlight, uzun zamandan beri konuşuluyor, konuşulmaya da devam edilecekler gibi.  Tematik benzerlikleri pratikte filmlerin birbirine muadil olarak addedilmesine kapı araladığından biri anıldığında akla diğeri geliyor fakat teoride yaklaşım ve yapı olarak birbirlerinden oldukça farklılıklar. Bir çember etrafında zıt yönde hareket eden iki cisim gibi önce birbirinden tamamen uzaklaşan, sonra bir noktada tersten buluşan filmleri, sinemasal özelliklerinden ziyade düşünsel yanları üzerinden değerlendireceğiz.

İki filmin odağında tartışmaya kapalı, evrensel olarak lanetlenmiş bir olgu var: pedofili. İki film de pedofiliyi öncelikle Kilise üzerinden ele alıyor ve pedofilinin sebeplerinden ziyade sonuçlarıyla ilgileniyorlar. Bu noktaya kadar benzeşik olan El Club ve Spotlight, işe giriştikleri anda birbirilerinden ayrılıyorlar. Bu ayrışmanın temelindeki doğal ve suni sebeplerden doğal olanları, Kuzey ve Güney Amerika menşeli olmalarından kaynaklanan toplumsal ve bireysel farklılıkları, bir kenara bırakıp suç ve suçlu tanımları üzerinden aralarındaki suni ayrışmaya odaklanacağız.

Suç mu, günah mı?

El Club’ın yönetmeni Pablo Larraín, Kilise’yi bir din kurumu, görevlilerini de din adamları olarak konumlandırıyor her şeyden önce. Din adamlarının pedofiliye bulaşmasını, diğer insanlara göre daha ağır ve kabul edilemez bir davranış olarak niteleyen Larraín, felsefesini de bunun üzerinde inşa ediyor. İnancı hiçbir zaman elden bırakmayan, Tanrı’nın rahman ve rahim sıfatları üzerinden teolojik söylemlerde bulunan El Club, günah ne olursa olsun, son nefesten önce kefaret ödendiği müddetçe çözülemeyecek herhangi bir meselenin olmadığını dile getiriyor. Hem kişiler hem de kurumlar için kefaret mekanizmasını devreye sokan Larraín, pedofiliyi ve evde kalan diğer kilise görevlilerinin geçmişteki eylemlerini suçtan ziyade “günah” olarak nitelendirdiğinden teşhisi ve tedavisi kendi sorunsalını doğuruyor.

Spotlight ise, kutsiyet yüklemediği Kilise’nin ve din adamlarının eylemlerini günah olarak görmeyi kesin bir dille reddedip alenen “suç” olduğunu vurguluyor. Filmin herhangi bir anında inanç mekanizmasını devreye sokmayan Spotlight için günah diye kavram olmadığından kefaret de yok; kriminal bir vaka, kanıtlanması ve cezalandırılması gereken bir suç var ve tüm eylemlerini bu yönde gerçekleştiriyor. Bu yaklaşım El Club’ın sahip olmadığı serinkanlılığı ve mantığı bahşediyor Spotlight’a.

Kişi mi, kurum mu?

El Club için günahkâr insanlar ve bu insanlar vasıtasıyla kirlenmiş bir kurum, Kilise, daha doğrusu “eski Kilise” var. Kişilerin işledikleri günahların ait oldukları kurumun hanesine de yazılması gerektiğini savunan El Club’ın, bunu Kilise’yi eski ve yeni olarak ikiye ayırdıktan sonra dile getirmesi, söyleminin yara almasına neden oluyor. Bir tarafa her türlü suça bulaşmış günahkârların rahat bir ömür sürmesi için gerekli imkânı sağlayan eski Kilise’yi, diğer tarafa eski Kilise’nin artıklarını temizleye çalışan, bunu yaparken de onlara kefaret şansı sunan yeni Kilise’yi yerleştiren film; hikâyesi gereği odaklandığı tek kurumu bile tam manasıyla eleştirmekten kaçınıyor. Kendi günahlarının sonucu olan Sandokan’ı ortadan kaldırmak için yeni günahlar işlemekten çekinmeyen eski Kilise mensuplarının karşısına, kasaba ahalisinden dayak yiyen Sandokan’ı sırtına alıp eve taşıyan ve eskilerin kendi günahlarıyla yüzleşmesini sağlayan yeni Kilise temsilcisi Peder Garcia’yı yerleştiren El Club; kişi ve kurumların ikisini birden “hem günahkâr hem de kurban” ilan ederek somut bir müsebbip belirmekten kaçınıyor.

Spotlight en başta doğru bir teşhis koyduğu için, suçluların tespiti aşamasında herhangi bir sorun yaşamıyor. Merkezine yerleştirdiği Kilise’yi El Club’ın aksine tek ve bütün olarak değerlendiren film; kişileri kurumlarından ayırmadığı gibi, o suç etrafına dizilen diğer kurumları da hedef tahtasına oturtuyor. Olayların aydınlatılmasını engelleyen adalet sistemini, adaletin tesisini sağlamakla görevli güvenlik birimleri ve hukuk sistemini, haber değeri taşımadığı sürece olaya kayıtsız kalan basını Kilise’nin suç ortağı ilan eden Spotlight; kol kırılır yen içinde kalır düsturunu benimseyen toplumu da işin içine katarak suçu her bir aktöre eşit şekilde bölüştürüyor. Bireyleri “kurban”, sistemi “suçlu” olarak konumlandıran film, soğukkanlı bir şekilde yürüttüğü bilimsel araştırmasını doğru bir tezle taçlandırarak suçu ve suçluyu net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Biçimsel anlamda etkileyici bir iş ortaya koyan El Club’ı, gereğinden fazlasına göz dikmeyip işine odaklanan Spotlight’a sinemasal gerekçelerle üstün bulmak anlaşılabilir olsa da, “Suç yok, günah var.”diyerek kişilerle kurumları ayıran ilkini; “Günah yok, suç var.” önermesine sahip, kişileri kurban, kurumları ve sistemi suçlu ilan eden ikincisine düşünsel sebeplerle üstün bulmak pek sağlıklı değil. El Club ile Spotlight’ı yumurta gibi birbirine tokuşturmak gibi bir niyetimiz olmadığından meseleye yaklaşımlarındaki farklılıklara değindik sadece, sinema sevgisi ikisine de yetecek olanlar bu filmlerden kendisine lazım olanı alacaktır zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.