Acı ve Zafer

ALMODOVAR’IN MAZİSİ: ACI VE ZAFER

En iyisi düşünmekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım?” Ahmet Hamdi Tanpınar/Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Zor bir hafta geçirirsin, yoğunsundur, streslisindir, bir kitap okursun veya bir film izlersin bütün derdini, stresini, kaygını unutur, sadece o kurmaca eseri düşünürsün. Özellikle izlediğin veya okuduğun o kitap ya da film güzelse bir anda dünyanın en mutlu insanı oluverirsin. Böyle bir haftanın sonunda Pedro Almodóvar’ın Acı ve Zafer’ini (Dolor y Gloria) izledim ve dünyanın en mutlu insanlarından biri oluverdim. İyi bir film her zaman mutlu etmiştir beni. Almodóvar’ın filmi de böyle bir mutluluk yaşattı bana. Acı ve Zafer ilk olarak Filmekimi kapsamında gösterileceği için heyecanlıydım. Filmler tek tek açıklanıyor ve ben zamanımı, paramı ayarlamaya çalışıyordum. Tabii ki mutlaka izlemem gereken filmlerin başında geliyordu Acı ve Zafer. Fakat Filmekimi’nin uyguladığı fiyat politikası beni çok rahatsız etti ve kendimce bir karar aldım. 5 yıl aradan sonra ilk defa Filmekimi’ne bilet almayacaktım. Evet, filmleri izleyememek beni rahatsız etse de buna tepkisiz kalamazdım. “Sen tepki koysan ne yazar” dediğinizi duyar gibiyim, haklı da olabilirsiniz fakat benim içim rahat en azından. Konudan çok sapmadan Almodóvar’a dönersek, Filmekimi’nin son gününde izledim Acı ve Zafer’i. Yönetmenin son dönem filmlerini beğenmeyen biri olarak (İçinde Yaşadığım Deri’yi ayrı tutuyorum) pek umudum yoktu. Bileti aldım ve az beklentim olan bu filmin karşısına oturdum. Başlar başlamaz bütün hislerimi bir kenara bıraktım, tıkır tıkır işleyen bu filme büyük bir sevgi duyarak izledim. Özellikle jenerikteki isimler sırayla gelip geçerken, o isimlerin arkasındaki ebruli sanatını andıran desenler… Filme bağlanmamı sağlayan ilk unsur işte bu desenlerdi. Bundan sonra ise Antonio Banderas’ın canlandırdığı Salvador Mallo karakterini havuzun içinde, geçmişine dalıp giderken görüyoruz. Filmin ilk ipucu işte bu geçmişi yad etme sekansıdır. Devamında ise geçmiş ile günümüz karmaşık bir şekilde ilerler, Salvador Mallo sürekli olarak mutluluğu ve huzuru anılarında bulur. Günümüz sıkıntılarından kurtulmanın tek yolu geçmişe yaptığı yolculuklardır.

Yazının bundan sonraki kısmı filme dair ipuçları vermektedir.

Salvador Mallo, dünyaca ünlü fakat eski formundan uzak, üretme sıkıntısı çeken, fiziksel olarak yorgun ve hastalıklarla uğraşan, içine kapanık, depresif ruh haliyle karşımıza çıkan bir yönetmendir. Çektiği ilk filmlerden olan “Sabor” sinematek tarafından yönetmene sorulmadan restore edilmiş ve artık dünyaca ünlü bir klasik olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bu restore edilmiş halinin gösterimi için Mallo ve filmin başrol oyuncusu Alberto Crespo davet edilir. Ve film, bu eski iki arkadaşın birbirleriyle yüzleşmesiyle ilerler. Alberto Crespo ve Salvador Mallo birbirleriyle iyi anlaşan, oyuncu-yönetmen ilişkisi olan eski iki dosttur. Fakat bu dostluk film çekiminde bozulmuştur. Aradan yıllar geçtikten sonra Mallo, Crespo’nun evine gider ve aralarında yeni bir ilişki anlayışı başlar. Alberto Crespo, eski şanından uzak, eroin bağımlısı bir oyuncudur. Yönetmen Mallo ile aralarının bozulmasının en büyük nedenlerinden biri de set aralarında eroin kullanması ve bu yüzden filmde canlandırdığı karakteri Mallo’nun istediği gibi oynayamamasıdır. Mallo, Crespo’nun evine gelince bugüne kadar hiç kullanmadığı eroini dener ve eroin bu süreçten sonra Mallo’nun gerçek dünyadan kaçıp, hayallerine ve geçmişine dair yolculuklarının yandaşı olur. Böylece film Tanpınar’ın uzun öyküsü Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nı andırır vaziyette ilerler. Geçmiş ile günümüz bir arada, karışık bir şekilde, aynı çizgide süregelen bir kurguya dönüşür. Mallo, sürekli olarak kendisinden kaçarak içine sığınır. Ve mazisiyle birlikte yaşamaya başlar. Mazi, özlenen bir motif, günümüz sıkıntılarından kaçmak için kullanılan bir unsurdur. Mallo, her eroin kullanımından sonra geçmişine gider ve özlediği çocukluğunu aramaya koyulur. Mazisiyle adeta bir hesaplaşma içindedir. Filmin en güzel kısımları bu flashback sahneleridir. Bu sahnelerde Mallo’nun annesiyle olan ilişkisine, çocukluk tutkularına, sinemaya olan bağlılığına, çalışkanlığına, zekiliğine ve disiplinli oluşuna şahit oluyoruz. Günümüzdeki Mallo her ne kadar depresif ve içine kapanık olsa da küçük Mallo onun tam tersi. Hayata karşı pozitif, tutkuları olan idealist bir çocuk. Çocukluğundaki en yakın arkadaşı ise inşaat işçisi olan, okuma yazma bilmeyen fakat buna rağmen hayal gücü geniş, hobi olarak resim yapan Eduardo’dur. Eduardo yaşça büyük olmasına rağmen evlerini tamir etme şartıyla Mallo’dan okuma yazma öğrenmek için sürekli onları ziyaret eder. Böylece Mallo, ilk tutkusu olan Eduardo ile sürekli iletişim halindedir. Tabii bu geçmiş sekansları sürekli devam ederken yaşlı Salvador Mallo’nun Alberto Crespo ile olan inişli çıkışlı arkadaşlıklarına da şahit oluruz bir yandan.

Biyografik ögelerin oldukça fazla yer aldığı Acı ve Zafer’deki Mallo ve Crespo ilişkisi bir yandan da Antonio Banderas ile Pedro Almodóvar’ın ilişkisini andırır. Almodóvar’ın ilk dönem filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu olan Banderas, Hollywood’a transfer olunca ikilinin arası açılıyor ve bir müddet beraber film çekmiyorlar, ta ki İçinde Yaşadığım Deri’ye (La Piel Que Habito) kadar. Acı ve Zafer bu açıdan bakıldığında Almodóvar’ın itiraflarının bütünü gibi. Salvador Mallo ve Alberto Crespo da tıpkı Banderas ve Almodóvar gibi ilerleyen süreçte barışıyorlar hatta Mallo, Crespo’ya yazdığı “Bağımlılık” adlı monologu oynaması için veriyor, Crespo bu monologun hakkını verebilmek için eroini bırakıyor, üstünde çalışıyor ve en sonunda monolog sahneleniyor ve kapalı gişe oynuyor. Bu sırada monologu izlemeye gelen bir kişi var, Federico Delgado. Salvador Mallo’nun unutamadığı aşkı Delgado, monologu izleyince Mallo ile görüşmek istiyor ve Mallo’nun geçmişiyle yüzleştiği en önemli sahnelerden biri oluyor Delgado ve Mallo’nun buluşması. Ayrıldıktan sonra Delgado’nun düzenli bir hayata kavuştuğunu, evlendiğini ve çocuk sahibi olduğunu öğrenmesiyle Mallo’nun hüznü artıyor, ruhen daha da acı çekiyor. Eski aşkının mutluluğu bulması fakat Mallo’nun hala yalnız ve yaşlı bir adam olması… Fakat her acının sonu mutlaka zafere bağlanır değil mi? Artık Salvador Mallo’nın ruhen ve fiziksel olarak çektiği acılar dayanılmaz duruma geliyor, sırtındaki ve boğazındaki ağrılar nedeniyle doktora gidiyor, boğazında bir kist olduğunu öğreniyor, böylece Mallo’nun zafer süreci başlamış oluyor. Tam bu sıralarda gittiği bir resim sergisinde Eduardo’nun kendisini çocukken çizdiği resmi görür görmez satın alıyor. Ve işte o resim acılarının kurtuluş reçetesi oluyor. İlk arzusu. Girdiği ameliyat adeta yeniden doğumunun simgesi. Son sahnede yine geçmişinden bir görüntü, annesi ve Mallo’yu görüyoruz. Kamera annesinden yavaş yavaş uzaklaşıyor, spot ışıklarını, kameraları ve çekim yapan Salvador Mallo’yu görüyoruz. Ve anlıyoruz ki Salvador Mallo’nun izlediğimiz geçmişi çektiği bu film olan “İlk Arzu”. Bir anda film bu sayede, postmodern edebiyatın da olmazsa olmaz tekniği olan üstkurmacaya (metafiction) dönüşüyor. Mallo, acılarından kurtulmuş vaziyette ilk arzusuyla birlikte zafere ulaşıyor…

Salvador Mallo’nun ilhamı…

Almodóvar, filminde biyografik ögeler olduğunu kabul etse de filminin bütününün kurmaca olduğunu söylüyor. Bunu demesinin belki de en önemli nedenlerinden biri filminin belgesel olarak değerlendirilmesini istememesi. Almodóvar, biyografik unsurlar az dese de film Almodóvar’ın evinde çekiliyor, Banderas, Almodóvar’ın kıyafetlerini giyiyor. Hatta Banderas, yönetmenin kendi hikayesi olduğundan dolayı baskı hissettiğini söylüyor. Bu tür detaylar her ne kadar belgesel niteliği gösterse de Almodóvar’ın korkusu yersiz. Çünkü film belgesel anlatımından uzak, oldukça estetik bir açıdan çekilmiş. Filmi özel ve estetik kılan en önemli unsur ise bana göre renk paleti. Kırmızı diğer bütün Almodóvar filmlerinden alışık olduğumuz gibi yoğun kullanılmış. Salvador Mallo’nun yatak odasındaki ilaç dolabından tutun da mutfak dolaplarına kadar evindeki hemen hemen her şeye kırmızı tonları hakim. Bunun yanında Mallo’nun giydiği rengarenk kısa kollu gömlekler, t-shirtler, boğazlı kazaklar ve özellikle filmin sonlarına doğru giydiği yeşil deri ceket… Bu renk kullanımı filmin havasına hava katmış ve estetik boyutunu arttırmış.

Sonuca gelirsek, Acı ve Zafer, bunu söylemek için erken olsa da bence Almodóvar filmografisinin şimdiden en üst sıralarında yer alıyor. Yönetmenlerin ve yazarların kişisel yapıtları olur, Acı ve Zafer de Almodóvar’ın en kişisel filmi. Anlatımdaki zenginlik, kullandığı farklı teknikleri, hikayesi, sürekli geriye dönüşleriyle oldukça zengin bir film olma özelliği gösteriyor. Salt sinema değil Acı ve Zafer, diğer sanat dallarından da besleniyor; Mallo’nun geceleri roman okuması, çocukluk arkadaşının ressam olması filmin diğer sanatlarla etkileşim içinde olduğunun göstergesi. Son sahnesiyle de üstkurmacaya dönüşmesi izleyicileri oldukça şaşırtıyor ve filmi özel bir noktaya getiriyor. Kısacası Acı ve Zafer Almodóvar sinemasının en sevdiğim filmi olmakla beraber, bu sene izlediğim filmler içinde de en sevdiklerimden biri oldu. Almodóvar sinemasını sevenler veya Almodóvar’ın mazisini merak edenler mutlaka izlemeli…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.