Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor

38 Yıl Sonra Gelen Yeniden Çevrim: The Force Awakens

Bazı filmler, özellikle sevilen bir serinin parçasıysa, bir sinema filminden fazlasına tekabül eder. Bu tarz filmlerle karşılaşmak yılda birkaç kez kapımızı çalan bayramlar tadındadır: Çok öncesinden hazırlıklar yapılır, bütün aile toplanır, uzaktaki arkadaşlar gelir, sohbetler edilir ve zamanın donduğu anlar yakalanmaya çalışılır… Sinemasal bayramlarımızın temelinde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, “bazı şeylerin nasıl da değişmediğini” görme isteği yatar.  Önceliğimiz değişmeyenler olduğundan “Hiç değişmemiş.”, “Küçüklüğünde neyse şimdi de aynısı.” gibi cümleler kurabilmek isteriz. Bu değişmeyenleri hallettikten sonra da nelerin değiştiğini aramaya başlarız çünkü hiçbir şey değişmeyecekse 25 film boyunca bir karakteri ya da 35-40 yıla yayılan bir seriyi takip etmemizin ne anlamı kalırdı ki? En sonuncu sinemasal bayramımız olan Star Wars’un 7. filmi The Force Awakens, “bazı şeylerin değişmediğini görmek isteyenler” için tüm zamanların en tatmin edici işlerinden biri olabilecek kadar keyif verici, nelerin değiştiğini görmek isteyenleri koca bir hayal kırıklığıyla baş başa bırakacak kadar acımasız film.

 Yazının bundan sonraki kısmı film hakkında spoiler içermektedir.

The Force Awakens’da nelerin değiştiğini ve nelerin değişmediğini merak edenler için tek önermede her şeyi açıklayabiliriz: Filmde bilmediğiniz hiçbir şey, beklemediğiniz hiçbir değişiklik yok. Bu önermeyi filmin kendisi ve karakter, mekân, olay örgüsü gibi parçaları için kullanabiliriz. Klasik serideki Han Solo, Leia, R2-D2, Chewbecca, C-3PO, hatta “It’s a trap.” repliğiyle ünlü Amiral Ackbar gibi karakterler tek tek arz-ı endam ediyorlar. Tatoinne’i özleyenler için Jakku, Mos Eisleyciler için Maz Kanata’nın mekânı, Death Starcılar için XXX-Large Death Star var. Olay örgüsü ise efsanenin başlangıcı A New Hope’un birebir kopyası; The Force Awakens’in serim kısmına bakmak bile kopyalama işinin ne boyutta olduğunu anlamaya yetecektir: Baskına gelen Kylo Ren (ilkinde Darth Vader), inzivaya çekilmiş Luke Skywalker’ın (Ben-Kenobi) yerini gösteren haritayı BB-8’ye (R2-D2) veren Poe Dameron (Leia), bir anda kendini makro bir mücadelenin içinde bulan yetim kız Rey (Luke), tesadüfen olaya dâhil olan Stromtrooper Finn (Han Solo)… Emin olun, sayılanlar sayılabileceklerin yarısı bile değil. Han Solo’yu, Leia’yı ve Luke’u görmek güzel fakat A New Hope’un 38 yıl sonraki yeniden çevrimi de bazı şeylerin nasıl da değişmediğini görme isteğine dâhil mi? Benim için hayır, yıllarca bu remake için beklemedim.

Bahsettiğimiz kısım, nostaljik yanı ağır basanlar için hükümsüz olabilir fakat The Force Awakens’in Skywalker trajedisine getirmeye çalıştığı yoruma kayıtsız kalmak pek mümkün değil. Aydınlık Taraf ile Karanlık Taraf arasında geçen ve koca bir galaksiye yayılan mücadelenin özünde, iki kuşağa yayılan bir aile trajedisi yatmaktadır ve Star Wars’u çok uzak galaksiden çekip yanı başımıza getiren merkezine yerleştirdiği bu trajedidir. “İnsan kozmozda bir mikrokozmozdur.” önermesinin en yüce örneğini bünyesinde barındıran Star Wars’un klasik üçlemeyle açtığı parantez, ikinci üçlemeyle fikri açıdan tamamlanmış durumdadır ve mikro ölçekteki bu trajediyi, anne tarafındaki dededen toruna, amcadan yeğene şeklinde “aşiret mantığıyla” makro düzeye taşıdığınız anda her şeyi tuzla buz edersiniz. “Han Solo’nun oğluymuş”, “Falanca falancanın yeğeni aslında.” cümleleriyle The Empire Strikes Back’i görenleri, Obi-Wan Kenobi ile Anakin Skywalker arasında yaşananlara şahit olanları nasıl etkileyebilirsiniz ki? Darth Vader ile Luke Skywalker arasında köprüde geçen efsanevi hesaplaşmayı,  bunca yıl sonra Han Solo’yla oğlu Kylo Ren arasında yeniden sahnelediğinizde, Han Solo’yu kefaret için öldürtüp bugünü kurtarabilirsiniz fakat koca evrenin merkezine dinamit yerleştirdiğinizi nasıl unutturabilirsiniz ki? Star Wars, Skywalker ailesinin trajedisidir, Skywalker aşiretinin değil.

Filmde hacimli yer kaplamasa da J.J. Abrams’ın vizyonunu ortaya koyması açısından önemli, serinin geleceği açısından rahatsız edici bir husus daha var: Nazi ve Vietnam göndermeleri. Star Wars’un Antik Çağ’dan günümüze, Yunan Medeniyeti’nden Uzak Asya’ya kadar uzanan kadim kaynak havuzu, seriyi zamansız ve mekânsız bir destana dönüştürerek reel politiğin çok ötesine taşımıştır. Star Wars’un kültürel açıdan geldiği nokta, kendisinden sonra yaşanmış olayları açıklamaya olanak sağladığı gibi, “kendisinden önce” yaşanılan olaylara da atıfta bulunulmasına olanak sağlar, -doğuşuna katkıda bulunsa bile. George Lucas’ın Star Wars’u edilgen değil etkendir, yeni izleyiciler için Karanlık Taraf’ı Nazizmle, First Order’ı Vietnam’a baskına giden helikopterle somutlaştırmanın izah edilebilir bir tarafı yok.

Serinin en kötü filmi olmasa da en korkak ve vizyonsuz filmi olmayı başaran The Force Awakens, klasik seriyi baş tacı eden, kutsalıma dokunulmasın kaygısı taşımadan ikinci üçlemeyi bağrına basan bir Star Wars hayranı olan bana, son yıllardaki en büyük hayal kırıklığımı bahşettiğinden serinin geleceğinden ümitvar değilim. Güçlü kadın geleneğinin devam ettirilmesi, Mace Windu’dan sonra siyahî bir karakterin daha merkeze taşınması ve filmin ilk 5 dakikasını özgürce yönettikten sonra kalan 130 dakikada kaçak dövüşen J.J. Abrams’ın gidişi iyiye işaret olsa da aynı delikten iki defa sokulmayı göze alanlar kervanına katılmak için gerekli ortam henüz oluşmamış durumda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.