Joker

METİNLERARASILIK ÇERÇEVESİNDEN ARTHUR’U ANLAMAK: JOKER FİLMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

I used to think that, my life was a tragedy… But, now I realize… it’s a fucking comedy.”

Büyük bir merakla Joker filmini izledik ve genel anlamıyla çok beğendik. Todd Phillips’in, sinefil olsun veya olmasın, süper kahraman filmlerini takip etsin veya etmesin her izleyiciye hitap eden bir film yaptığı aşikar. Peki Joker gerçekten bu kadar iyi bir film miydi? Yoksa bu kadar popüler olmasının asıl kaynağı Nolan’ın yönetmenliğinde Dark Knight serisinde Joker’i oynayan Heath Ledger’ın kültleşen performansı mıydı? Herkesin aklında o soru vardı: Joaquin Phoenix, Heath Ledger kadar başarılı bir performans gösterebilecek miydi? Bu sorular ve kıyaslamalar eşliğinde Joker filminden kesitler, posterler, kamera görüntüleri bir bir yayımlanıyordu ve herkesin heyecanı tavan yapmış durumdaydı. Özellikle de filmin Venedik’te Altın Aslan’ı kucaklaması, bir ilki yaşatmanın (Joker, Venedik Film Festival’inde Atın Aslan’ı alan süper kahraman evreninde geçen ilk film olma özelliği taşıyor) şaşkınlığıyla birlikte hepimizde sonsuz bir merak uyandırmıştı. Ve beklenen gün geldi, Joker 4 Ekim’de vizyona girdi. Vizyona girdiği günün sabahında, uyanır uyanmaz, elimi yüzümü yıkadım ve koşa koşa ilk seansa biletimi aldım. İçeri girdiğimde koskocaman beyaz perde karşımda, Arthur ve onun şizofrenik dünyasıyla baş başaydım. Bu baş başa kalmalık durum beni Arthur’un karanlık dünyasına hapsetti ve filmi hipnotize olmuş bir şekilde izledim. Gotham’ın yozlaşmış ve kokuşmuş atmosferi, Arthur’un köhnemiş zihniyle paralellik gösterdikçe kendimden geçtim ve Hildur Gudnadóttir’in sürekli yükselen bir tempoyla eşlik eden müziklerini duydukça mest oldum. Film bittikten sonra içimde bir tatmin olmamışlık hissi vardı ama bu “tatmin olmamışlık” filmin kötü oluşundan değil, iyi olmasındandı. Arada iyi filmler izleyen her insan bu hissi yaşar, eminim bundan. Ertesi gün filme tekrar gittim, neden bilmiyorum ama filmde eksik bulduğum yönler bu sefer gözüme batmadı ve sinemadan filmi daha çok severek ayrıldım. Bazen olur öyle; duygusal bir bağ kurduğum yönetmenler, yazarlar, oyuncular vardır ve onların hiçbir şeyleri bana batmaz. Bu durum benim objektifliğimi bozsa da ben bu durumdan her zaman mutluyumdur. Joaquin Phoenix ile aramdaki bağ da tam olarak buna benzer. Phoenix ile tanışmam Gladyatör (2000) filmiyle olmuştur. Zaman zaman filmlerini izledikçe ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu anladım ve Joker’i oynayacağı açıklandığında Heath Ledger’dan farksız bir performans ortaya koyacağından emindim. Gerçekten de öyleydi, Joaquin’in Joker’i çok iyiydi. Hatta diyebilirim ki en özgün Joker performansıydı. Ben Heath ile Joaquin’in kıyaslanmasını pek doğru bulmuyorum. Çünkü ikisinin de karakterlerinin temeli farklı. Filmleri güçlü kılan en temel unsurlardan biri de karakterin hikayeye yedirilişidir. Dark Knight’ın hareketli kurgusuna geçmişi bilinmeyen ve delirme evresini çoktan tamamlamış bir Joker daha uygundu. Todd Phillips’in Joker’inde ise daha durağan bir kurgu ve yavaş yavaş ilerleyen bir tempo vardı. Bu yavaş temponun en önemli nedenlerinden biri ise filmin karakter odaklı olması. Burada biz, Arthur’un Joker olmadan önceki halini de görebiliyoruz. Onun zaman içerisindeki değişimi filmin ana izleği durumunda. Bu yüzden Phillips’in Joker’i oldukça özgün bir konumda.

Joker, ilk başta basit bir düzlem üstüne oturtulmuş gibi gözükse de bu basitlik göze çarpmıyor. Oğuz Atay’ın romanlarından fırlamış gibi duran Arthur, tipik bir tutunamayandır. Annesiyle birlikte yaşayan, komedyen olmak isteyen, geçimini palyaçoluk yaparak kazanan, sakar ve sürekli dalga geçilen bir profil olarak karşımıza çıkar. Stresli veya üzgün olduğu zamanlarda sinir sistemine bağlı bir hastalığı var: aralıksız gülmek. Bu hastalık onu sürekli zor durumda bırakır, yeri gelir otobüste güldürmek istediği çocuğun annesinden azar işitir, yeri gelir metroda zengin züppelerden dayak yer. Dayanamaz ve bu zengin züppeleri bir anlık sinirle öldürür. Bundan sonra Arthur’un değişim süreci başlar ve öldürmenin hazzına vararak bir intikam meleğine dönüşür. Bu dönüşümün en büyük nedenlerinden biri de Gotham’da sosyal statüler arasındaki makasın iyice açılmasıdır. Zenginler gayet rahat bir hayat sürmekte, yoksullar ise zenginler tarafından sömürülmektedir. Arthur’un metroda işlediği bu cinayetler zinciri, alt tabakadaki insanlar tarafından bir hareketin başlangıcı olarak görülür ve Arthur bir devrimin öncüsü olur. Bu olaylar silsilesi oldukça tesadüfi ve sıralı bir şekilde izleyiciye yansıtılmış olsa da yönetmenin amacı izleyiciyi olaydan ziyade karaktere odaklatmaktır. Karanlık atmosfer, kusursuz sinematografi ve yerinde müzik kullanımı sayesinde yönetmen bunu başarıyor. Joker’i güçlü kılan da bence bunlar. Todd Phillips’in sırtını dayadığı 70’ler Amerika Sineması, oldukça göze batan referanslar olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. The King of Comedy, Taxi Driver, The Warriors, Network, Dog Day Afternoon gibi kült filmler ince ince Joker’in hikayesinde mevcut durumda. Bu metinlerarası unsurlar da filmin en güçlü yönleri arasında.

Joker’in güçlü yönlerine değinmeden, metinlerarasılık (intertextuality) kavramını açıklamak yerinde olacaktır. Metinlerarasılık, postmodern eserlerde oldukça fazla kullanılan tekniklerden biridir. Genellikle roman gibi anlatı sanatına has eserlerde görülse de gösteriye bağlı sanatlardan olan sinemada da bu teknik sıkça kullanılıyor. Tabii metinlerarasılık, kendini sezdirmeden kullanıldığı gibi bariz bir şekilde esinlenildiği eserlerden isimler vererek de kullanılabilir. Todd Phillips, Imdb’ye verdiği röportajda filmine referans olarak aldığı eserleri saymıstı. Peki Phillips bu referansları ne şekilde kullandı? Bu sorunun cevabına geçmeden önce bir alıntı paylaşmak isterim. Sabri Büyükdüvenci ve Semire Ruken Öztürk’ün kaleme aldığı “postmodernizm ve sinema” adlı yazıda postmodern terimi şöyle açıklanıyor: “postmodern terimi 2. Dünya Savaşı’ndan bugüne uzanan tarihsel anları betimleyen bir terimdir: Vietnam Savaşı, 1970’lerin ve 1980’lerin ekonomik yıkımları, Glasnost gerçeği, Avrupa ve Amerika’da tutucu siyasal rejimlerin ortaya çıkışı, sol’un bu rejimler karşısındaki başarısızlığı, uluslararası işçi hareketlerindeki başarısızlık, cinsellik ve aileyi merkeze alan tutucu siyasallar, soğuk savaşın sona erişi, totaliter rejimler, dünya ölçeğinde gelişen ırkçılık…”. Todd Phillips’in referans yaptığını açıkladığı filmlerin hemen hemen hepsi de kaotik dönemler olan 70’li ve 80’lerde geçen kült filmlerdir… Yapımcıların Joker’in 1981’de geçtiğini açıkladığı düşünülürse bu referanslar oldukça yerinde. Aynı kaotik ortam, aynı eşitsizlik, aynı buhranlı dünya, aynı etki…

Robert De Niro’nun oynadığı kült karakter; Travis Bickle (Taxi Driver, 1976)

Bu yüzden Arthur Fleck, Vietnam Savaşı dönüşü aynı buhranı yaşadığı Travis Bickle ile benzerlik göstermekte. Her iki karakter de toplum tarafından dışlanmış, görülmeyen, fark edilmek istenen kişiler olarak karşımıza çıkmakta. Fakat bu fark edilmeyiş onlarda ilerleyen süreçte tepkiye yol açacak ve kendilerince kaosu tercih edeceklerdir. Arthur sadece Travis Bickle ile değil, komedyen olmak isteyen Rupert Pupkin ile de benzeşir. Arthur da tıpkı Rupert gibi komedyen olmak ister, sürekli hayranı olduğu Murray Franklin’in şovlarını izleyerek kendini orada hayal eder. Hayalinde Murray’ın “oğlum olsan seninle gurur duyardım” demesi Arthur’un babasızlık hissinin boyutunu gözler önüne serer. Bu babasızlık hissinin vermiş olduğu buhran Rupert’ta da vardır. Anneleriyle yaşayan bu iki karakter, kendilerini tam olarak tanıyamamış, tamamlanamamış bireyler olarak karşımıza çıkar. İki karakterde de narsist duygular ön plandadır. Hayatlarındaki en büyük eksiklikleri olan sevgi ve saygıyı sürekli olarak dış çevreden beklerler. Fakat o sevgi ve saygıyı bir türlü göremezler. Rupert’ın seyircilerin olduğu bir salonun resmedildiği duvara dönüp teşekkür etmesi onun bilinçaltının özeti gibidir. Alkışlanmak ve güldürmek… Aynı bilinçaltı Arthur’da da vardır. Murray’ın şovuna gittiğini hayal eden Arthur söz hakkı verildiğinde sürekli olarak seyirciler tarafından alkışlandığını görür. Bu durum onu oldukça mesut eder…

Robert De Niro’nun oynadığı diğer kült karakter; Rupert Pupkin (The King of Comedy, 1982)

Metinlerarasılık Joker’de sadece karakter üzerinden değil, kurgu ve atmosfer temelinde de kendisini göstermektedir. The King of Comedy’nin ana izleğini alan Joker, kaotik ortamını ise 1979 yapımı The Warriors filminden alır. The Warriors’ta da düzen bozulmuştur ve kuralsızlığın hakim olduğu, feodal yapının güçlendiği, çetelerin cirit attığı bir toplum vardır. Joker, sanki bu toplumun öncesini anlatmakta. Yani Gotham’ın gelecekte The Warriors’un New York’u gibi olması mümkün.

Walter Hill, The Warriors (1979)

Joker’in eleştiri yağmuruna tuttuğu bir diğer unsur ise medyadır. Medya yüzünden halk, sindirilir ve uyuşturulur. Siyasi portreler sürekli televizyona çıkar, Gotham’ı kurtaracağını söyler fakat… Arthur’un bir barda sergilediği stand-up gösterisini yayımlayarak onunla dalga geçen Murray, Arthur’u canlı yayınına davet eder. Arthur ise “umarım ölümüm hayatımdan daha mantılı olur” düşüncesinden yola çıkarak Murray’ın teklifini kabul eder ve sahneye çıkmadan önce yapacağı son gösterinin hazırlığını yapar. Muhtemelen canlı yayında intihar ederek bu düşüncesini gerçekleştirecektir. Sokaklarda metro katilinin maskesini takan insanlar protesto gösterileri yaparken, Arthur da kanala bu maskeyle gelir. Siyasi bir mesajın olduğu açık bir şekilde ortada iken Murray bunu bile bile, reyting uğruna Arthur’u şova çıkarmaya karar verir. Arthur ile Murray’ın canlı yayındaki hararetli tartışması, Murray’ın sonu olurken, Arthur’un Joker oluşunun başlangıcına ön ayak olur. Ardından gelen canlı yayındaki ölüm sahnesi Todd Phillips’in Network filmine selamı niteliğindedir. Network’ta canlı yayında intihar eden Howard Beale’in manifestosu niteliğinde olan sözler (“Televizyon bir sirk, bir karnaval, seyahat eden akrobatların, hikayecilerin, şarkıcıların, jonglörlerin, aslan terbiyicilerinin ve futbolcuların olduğu bir dünyadır”), Arthur’un sahte dünyasını da yansıtmaktadır. Arthur’un canlı yayında yaptığı devrim ise yeni bir umudun başlangıcı olur.

Peter Finch tarafından canlandırılan karakter; Howard Beale (Network, 1976)

Sonuç olarak, Joker’i bariz bir şekilde güçlü kılan neden dayandığı metinlerarası kurmacadır. Phillips, diğer çizgi roman uyarlamalarının aksine, kaynağını, ekonominin yıkık bir durumda olduğu, savaşın ve istikrarsız siyasal rejimlerin birey üzerinde olumsuz etki yaptığı dönemleri anlatan filmlerden almaktadır. Arthur Fleck, 70’ler ve 80’ler Amerikan Sineması’nda, Martin Scorsese, Sidney Lumet, Walter Hill gibi yönetmenlerin filmlerinde ön planda olan, toplumda kendilerine yer edinememiş, tutunamayan bireylerin izdüşümüdür. Tabii bu metinlerarasılık filmin tek güçlü yanı değil. Joaquin Phoenix’in insan üstü performansı, Lawrence Sher’in karanlık sinematografisi ve Hildur Gudnadóttir’in insanı boğan, sürekli yükselen ve yalnız bırakmayan müzikleriyle birleşince ortaya böyle özgün bir çizgi roman uyarlaması çıkıyor. Kariyerinde Road Trip, Old School, Starsky & Hutch, The Hangover, Due Date ve War Dogs gibi renkli, komedi unsurlarının yoğun olduğu filmlerle adını duyuran Todd Phillips’in böylesine karanlık, acı verici ve kasvetli bir film yapması bence övgüyü hak ediyor. Son zamanlarda bol bol yayımlanan CGI’lı, süper kahramanlı filmlerden gına gelmişken, düşük bütçesiyle harikalar yaratan Joker, bünyemize ilaç gibi geldi. Çizgi roman uyarlamalarına şimdiden yeni bir soluk getirdi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir