21. YÜZYILIN EN İYİ 25 İLK FİLMİ

10. Hunger (Açlık, 2008)

12 Yıllık Esaret ile “En İyi Film” Oscar’ı alan yönetmen Steve McQueen‘in Oscar’ı almayı daha çok hak ettiği filmi Hunger, yönetmenin kısa filmlerden sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmi. 90’larda Hollywood’un önemli konularından biri hâline gelen ve izlemeye alışık olduğumuz IRA temalı filmlere göre daha sert, gerçekleri daha çarpıcı biçimde ortaya koyan bir film Hunger. Mahkumların önce battaniye protestosu, sonra yıkanmama eylemleri ve en sonunda da açlık grevlerini anlatan filmde Michael Fassbender’in zayıflamış bedeninin gerçekliği arttırmasının yanında oyunculuğu filmi üst seviyeye taşıyor. Fassbender’in de adını duyurmasını sağlayan film, hayat verdiği karakter Bobby Sands‘in direnişine seyircileri ortak ediyor.

Ahmet B.

9. Synecdoche, New York (New York Yanılsamaları, 2008)

Synecdoche, New York; Caden Cotard adında psikolojik kriz yaşayan bir adamın hikâyesini, yani diğer bir deyişle yitirilip giden kadınların, özgüvenin, vücut ve akıl sağlığının ve geleceğin hikâyesini anlatıyor. Bir tiyatro yönetmeni olarak yaşayan Caden, kırılgan, hayattan kopmuş ve çekingendir; yaşamını ise heyecansızlık, çürümüşlük ve son olarak da yok olma üçgeninde kurmuştur ve eşi Adele ile büyüyen ilişkisel çatışmaların içerisinde debelenmektedir. Adele’in Caden ile özdeşleştirdiği kişisel ve davranışsal kodların tatminsizliğinden doğan çatlaklar, Caden’ın düşüşünün de başlangıcı olur. Filmi izlerken, hayatta yaşadığı kayıplarla mücadele ederek tanımlanacak bir adamın anbean ayakta kalma çabalarını, direnirken yaşadığı utançları ve hayal kırıklıklarını deneyimleriz. Bu anlamda Caden ve Adele’in ilişkilerinin bittiği an, Adele ile birlikte kızları Olive de Caden’dan alınması ve tanısı seyircilerle paylaşılmayan, günden güne Caden’ı bir “yok adam”a dönüştüren sinirsel bir hastalığın etkisinin başlamasıdır.

Burç Karabulut

8. A Single Man (Tek Başına Bir Adam, 2009)

Moda ikonu Tom Ford’un yönetmenliğe soyunduğu film, Christopher Isherwood’un aynı adlı romanından uyarlanıyor. Filmde sevgilisini trajik bir trafik kazasında kaybeden ana karakter George’un hayata tutunmaya çalışması anlatılır. Bir üniversitede profesör olan George, erkek arkadaşını kaybetmenin hüznünü üzerinden atamayıp topluma karşı yabancılaşmış ve yalnızlaşmıştır. Tek dert ortağı ise kocası tarafından terk edilmiş Charley karakteridir. Ölüm, yas, yabancılaşma gibi temaların ön planda olduğu harika bir melodram. Film boyunca diyaloglar minimum seviyede tutulmuştur ve başrolde muhteşem sinematografi ile müziğin harika bir uyum içerisindeki valsini izleriz. Colin Firth’ün kariyer performansı ve Julianne Moore’un kalburüstü oyunculuğu ile film daha da değerleniyor. Tekrar belirtmekte fayda var; filmin eşsiz bir sinema şölenine ve başyapıt mertebesine dönüşmesinde Abel Korzeniowski’nin muazzam müzikleri ve çok başarılı renk paletleriyle bezenen görüntülerin etkisi inkar edilemez. Firth, buradaki performansını Oscar adaylığı ve BAFTA’da en iyi erkek oyuncu ödülü ile taçlandırır.

Antoine Doinel

7. Nightcrawler (Gece Vurgunu, 2014)

Daha çok yazarlığı ile tanıdığımız, Nightcrawler dışında yönettiği iki uzun metraj filmi olan (Roman J. Israel, Esq., Velvet Buzzshaw) Dan Gilroy’un bu filmi, neo-noir, suç ve gerilim türlerinin önemli bir örneği olarak karşımıza çıkmakta. Jake Gyllenhaal’un sosyopat bir karakter olarak hayat verdiği Louis Bloom hikayenin odak noktası durumundadır. Tuhaf bir adam olan Louis bir gece arabasıyla gezerken bir olaya tanık olur ve el kamerasıyla bu olayı çekmeye başlar. Kayıt altına aldığı bu videoyu ise haber kanallarına satmaya çalışır. Böylece olaylar hızlıca gelişir ve beklenmedik bir hale bürünür. Gilroy, bu sayede Louis üzerinden medya sektörünün acımasızlığını kurnazca eleştirir. Nightcrawler’ın sırrı sadece güçlü olay örgüsü değil, aynı zamanda kusursuza yakın bir teknik anlayışla kotarılmış olmasıdır. 2015 yılında “En İyi Özgün Senaryo” dalında Oscar’a aday olan Nightcrawler, Jake Gyllenhaal’un devleşen performansı sayesinde unutulmaz filmlerden biri olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır.

Murat İnal

6. The Act of Killing (Öldürme Eylemi, 2012)

Neşenin hiç eksik olmadığı bu katliam anlatısı, şüphesiz sıradan bir insanın ne kadar kötü olabileceğine ve kötülüğün doğası üzerine düşünmeye çağırır. Öldürme Eylemi ile ilgili eleştiri metinlerinde sıklıkla değinildiği üzere Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı bu açıdan anahtar bir konumda yer alır. Arendt, söz konusu yapıtında Yahudi soykırımının başlıca sorumlularından biri olan Adolf Eichmann’ı emirlere uyan, ancak düşünme yetisinden yoksun bir bürokrat olarak konumlandırmış, onu bir tür canavar ya da vahşi bir yaratık gibi betimlemekten özenle uzak durmuştur. Arendt’in Eichmann ile ilgili mahkemedeki gözlemlerinden yola çıkarak yaptığı bu tasvir, emirleri soğukkanlılıkla ve hiç akıl süzgecinden geçirmeden harfiyen uygulayan sıradan bir insanı öne çıkarır. Öldürme Eylemi’nin odağına aldığı failler ise Eichmann’ın mahkeme sürecindeki haletiruhiyesinden oldukça uzak bir görünüm sergileyerek cinayetlerden nasıl keyif aldıklarını ayrıntılı bir şekilde yansıtırlar. Ancak her iki durumda da Arendt’in üzerinde durduğu vicdan muhasebesi ve içsel bir hesaplaşma görülmez.

Özgür İpek

5. In Bruges (Brugge’de, 2008)

Three Billboards Outside of Ebbing, Missouri (2017) ile Oscar sezonuna damga vuran ve geniş kitlelere ulaşarak sinema sektörünün dikkat çeken yönetmenlerinin arasına adını yazdıran Martin McDonagh, tüm bunların sinyalini, yakın dönemin en başarılı ilk filmlerinden In Bruges’te vermişti. Uçuk kaçık, geveze karakterler ve onların etrafında gelişen komik, tuhaf ve depresif olaylar dizisi, McDonagh’ın her bir anı özenle tasarlanmış çarpıcı yönetimi, Brandon Gleeson ve Colin Farrell başta olmak üzere güçlü oyunculuklar ile In Bruges, Avrupa’da Orta Çağ mirasının en iyi korunduğu şehirlerden olan Brugge’nin filmin ana parçalarından biri hâline geldiği, emsaline az rastlanan modern bir kara film. Hollywood’un çarkları arasında ezilmeden kendi bildiği yolda ilerleyen ve her filminden sonra makul bir zaman aralığı bırakan McDonagh’ın sinemasını kavramak ve ufukta beliren yeni filmine hazırlanmak için en ideal durak hâlâ In Bruges.

Tanju Baran

4. Saul Fia (Saul’un Oğlu, 2015)

Macar yönetmen László Nemes’in 2005 yapımı filmi olan Saul Fia, prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yaptıktan sonra biçimsel olarak ortaya koyduğu başarıyla adından hâlâ söz ettirmeye devam etmektedir. Bir ilk film için gerek rejisörlük gerekse yazarlık bakımından oldukça yüksek bir çıtada konumlanan film, yönetmenin kariyeri açısından bu anlamda bir yük olur mu olmaz mı tartışmalarını beraberinde getirmişti. Film Auschwitz toplama kampında Saul Ausländer isimli ve ölüleri yakmakla görevli bir Yahudi bir mahkûmun, oğlunun cesedini yakılmaktan kurtarmak için bir haham bulup gömmek istemesini konu almaktadır. Günümüze kadar Auschwitz ve holokost temalı birçok film üretilmişken Saul Fia’yı benzerlerinden ayıran en önemli nokta, görüntü yönetmeni Mátyás Erdély’in üstün başarısı ile filmin sinematografisi ve tek plan sekans hâlinde seyretmesidir. Bu bağlamda film, karakter Saul Ausländer’in gözünden toplama kampının bütün sıkışmışlığı ve vahşetine ortak olmamız için çarpıcı bir zemin hazırlamıştır. Filmi holokost, Auschwitz ve Antisemitizm üçgeninde özgün bir şekilde öne çıkaran noktaları, karakter üzerinden inşa edilen bir dramatik yapı, ölmeyi umursamayan ve vahşetin ortasında kendine oğlu üzerinden belki bir uhrevi kurtuluş arayan bir adam ve fondaki buğulanmış şiddet görüntülerinin filmin evreninde ağdalı bir anlatıma dönüşmeden olağanlaşması olarak sıralayabiliriz.

Furkan Aşkın

3. Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler, 2000)

Çok önemli filmlere şahit olduğumuz 90’lar dönemi bitmiş, artık milenyum çağına girmişizdir. Milenyum’un ilk yılı olan 2000’de çektiği ilk uzun metraj filmiyle sahneye Alejandro González Iñárritu çıkmıştır. Hem de ne çıkış. Daha sonra “Ölüm Üçlemesi” olarak anılacak filmlerin (21 Grams, Babel) ilk sac ayağı olan Amores Perros, kesişen hayatların hikayesidir. Meksika’da geçen olay, farklı statülere sahip insanların bir trafik kazasıyla birbirlerine bağlanmasını anlatır. Abisinin karısına aşık olan Octavio, ülkenin en ünlü mankenlerinden Valeria ve kiralık katil olan El Chivo… Böylece Iñárritu, Meksika toplumunun sınıfsal farklılıklarına dair önemli unsurları seyircinin kulağına fısıldar. Amores Perros, çoğu görüşe göre Milenyum’un ilk başyapıtıdır.

Murat İnal

2. Vozvrashchenie (Dönüş, 2003)

Rus sinemasını kim sevmez ki? Andrey Tarkovski’den sonra Sokurov ile Rus sinemasının yaşayan en büyük iki yönetmeninden biri olan Zvyagintsev’in bu ilk filmi kuşkusuz çok çarpıcıydı. 2003 yılında Venedik’te Altın Ayı ödülünü alan bu film, sorumsuz bir babanın yıllar sonra aniden eve dönüp, iki çocuğuyla birlikte çıktığı yolculuğu anlatır. Bu yolculuk esnasında yönetmen baba-oğul çatışmasına, tanrı kavramına, Rus toplumun sosyolojik unsurlarına dair mesajlar verir.  Babanın neden sert olduğuna, evi neden terk ettiğine, karısıyla yaşadığı sorunlara pek değinmez. Zaten amacı da bu değildir yönetmenin. Sinemanın görsel gücünü yoğun bir derecede kullanarak sembolizme başvuran Zvyagintsev’in ne kadar büyük bir yönetmen olacağının ilk ipuçlarını içinde barındıran Vozvrashchenie, sinema tarihinin özel filmlerinden biri olarak her zaman anılacaktır.

Murat İnal

1. Donnie Darko (Karanlık Yolculuk, 2001)

Sinema, kendi diliyle kurduğu hikâye, karakter ya da olaylar dizgesiyle, tarihinde kült yapımları barındırmasının dışında “kültür endüstrisi ürünü” diyebileceğimiz ikonlar hatta mitleri de içinde barındırmaktadır. Donnie Darko yapım olarak artık kendi evreninden dışarı fırlamış ve afişler, görsel kültür dokümanları, hatta filmlerden alıntılanan duvar yazıları gibi farklı yapısal formlarda bir kültüre dönüşmüştür. Yönetmenler için ilk filmler, çoğu zaman, kariyerlerinin sıçrama tahtası olduğu gibi üzerlerine yapışan önemli bir yük de olabilmektedir. Donnie Darko, filmin yönetmeni Richard Kelly için işte tam böyle bir yerdedir. Yönetmenlik kariyerinde yaptığı sonraki filmlerin çıta olarak Donnie Darko’nun oldukça altında kalması, kendisinin “yönetmen sineması” dediğimiz olgunun dışında kalmasına bile sebebiyet vermiştir. Başrollerini Jake Gyllenhaal, Jena Malone ve Drew Barrymore‘un paylaştığı filmde bir dizi “fantastik” diye tanımlayabileceğimiz olaylar dizgesi seyretmektedir. Çevresiyle uyum sorunu yaşayan Donald isimli genç, ailesinin ve okulun kendisi için çizdiği yoldan ayrılıp, ortaya çıkan esrarengiz kahramanın peşinden gidecektir. Filmin esrarengiz havasını oluşturan atmosferi ve “karanlık bir Alice Harikalar Diyarı’ndan fırlamış” diyebileceğimiz tavşan karakteri seyircinin hafızasına kazınan önemli bir imgeye dönüşmüştür. Bunların dışında, filmin Gary Jules’in yaptığı ve en iyi soundtrack albümlerinde üst sıraları zorlayacak olan müziği, günümüzde hâlâ farklı türlerde cover’ı yapılarak etkisini devam ettirmektedir.

Furkan Aşkın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir