SEYİRCİNİN GÖZÜNDE ŞİDDETİ ETİKLEŞTİRMEK: QUENTIN TARANTINO

“Bir arabayı park ederken izlemek yerine havaya uçmasını izlemeyi tercih ederim.”

SİNEMA DİLİ:

Quentin Tarantino, oldukça fazla janradan etkilenen bir yönetmen olmuştur. Sergio Leone’nin spagetti western’lerinden tutun Scorsese’nin suç filmlerine, Coppola’nın Apocalypse Now’ından Bloody Sam Peckinpah’ın The Wild Bunch’ına kadar. Neredeyse hayatına yön veren ayak fetişi, kışkırtıcı ve eğlendirici kanlı şiddet sahneleri, karakterlerin birbirinden alakasız uzun tiradları ve sohbetleri, ırkçı küfürler, absürt komedi & şiddet sekansları, mükemmel müzikler ve şarkılar Tarantino sinemasının en önemli alamet-i farikaları oldu. Ancak kesinlikle en büyük başarısı, tüm bu kendi dilini yaratma başarısını daha ilk iki filminde tamamlamış olması oldu. Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction, yönetmenin sinemasında ne zaman ne olacağına, şiddetin nasıl gösterildiğine, müziklerin ve şarkıların hangi anlarda gireceğine, sohbetlerin niteliklerine ve karakterlerin derinliklerine kadar her şeyde seyircide bir fikir oluşturdu. Ayrıca yönetmenin imza kamera açısı olarak görülen ve onunla birlikte bagaj açısı adını alan alttan yüceltme çekimini tüm filmlerinde, en çok da araba bagajlarından yapmak üzere kullandı. Çoğu zaman da bu kamera açısının mucidi olarak görüldü ancak gerçek çok başkaydı.

Sinema tarihinin en tartışmalı ismi olarak görülen Leni Riefenstahl, 1936 Berlin Olimpiyatları için çektiği aynı tarihli ve aynı adlı iki Olympia filminde Aryan Alman sporcularını halkın gözünde tanrılaştırmak için alt yüceltme açısını kullandı ve savaş öncesinde halkın gözünün boyanmasında ve manipüle edilmesinde çok önemli rol oynadı.

 

27 Mart 1963’te doğan Quentin Tarantino, hiç şüphesiz Amerikan Bağımsız Sineması’nın yaşayan en büyük isimlerinden biri. 70’lerde altın çağını yaşayan Yeni Hollywood’un 80’lerde sönükleşmesinden sonra 90’larda özellikle Coen Kardeşler, Paul Thomas Anderson, David Lynch, Sofia Coppola, Wes Anderson, Jim Jarmusch, Gus Van Sant ve Kevin Smith gibi isimler ortaya çıktı. Quentin Tarantino bu yönetmenlerin hepsinin aksine sinema okumamıştı, bir film kiralama dükkanında tezgahtarlık yapmaktaydı ve inanılmaz bir sinema tarihi bilgisine sahipti. Sinefillikte çok başka bir noktadaydı ve tüm bu birikimini bir gün yönetmen olarak kullanacağının farkındaydı. 1990’ların başlarında küçük suçlardan hapse girdiğinde kaldığı koğuştaki mahkumların muhabbetlerinden o kadar etkilendi ki serbest bırakıldıktan sonra bu sefer isteyerek tekrar hapishaneye geri döndü ve ilk uzun metrajı olacak olan Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri)’u yazmaya başladı.

Film 1992’de vizyona girdiğinde çok büyük bir sükse yaptı ve Tarantino bir anda kendini Hollywood’un zirvesine tırmanırken buldu. Bu kadar kusursuz bir ilk filmi hiç kuşkusuz kendisi dahil hiç kimse beklemiyordu ve film özellikle bağımsız festivallerde ödüllere boğuldu. Film aynı zamanda Amerikan Bağımsız Sineması’na Steve Buscemi, Tim Roth ve Michael Madsen gibi üç efsane oyuncuyu da kazandırdı. Bunun dışında Sean Penn’in erken yaşta hayatını kaybeden kardeşi Chris Penn de filmde rol aldı.

Rezervuar Köpekleri’nden 2 sene sonra ise Tarantino pik dönemini yaşadı. Pulp Fiction ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye, Oscarlarda En İyi Orijinal Senaryo ödüllerini kazandı. İnanılmaz kurgusu ve birbirinden orijinal, derin ve absürt karakterleriyle Pulp Fiction dünya sinemasına adını altın harflerle yazdırdı. Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction ile auteur’lüğünü ispat eden Tarantino için 90’lar hayli hareketli geçecekti.

1997’de en zayıf işlerinden sayılan Jackie Brown geldi. Fetiş oyuncularından Samuel L. Jackson ile yeniden buluştuğu film bir silah satıcısının ortağıyla birlikte iş peşinde koşmaktayken Jackie Brown adında bir hostes ile tanışmalarından sonra hayatlarının tehlikeye girmesini anlatıyordu. Brown’u siyahi aktris Pam Grier’in canlandırıyor oluşu ise özellikle Pulp Fiction’ın çok fazla ırkçı küfür içermesinden dolayı Tarantino’dan pragmatist bir özür olarak algılandı. Bağımsız Sinemada kendi jenerasyonundan olan Spike Lee’nin bu yanından dolayı Pulp Fiction’ı yerden yere vurmasının da bunda etkisi olduğu çok konuşuldu.

Jackie Brown’un aldığı olumsuz eleştirilerden ötürü sinemaya bir süre ara veren Tarantino, 2003 – 2004’te ise Kill Bill Volume 1, Kill Bill Volume 2 ile beyaz perdeye geri döndü ve ekranı adeta ateşe verdi. Düğün gününde üyesi olduğu çete tarafından saldırıya uğrayan ve öldü sanılarak bırakılan Gelin’in (Bride) ekip üyelerinden tek tek intikam alışını izlediğimiz bu iki filmlik seri feminist kuramdan, Uzak Doğu animelerine, oradan aksiyona sinema tarihine çok zengin bir mutfak bıraktı. Aynı zamanda başroldeki Uma Thurman’ın da zamanının en büyük oyuncularından biri olmasında önemli rol oynadı. Lucy Liu Hollywood’da parladı, David Carradine küllerinden doğarak “henüz ölmediğini” hatırlattı, Daryl Hannah & Vivica A. Fox kendilerini yeniden hatırlatarak pik dönemlerini yaşadılar.

2007 ise kuşkusuz Tarantino’nun unutmak istediği bir yıl oldu. Sinemacı olmadan önce dahi B-Movie’ye (B Filmler) olan hayranlığını her fırsatta dile getirmiş olan yönetmen, yakın arkadaşı Robert Rodriguez ile birlikte kolları sıvadı ve GrindHouse adını verdikleri B Film serisini çektiler. GrindHouse, Planet Terror (Dehşet Gezegeni) ve Death Proof (Ölüm Geçirmez) adlarındaki iki ayrı filmden oluşuyordu ve Tarantino’nun türünün dışına çıktığı bu iki film özellikle eleştirmenlerce yerden yere vuruldu. Pik noktasını özellikle 80’ler ve 90’ların ilk yarısında yaşamış olan bir sinema türünü 2000’lere, kendi tarzıyla uyarlayan Tarantino da sonradan bu iki filmden pişman olduğunu açıklayacaktı.

GrindHouse’dan sonra ise 2009’da Inglorious Bastards (Soysuzlar Çetesi) geldi ve yönetmen ikinci altın dönemine giriş yaptı. Bu sefer temaya İkinci Dünya Savaşı’nı alan Tarantino, bunu kendi tarzıyla öyle bir harmanladı ki film çok büyük başarı kazandı ve sükse yaptı. İlk defa Brad Pitt’le çalışması da filmin PR anlamında zirve yapmasına yol açtı ancak herkesin hemfikir olacağı üzere Soysuzlar Çetesi’nin en büyük artısı sinemaya Christoph Waltz gibi bir oyuncuyu kazandırması oldu. Filmde sadist Nazi Kurmayı Hans Landa’yı canlandıran Waltz, bu performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar ödülü kazandı. Tarantino da bu filmden sonra belirli aralıklarla “Hans Landa yazdığım en iyi karakter” şeklinde açıklamalarda bulundu.

2012’de ise Tarantino oldukça radikal bir değişikliğe giderek risk aldı ve western türüne el attı. 1966 yapımı western klasiği Django’dan esinlenerek çektiği Django Unchained, türün yeni klasikleri arasına girdi ve western türünü yıllar sonra yeniden gündeme taşıyarak büyük bir başarı elde etti. Christoph Waltz bu filmdeki performansıyla yeniden en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında heykelciğin sahibi oldu ve aynı yönetmenle üst üste iki filmde de Oscar kazanan belki de ilk oyuncu olarak sinema tarihine geçti. Waltz dışında Leonardo DiCaprio, Jamie Foxx, Samuel L. Jackson ve Kerry Washington’ın başrollerde olduğu filmde ilk Django’ya saygı olarak efsanevi aktör Franco Nero da rol aldı.

2015’te Tarantino, western derinliklerinde yüzmeye devam ettiği Hateful Eight ile tam anlamıyla ustalık eserini sundu. Film Django kadar ses çıkarmasa da Tarantino’nun kendi kitlesi, sinefiller ve eleştirmenler tarafından mümkün olduğunca övüldü. 90’ların ünlü oyuncusu Jennifer Jason Leigh’in fırtına gibi geri döndüğü Hateful Eight’te efsanevi film müziği bestecisi Ennio Morricone, en iyi orijinal şarkı dalında Oscar ödülü kazandı.

Quentin Tarantino Hateful Eight döneminde “Toplamda 10 film yönettikten sonra yönetmenliği bırakacağım, kanımca yönetmenler 10. filmlerinden sonra iyi film çekmiyorlar” demiş ve sanat dünyasının dikkatini çekmişti. Hateful Eight’ten sonra da bu kararını sıkça tekrarlayan Tarantino 2019’da ise Once Upon A Time In Hollywood (Bir Zamanlar Hollywood’da) ile sinemaya yine görkemli bir dönüş yaptı ve ödül sezonunda hayli elini doldurdu. Tarantino günümüzde eğer kararına uyacaksa son bir film daha çekecek ve tahminimizce onun senaryosu üzerinde çalışmakta. Bir ara Kill Bill serisine olası bir üçüncü film çekeceği ya da yeni Star Trek filminin yönetmenliğini üstleneceği gibi haberler çıktıysa da bunlar sonradan yalanlandı. Özellikle Uma Thurman, geçtiğimiz günlerde üçüncü bir Kill Bill filminin çok uzun zamandır gündemde olduğunu, ancak bir türlü ilerleme kaydedilemediğinden artık çekilebileceğini düşünmediğini açıkladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.