ÖZEL FİLMLER DOSYASI

Smultronstället (1957)

Kapı açılıyor ve insan sinemanın büyülü dünyasına ilk adımını atıyor!

Bir bakışın, bir cümlenin, bir sahnenin izleyende tarifsiz duygular uyandırdığı sinema olmasaydı bambaşka bir insan mı olurdun? Peki sinemanın hayatındaki varlığını ilk olarak ne zaman hissettin? Hangi filmi izledikten sonra daha fazlasını istemeye, daha çok izlemeye başladın? Bu soruların yanıtlarını sinemacılarla, film yazarlarıyla birlikte arıyor, bu özel filmler aracılığıyla güzel bir keşfe imza atıyoruz.

Kolektif bir çalışmayla hazırlanan ‘’en özel filmler dosyası’’ karşınızda! Hiçbir zaman bitmeyecek bir tutku, hiçbir zaman tam olarak varılamayacak bir yer olan sinema sanatında keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz! İşte sinefilleri, hayatını filmlere adayanları, ilk defa sinema kapısından içeri çeken önemli filmler!

Özlem Çetinkaya

 


Tufan Şimşekcan (https://twitter.com/tufansimsekcan)

Çocukluğumdan beri karikatür çizerim. İlk çizimlerimle hareketli karakterler oluştururdum. Bunun sinemayla ilişkili olduğunu anladıktan sonra filmlere hayran olmaya başladım. Ve bu his tutkuya dönüştü.
-‘Superman’ filmini sinemada izlemiştim. Gerçek gibiydi. Uçan birisini görmek çok şaşırtmıştı. O zamandan bu yana sinemanın büyülü dünyasındayım. Benim için özel olan iki film;
Zerkalo
Sinemanın bu denli derin, yüce, yoğun, katmanlı, eşsiz bir sanat oluşuna muhteşem bir örnek.
The Matrix
Gişede başarı sağlamasının yanı sıra mitolojik, dinsel, metaforik, simgesel, edebi derinlikler barındıran kült bir film.

Zerkalo (1975)


Selin Göknar (https://twitter.com/SelinGoknar)

Sinemaya olan özel ilgim, üniversitede Radyo TV ve Sinema bölümünde 2. sınıftayken film kuramları ve dünya sinemasına dair dersler alırken başladı. Filmleri öncelikle dersler için izliyordum. Zamanla tür ve yönetmen kavramlarının içine girdikçe sinema benim için bir tutku hâline geldi. Sinemanın büyülü dünyasına girdiğim birkaç filmse şöyle:
Roma, Citta Aperta (1945, Roberto Rossellini)
La Strada (1954, Federico Fellini)
Bagdad Cafe (1987, Percy Adlon)
Duvara Karşı (2004, Fatih Akın)
Vesikalı Yarim (1968, Ömer Lütfi Akad)
Benim için özel filmler:
Je Vais Bien, Ne T’en Fais Pas (2006, Philippe Lioret): Başrolde oynayan Melanie Laurent, karakterin duygularını derinden yansıtmıştı. Benim için çok özel olan U Turn (Lili) şarkısını filmde duyduğumda sarsılmıştım ve bu şarkı senaryoyla bütünleşerek ruhuma kazındı.
Le Grand Bleu (1988, Luc Besson): Okyanusun derinliklerinde kendini bulan karaktere karşı büyük bir empati besledim. Sinematografisi büyüleyici olduğu kadar müzik kullanımı da duyguları ikiye katlıyor.

Vesikalı Yarim (1968)


Güney Birtek (https://twitter.com/guneybirtek)

Yedinci Mühür (Bergman)
Bergman’ın Yedinci Mühür filminde hayatın, ölümün ve nihayetinde hakikatin ta kendisini bulmuştum. Filmde bence acısıyla mutluluğuyla, yaşamıyla ölümüyle insanın dünyayla kurduğu ahenk resmediliyor… Film bu sebeple insan olan her yerime dokunmuştu.
Ayna (Tarkovski)
Hayatımda anlamlandırdığım ne varsa hep çocukluğumda saklı. Zihnimde ne zaman çocukluk anılarıma gitsem kendimi dahi tanımadığım o kocaman evrende kayboluyorum. Çocukluğum sanki bir yerlerde, belki rüyalarımda yaşamaya devam ediyor… Bunu hissediyorum. Ayna filmini ilk izlediğimde gözlerim kamaşmıştı. Görüntüsü, rengi, mizanseni, kadrajı, en nihayetinde zaman kavramının kullanımı gözüme, kalbime çok güzel gelmişti. Bir filmin aynı zamanda gerçek bir sanat ürünü olduğunu ilk Ayna filmini izledikten sonra anladım. Bana çocukluk anılarımı hatırlattığı için benim için özel filmlerden.

Det sjunde inseglet (1957)


İlkyaz Altuğ (https://twitter.com/1stsummerr)

Özel olan iki film için Magnolia ve Black Swan diyeyim. Sinemaya tutkum da hatta Black Swan’ı sinemada izlememle başladı. Neden sevdiğimiz sorusu en zoru sanırım. Tam olarak bilmiyorum. Biraz indirgemeci bir şekilde hem gerçeklikten kaçabilme imkanını hem de dış dünyaya ve kendimi iç dünyamıza bu kadar gerçek şekilde bir pencere açabilme yeteneğini aynı anda bünyesinde bulundurabilmesi… Sinemanın büyülü dünyasına girmemse Harry Potter sayesinde gerçekleşti. Sinemada izlediğim ilk filmlerden biri olması sebebiyle daha çok… Felsefe Taşı’nda Voldemort’u ilk gördüğüm an zihnime kazıldı mesela, unutamam.

Black Swan (2010)


Onur Kırşavoğlu (https://twitter.com/onrkrsvglu)

Benim sinema tutkum biraz baba mirası. Kendisi de tutkunluk derecesinde sinemayı takip eden biriydi ve bilgi dağarcığından sürekli yararlanıyordum. Daha çok küçük yaşlarda eve alınan video kasetler aracılığıyla sinema sevgisinin içinde doğmuş gibiydim. Kendimi hatırladığım en eski anıların içinde de hep beraber izlenen film akşamları yer alıyor. Bu noktada, özel bir kanalın 24 saat yayın hayatına geçtiği ilk gecelerden birinde izlediğim Sidney Lumet’in Al Pacino’lu filmi Dog Day Afternoon ve sinemada tek başıma izlediğim ilk film olan The Lion King’in yeri başka. Biri, büyük bir filmden etkilenişimin ilk tecrübesiydi, diğeri ise bir sinema salonuna tek başıma gidişimin ve büyülenişimin filmiydi. Artık, geri dönüşü olmayan, sinema için yaşadığım bir hayata başlamıştım bile…

Dog Day Afternoon (1975)


Nisa Kansız (https://twitter.com/nisaaknsz)

Öncelikle sinemaya olan tutkumu 20-21 yaşlarında anladım. Sanırım, lise zamanlarımda 2013 yapımı Jonathan Levine filmi Warm Bodies’i keşfederek… Isaac Marion’un Sıcak Bedenler isimli romanından uyarlanan paranormal romantik zombi komedi filmi. Aylarca o filmi izleyip durmuştum. Tekrar tekrar izledim. O filmle çok duygusal bir bağ kurmuştum nedense. Etkilenmiştim. Daha sonra merakım artmaya başladı ve çeşitli türde filmler izlemeye başladım. Bilimkurgu, dram, gerilim vs. vs. Sonunda kendimi Interstellar’da buldum. Evet, beni ben yapan filmlerden biri. Benim için çok özel olan diğer film ise 2016 yapımı Manchester by the Sea oldu. Bu iki filmin her zaman hayatımın bir köşesinde olacağına eminim. “Sinema; benim için bir tutku, bir yaşam alanı. Buradaki hissi seviyorum. Nefes almamı sağlıyor.” Bunu her zaman tekrarlıyorum. Sinemanın gücüne inanıyorum.

Warm Bodies (2013)


Tolga Karaçelik (https://twitter.com/tolgakaracelik)

A Zed & Two Noughts, Taxi Driver, 8 1/2, Persona, Casablanca…
A Zed & Two Noughts: Işık, Taxi Driver: Öykü, 8 1/2: Karakter, Persona: Filmin ruhu, Casablanca: Masalsı anlatımı ve hikaye bakımından etkiledi beni. Alfred Hitchcock’un mühendislik bakış açısı da çok etkileyicidir benim için. Ayrıca Elia Kazan filmlerindeki oyuncu yönetiminin yeri ayrıdır bende!

Casablanca (1942)


Özlem Çetinkaya (https://twitter.com/benozlemevet)

On dört yaşındayken en yakın iki arkadaşımla DVD’ciden film almaya başladık. Kapağını beğendiğimiz için aldığımız Wild Strawberries filmindeki akrepsiz ve yelkovansız saat, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep oldu. Aslında yanlışlıkla aldığımız bir filmdi. ‘’Bunu alıyoruz da, ya anlamazsak? Neyse geri getiririz!’’ demiştik. Anlamadık da. O anlamama hissi başka dünyaların var olduğunu düşünmeme neden oldu beklenmedik bir anda! Ardından Stalker filmindeki ‘’Zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey değildir!’’ cümlesiyle başlayan ve hayatımın merkezine dönüşen monolog sayesinde sinemaya ilk bakışımı atmış oldum. Uygar Şirin’in yazılarıyla tanıştığımda ise bir daha çıkamayacağım ve sonsuza kadar çıkmak istemeyeceğim muhteşem bir kara deliğe dönüştü sinema! İçine çekildikçe çekilmekten nefis bir zevk alıyorum!

 

Stalker (1979)


Murat Dural (https://twitter.com/duraladam)

İlk sinema deneyimimi bir ortaokul öğrencisiyken, gazetedeki vizyon programı bölümünde siyah beyaz afişlere bakarak Ocean’s Eleven yapımını seçtiğimde yaşadım. Daha ilk filmimde çok iyi bir senaryo matematiğiyle karşılaşarak hikaye anlatıcılığının büyüsüyle tanıştım.
Birkaç ay sonra ise Örümcek-Adam vizyona girdi. Sıradan bir liseliyken kahramanlaşan o adam sayesinde katarsis duygusunu tam anlamıyla yaşadım ama Örümcek-Adam’ın heyecanlı bir dövüşü sırasında projeksiyonda bir sorun oldu, kısa bir kesinti yaşandı. Bir anda kahraman, sonra yine bir anda sıradan seyirci olmuştum. Bu sinemalar ne acayip mekânlardı… Çıktığımda ise tam teşekküllü bir kahraman ve tutkulu bir sinefildim. “İnsanları Seyreden Güvercin” ile “Sonsuzluk ve Bir Gün”ün bendeki yeri başkadır. İnsanları Seyreden Güvercin, insanın en aciz anlarını şefkat ve eleştiriyle karışık bir mizahla gösterir ve her karesi sanat eseridir. Sonsuzluk ve Bir Gün ise bir yaşam öyküsünü, tarihin o anlarıyla birleştirir ve insan hayatının hem çok uzun hem de çok kısa olduğunu muhteşem müzikler eşliğinde anlatır.

Ocean’s Eleven (2001)


Metin Kaçar (https://twitter.com/Methousee)

Belki yirmi yıl öncesinin sıradan bir gününün sıradan bir akşamı. Kapının zili çalar, gelen babamdır. Elindeki poşetlerden birinin içinde bizi birkaç gece götürecek kadar yeni filmler. Babamdan devraldığım sinema tutkusuyla izlediğim her yeni film, akşamlarımı güzel kılan en nadide duygu tabii o zamanlar. Heyecanla filmlere bakar ve ilk olarak hangisini izleyeceğimizi düşünmeye başlarım. Cd’lerdeki afişlerden birinde epey sempatik bir surat, hemen üstte de filmin ismi, Parmaklıklar Arasında (Cool Hand Luke). Bir de hapishanede geçiyor film, daha ne olsun; keyif üstüne keyif. Tabii izlemeden evvel Cool Hand Luke’un sinemaya olan tutkumu daha da körükleyeceğinden haberim yok. Paul Newman’ın, onun haşlanmış yumurtaları yediği, araba yıkayan kızı izlediği ya da yüzünde hiç eksilmeyen tebessümünü gördüğüm her sahnesinde içimde büyüyen hislerin bir tarifi yok sanırım. Sinema aşkı bu olsa gerek.
Sinemaya olan tutkumu hissettiren filmlerden bir diğerinin gene bir Paul Newman filmi olması pek şaşırtıcı değil sanırım. George Roy Hill’in, western soslu suç filmi Butch Cassidy and the Sundance Kid’in, iki türün sevenleri için epey keyifli bir film olduğu kesin fakat ben bu filmi izlerken hani demin de tarif edemedik ya, işte o aşkı hissetmiştim gene. Perdede gördükleriyle yüreği büyüyen, ekrandakilerle sevinen, gülen ve ağlayan ve sinemaya olan o aşkı çocuğunu büyütür gibi büyüten insanlara selam olsun.

Cool Hand Luke (1967)


Sıtkı Görçiz (https://twitter.com/sitkigorciz)

Doğup büyüdüğüm semtte bir açıkhava sineması vardı.
Her gece giderdik ve bütün filmleri severdim. Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” filmi ise dünyamı değiştirdi. Bilimkurgu düşkünü bir çocuktum. Filmde havaya fırlatılan kemik süzülerek yükselmiş ve görüntü oradan bir uzay gemisine geçmişti. Film, bir saniye içinde zamanda bir milyon yıl atlamıştı. Küçüktüm ama büyülenmiştim. Sevmekten öte, minnet duydum sinemaya…
Benim için özel olan yüzlerce film arasından 2 tanesini ayırmak gerekirse: Önce “Blade Runner”… Philip K. Dick’in kitabının filme çekileceğini duyduktan sonra sinemada izleyene kadar neredeyse “Blade Runner” ile yatıp kalktım. Ama bunların hiçbiri beni perdede izleyeceğim şeye hazırlamamıştı. Muhteşemdi, mutluluktan sersemlemiş hâldeydim. “Amadeus” ise bambaşka bir şeydi. Sanat ve deha üzerine, insana dair benzersiz bir hikâyeydi ve müthiş anlatılmıştı. Finalde yaşam, Mozart’ın çaresiz bedenini terk ederken sinemada kimseye aldırmadan hüngür hüngür ağlamıştım.

2001: A Space Odyssey (1968)


Furkan Aşkın (https://twitter.com/askinfurkann)

Geçmişe baktığımda Fight Club, sinema için yoğun duygular hissetmemi sağlayan bir filmdi. Şimdilerde filme baktığımda, belki konu ve senaryo olarak çok ayrıksı ve marjinal diyebileceğimiz bir noktada durmuyor. Ama o dönem benim için hem senaryo hem de karakterler alışılmışın çok dışındaydı. Diğer yandan o dönem Tyler Durden gibi ikonik bir karakterin cazibesine kapılmak da herkes için ortak bir özellikti. Sonraları ise bu filmin anarşizm okumaları, psikanalitik okumaları gibi çalışmalarla akademik bir altyapı da sunması, zamanla filmle olan duygusal bağımı biraz daha rasyonalize bir bağa da çevirdi. Bu biraz da kelebek etkisi yarattı sanırım. Fight Club sinemada derinleşmemi, sinemada derinleşmem ise Tarkovsky, Bergman, Bresson ve daha ismini yazmakla bitmeyecek olan nice yönetmenle tanışmamı sağladı. Bu isimler ise felsefe, sanat tarihi hatta resim gibi alanlara beni iten bir başlangıcın tetikçileriydi.

Fight Club (1999)


İzem Omay (https://twitter.com/izeemy)

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabında yer alan, “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” cümlesi beni çok etkilerdi. Bundan 4-5 sene önce benim de bir film izleyerek hayatımın değişeceğini bilmiyordum. Aslında çocukluğumdan beri düzenli olarak sinemaya gitmeyi seven biriydim. Fakat tam bir sinema tutkunu olduğum da söylenemezdi. Yönetmen Stanley Kubrick ve The Shining filmi benim için her şeyin başlangıcı oldu. O an bildiğim, gördüğüm her şeyden çok farklı bir yönetmenle ve filmle tanıştığımı fark ettim. Sinema hayatımın merkezine yerleşti. O günden beri, sinemaya dair her şeyi takip edip izleyen, okuyan ve araştıran biriyim. Bu tutku kolay kolay bitecek gibi de durmuyor.

The Shining (1980)


Burç Karabulut (https://twitter.com/Burruchaga_7)

Sinemaya olan tutkumu 2000’lerin başında lisedeyken keşfetmiştim. Sınıfta hep bir film muhabbeti dönerdi. Matrix, Rezervuar Köpekleri, Yüzüklerin Efendisi gibi bazı filmleri o dönem keşfetmiştim.
Aslında küçüklüğümden beri ailemle birlikte filmlere giderdik. İlk olarak Titanic, sonra sanırım Matrix ve Yüzüklerin Efendisi beni çok etkilemişti. Serilerini dört gözle beklemiştim yıllarca. Özellikle Matrix, çekici görselliği, o muhteşem can yakan dünya tezahürü ve her karesinde merakımı cezbeden felsefesi ile benim için başucu filmim gibiydi. İzledikçe etkilendim, etkilendikçe daha fazla izledim. Böyle filmleri keşfetmeye devam etmek istiyordum. Yüzüklerin Efendisi için konu bambaşkaydı. Öyle etkileyici bir filmdi ki, hâlâ replik replik ezberimdedir. Etkisinden asla çıkamadım. İlk izlediğimde İngilizcem iyi değildi. İngilizcem gelişip orijinal dili anladıkça daha çok sahiplendim filmi. Muhteşem bir görsellik ve muhteşem derinlikli bir hikâyesi vardı. Aslında bakıyorum da Yüzüklerin Efendisi’ni, Matrix ile aynı sebeplerden sevmişim.

Reservoir Dogs (1992)


Ceren Bala Teke (https://twitter.com/cereniimsii)

Sinemaya olan ilgim fotoğraf çekerek başladı aslında. Ortaokul yıllarında okuduğum dergiler sayesinde fotoğrafçılarla ve eserleriyle tanıştım. Özellikle Kevin Carter’ın Akbaba ve Küçük Kız eseri beni çok etkiledi. Hem fotoğrafın hikâyesi hem de fotoğrafı çektikten sonra sanatçının yaşadığı süreç gerçekten inanılmaz. Öte yandan; Akbaba ve Küçük Kız eseri sayesinde fotoğraf sanatı ve etik üzerine de fazlaca kafa yormuştum yani eser beni her yönden besledi. Lise yıllarımda ise analog fotoğrafçılık ile uğraşarak fotoğraf ile olan macerama devam ettim. Daha sonra fotoğraf ve sinema arasındaki bağı keşfettim ve fotoğraf gezilerim bir anda deneysel tarzda kısa filmler oluşturduğum gezilere dönüştü. The Turin Horse filmiyleyse sinemaya aşık oldum diyebilirim. Üniversitede sinema ve televizyon bölümünde eğitim alarak herkesin ‘hobi’ olarak baktığı şeyi mesleğim olarak da devam ettirme kararı aldım ve ettiriyorum. The Turin Horse ve Potemkin Zırhlısı filmleri benim için çok özel diyebilirim. Her iki film de hem teorik hem de pratik noktalarda çok kuvvetli. Biraz iddialı ama The Turin Horse filmi için sinemanın zirvesi ve bitişi diyebilirim.

A torinói ló (2011)


Barış Saatçi (https://twitter.com/barissaatc)

Sinemaya olan tutkum Antalya’da epey bakımsız ve köhne bir semt sineması olan Megapol’de başladı. Çocukken pek seçici davranmazdım. Sinema salonunun büyüsü beni etkilemeye yeterdi. Esas büyülenmeyi sinemaya dair önyargılarımı kıran filmlerle yaşadım. Sinema tarihinde, nitelikli edebiyattan sayılmayan eserlerin şahesere dönüşebildiğinin onlarca örneği var. Fakat nitelikli edebiyatın, sinema diliyle iyi bir uyumu olabileceğine pek inanmazdım. Bu önyargımı kırdığı için Blow Up’ı başa yazabilirim. Sevdiğim filmler ile hayranlık duyduğum filmler arasındaki fark genelde hep mizah anlayışıyla ilgili olur. Sieranevada, tek mekânda geçen 3 saatlik bir aile dramı olmasına rağmen hem politik hem de mizahi yönüyle bir başyapıt benim için.

Blow Up (1966)


Tanju Baran (https://twitter.com/natuckbaitan)

Sinemaya olan tutkum çok erken yaşlarda, henüz ilkokula bile gitmiyorken, ailemin beni götürdüğü yazlık sinemalarda başladı demek isterdim ama öyle olmadı. Aksine, hepimizi yakan sinema ateşiyle, 18 gibi çok geç sayılabilecek bir yaşta, üniversitedeki oda arkadaşımın “ne kadar saçma sapan bir şey, hiçbir mantığı yok” diyerek uzattığı sarı ve kırmızı kapaklı dvd çiftindeki filmi izlediğim gün tutuştum. O gün, daha önce izlediklerime hiç benzemeyen bir film sayesinde adına yönetmen denilen büyücülerin en ustalarından biriyle tanıştım ve bir sanat olarak sinemanın varlığından haberdar oldum. Sonrasında o ateş hiç sönmedi, sürekli büyüdü ve bütün hayatımı esir aldı. Bu süreçte birçok filme, yönetmene, oyuncuya gönlümü kaptırdım ama beni o gün sinemayla tanıştıran Tarantino’nun ve filmlerinin yeri hep ayrı oldu, olmaya da devam edecek.

Kill Bill


Baki Demirtaş (https://twitter.com/solsoledo)

Sinemaya ilk defa ilkokul birinci sınıftayken abimle gitmiştim. Orada seyrettiğim ilk film de ya Cüneyt Arkın’ın oynadığı Dünyayı Kurtaran Adam’dı ya da Roger Moore’un James Bond’u canlandırdığı Ay Harekatı. Sırasını tam olarak hatırlamıyorum ama bu iki filmi hâlâ net olarak hatırlıyorum. Dünyayı Kurtaran Adam’ı sinemada seyretmiş olmamı bir kenara bırakırsak (yaşımın ortaya çıkmaması için), sonradan bir kült hâline geleceğini bilemiyordum tabii o zamanlar. Tabii bir de o zamanlar sinema salonları gerçek birer salondu; kapitalizm henüz onları 6-7 salona bölmemişti ve haftada (her cuma) sadece iki film gösterime giriyordu. Bu filmlerden de biri mutlaka Orhan Gencebay veya Ferdi Tayfur’un oynadığı (işin şakası tabii bu ama genelde hep onlar olurdu nedense!) Türk filmi olurdu. İki katlı (balkonlu) dev gibi salonlarda, dev perdelerde seyrediyorduk her filmi. Gerçekten inanılmazdı. Ondan sonra ben neredeyse her hafta tek başıma veya arkadaşlarımla sinemaya gitmeye başlamıştım ve her gidişimde abimle ilk gittiğimizde oturduğumuz yere oturuyordum bir ritüel gibi: Balkonda orta bloğun önden ikinci sırasında sol başa! Hatta gençliğimin geçtiği Yalova’da iki tane sinema vardı, hafta boyunca bir birine, bir diğerine giderdim. Benim sinemayla tanışmam böyle olmuştu.

Roger Moore


Furkan Yücel (https://twitter.com/deterjanlekesi)

Birçok insan gibi ben de küçük yaşta, ailemle birlikte gittiğim ilk sinema filmiyle büyülenmiştim. Hiç tanımadığınız insanlarla karanlıkta oturup, devasa bir perdeye yansıtılan insanların hikâyesine tanık oluyorsunuz. Hep birlikte gülüyor, hayrete düşüyor veya ağlıyorsunuz. Kutsal bir ayin gibi. Salondan çıktıktan sonra hissettiklerimin bağımlısı olmuştum.
Sinemanın büyülü dünyasına girdiğim ilk filmler de çok klişe olacak belki ama Matrix ve Yüzüklerin Efendisi’ydi. Filmlerin anlattığı ve gösterdiği şeylerle gerçeği eğip bükebilmesini ve her şeyden önemlisi tüm bunlara seni ikna edebilmesini ben hâlâ sihirle açıklayabiliyorum. Bu arada Matrix’in felsefesini kavrayabilecek yaşta değildim tabii. Ama mermilerden hızlı hareket ederek kaçılabildiğini görmek bile 10 yaşındayken kafanızda birkaç telin atmasına yetiyor.
Yetişkin dönemimde büyüsüyle beni etkisi altına alan film ise Kynodontas oldu. Bir zamanlar kimlik, inanç ve özgürlük kavramlarına fazlasıyla kafayı takmış biri olarak Yorgos Lanthimos’un insanlığın tüm kutsalının dibine dinamit yerleştirip patlatmasını çok değerli buluyorum.

Matrix


Halil İbrahim Erdoğan (https://twitter.com/CHaSePoiNT)

Sinemaya küçük yaştan itibaren meraklıydım, film izlemek ve farklı dünyalara gitmek her zaman ilgimi çekti. Sinema salonlarına gittikçe sağımda solumda yönetmenler ve oyuncular hakkında konuşanları duydukça çok özenirdim, hâlâ da özenirim ya gerçi. Öyle sanıyorum ki o zamanki aklımla Cehennem Silahı serisindeki mizahi polisiye, beni sinemaya bağlamıştı. Ancak bir sinema okur-yazarı olmaya başladığım film Cloud Atlas (2012) oldu. Hayatın akışına dair çokça inandığım bir olguyu çok güzel filmleştirmişti Wachowski Kardeşler.
Çok özel iki film seçmek çok ama çok zor. Lakin, Terrance Malick’in To The Wonder (2012) filmi sanırım bunlardan birisidir. Müzikleri, mekânları, renkleri, ışıkları, oyuncuları, replikleri… Her şeyiyle severim. Bir diğeri de Tom Hardy’nin oyunculuğuna doyamadığımız Locke (2013) filmidir.

Lethal Weapon 4 (1998)


Burak Kaplan (https://twitter.com/burakkaplan)

Sinemaya ilk olarak ne zaman ilgi duymaya başladığımı, hangi özel filmlerin beni hayat boyu sürecek bir heyecanın içine sürüklediğini hatırlamak oldukça zor. Hafızamı zorladığım ve sinemada izlediğim ilk filmi hatırlamaya çalıştığım zamanlarda bile genellikle her seferinde bambaşka cevaplar bulurum. Çocukluk yıllarımı hatırlamaya çalışmak, Terrence Malick’in “The Tree of Life” filminin ilk yarım saatini getirir hep aklıma. Bir bütün olarak pek anlam ifade etmiyor gibi gözüken o bölük pörçük anları, kahramanın belli belirsiz anılarının filmdeki resmedilişini düşünürüm. Sanırım benim de çocukluk yıllarıma ve sinemaya dair hatırladığım her şey tıpkı o filmdeki gibi parça parça ve bulanık; ama yine de gerçek olduğuna inandığım hatıralardan ibaret. İzmir’deki Karaca Sineması’nın akvaryumları, Memduh Amca’nın işlettiği ve Efes Oteli’nin tam karşısında yer alan kaset kiralama dükkanı, uyku saatim yüzünden her defasında yarım kalan Parliament Sinema Kulübü filmleri, film aralarında büfenin önünden alıp çantama attığım Antrakt dergileri, Luke Skywalker’ın Tatooine Gezegeni’nde gün batımını izlediği o büyüleyici sahne, her ayın sonunda eve gelmesini dört gözle beklediğim Cine5 dergisi ve bunlar gibi daha pek çok unutamadığım an… Sinemaya duyduğum heyecanın kaynağını tek bir filmde, tek bir yönetmende, tek bir hatırada aramaktansa onu bütün bu parçalanmış yapının bir toplamı olarak görmek daha doğru sanırım. Sinemayı ilk kez nerede, nasıl keşfettim, hangi duygularla ona bağlandım, bilmiyorum; ama uzunca bir süredir kendi hikâyemi, perdede ve ekranda izlediğim bambaşka hikâyelerle tamamladığımı, hayatımdaki önemli tarihleri bile filmler aracılığıyla hatırladığımı söyleyebilirim.

Star Wars (1977)


Arzu Arda Değer (https://twitter.com/arzuarda_d)

Lise yıllarımda araştırmacı gazeteci olma sevdam daha baskındı, gazetecilik tercihlerim olsa da “televizyonculuğu da öğrenirsin” diye telkinde bulunan hocamın yönlendirmesiyle iletişim fakültesini, Radyo-TV-Sinema bölümünü yazdım. Sinema dersleri ve filmler giderek daha çok ilgimi çekmeye başladı, Türk Sineması dersimde verilen bir ödevim için Yeşim Ustaoğlu’na ulaştım ve kendisinin evinde röportaj yaptım. Bir yönetmen, artı bir kadın yönetmen olarak beni çok etkilemişti o gün. Kendinden ve sinemasında neyi anlatacağından çok emindi, bu tavrını çok beğenmiştim. Belki yönetmen olma isteğimi tetikledi bu röportaj, emin değilim, ama aynı zamanda görüntü yönetmeni olmayı da çok istiyordum. Okula başladığım günden itibaren ne kadar Türk filmi vizyona girmişse kaçırmadan izledim sanıyorum. Kadıköy’de Moda Sineması’nda amcamın arkadaşı yer göstericiydi, onun sayesinde o salondaki tüm filmleri 3-4 sene boyunca bedava izledim. 1999-2000-2001-2002’den bahsediyorum, hem yerli hem yabancı sinemada çok iyi örnekleri izleyebildiğimiz yıllar. Bu işi öğrenmek için hemen 2. sınıfın başında film şirketinde çalışmaya başladım. Orada da VHS kasetlerden sinema tarihine geçmiş izlemediğim filmleri izliyordum. İlki “THELMA ve LOUISE” idi. Offf çok etkilenmiştim filmden de kadınlardan da. Lafı çok uzatmadan 2. film için de “12 ANGRY MEN” filmini yazayım. O gün bugündür tek mekân işlere bayılırım; kolay görünür belki ama kalabalık bir cast ile tek mekânda doğru rejiyi kurmak ancak çok iyi bir yönetmenin harcıdır. Bu bilgiye ve bilince o zaman hakim olmasam da bilinçaltımda doğru olanı hissedebilmişim en azından. Ben filmleri tekrar tekrar izleyenlerden değilim, ama bunları ne zaman görsem izleyebilirim.

12 Angry Men (1957)


Uygar Şirin (https://twitter.com/uygarsir)

Sinemaya bakışımı değiştiren, ilgimi tutkuya dönüştüren üç film var.
Akira Kurosawa’nın “Dersu Uzala”sı ile Taviani Kardeşler’in “Kaos”unu 80’lerin ikinci yarısında TRT-2’de izlemiştim. Şu an ne adını (“Bir Yönetmen Bir Film” miydi acaba?) ne de kimin hazırladığını (Vecdi Sayar mıydı acaba?) hatırlayabildiğim bir sinema programında karşıma çıkan ve o güne dek izlediklerime hiç benzemeyen bu iki film bayağı sarsmıştı beni. Hatta “Kaos”u izlediğim gece gözüme uyku girmemişti. Bir esrar vardı sinema denen şeyde besbelli, çözemiyordum.
Son darbeyi vuran ise 1989’da İstanbul Film Festivali’nde izlediğim, Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar”ı oldu. Demek bir filmde kamera dakikalarca hareket etmeyebilir. Yüzlerini görmediğimiz kişiler uzun uzun konuşabilir. En kritik anlar seyirciden saklanabilir ve böylesi daha etkileyici olabilir. Demek görüntü, ışık, ses, müzik bir araya gelip toplamlarından çok daha büyük bir duygu yaratabilir.
Büyülenmiştim resmen. “Puslu Manzaralar” sinemanın zannettiğimden çok daha fazlası olduğunu fark ettiren, bir anlamda hayatımı değiştiren filmdir.

Dersu Uzala (1975)


Hazal Erkul (https://twitter.com/erkulhazall)

Benim sinemaya olan tutkum, CD/DVD kiraladığımız çocukluk yıllarımda kendini göstermeye başladı. Film izlerken mimiklerim, yüksek heyecanım annemin dikkatini çekiyor ve gerçek bir şeyler izlemem adına bana -Sanırım 12 yaşındayım- “Far North” filmini izletiyor. Detayları unutsak da hisleri unutamıyoruz. Bu filmi izlerken ekrana nasıl kitlendiğimi, sürükleyici yavaş temposunu ve kan donduran finalini asla unutamıyorum. Film, Asif Kapadia filmi olmasına rağmen çok da keşfedilmedi. Şaman bir büyücünün lanetli dediği bebeğini ona karşı çıkarak doğuran ve kaçarak Sibirya’da halkından ayrı yaşayan bir annenin, yıllar sonra avlanmaya çıktığı esnada bulduğu yaralı askeri, kızı ile beraber iyileştirmeye çalıştığı günleri anlatan filmin, büyüleyici buzul manzarası, ters köşe finali ve hafızama kazınan sahneleri bana hala aynı hisleri yaşatıyor. Far North ile sinemanın büyülü dünyasına adım attıktan sonra bu etkiyi ve hissi yeniden yaşamak istedim. Çoğu insanın aksine kült ya da yönetmen sinemasıyla değil ülke sinemasıyla ilerledim. Fransız sinemasına ilgi duyuyordum ve izlediğim birçok filmden sonra “Fransız sineması, karakterlerin psikolojilerini gerçekten çok iyi hissettiriyor” dediğimi hatırlıyorum. Onlardan biri olan ve 9. sınıfta keşfettiğim, yaşam ve ölüm üzerine belki de en insancıl, en dokunaklı filmlerden biri olan “Le Herisson” hayatımda çok naif ve özel bir yere sahip. Kakuro, Renee ve Paloma ekseninde, bazı duyguların sınırına gelmiş ve o sınırda kesişen karakterlerin hikayelerini anlatan, beklenmedik bir finale sahip olan “Le Herisson” bana yaşamı ve ölümü öğretmişti. Bazen izlediğimiz şeyin altında çok farklı bir metin yatabiliyor. Gerçek hikayeyi sonunda fark etmiştim. “Önemli olan ölüm ya da hangi yaşta öldüğümüz değil, tam o anda ne yaptığımızdır. Siz ölüm anında ne yapıyordunuz? Sevmeye hazırdınız.” İçimizde olduğunu hiç bilmediğimiz, körelttiğimiz yönlerimize kilit vurup cevabı bulma umuduyla yaşıyoruz. “Le Herisson” herkesin kilitli kapılarını açabileceğini hissettiren yalın ve etkili bir film.

Far North (2007)


Aslı Ildır (https://twitter.com/asliildir)

François Truffaut’nun Jules et Jim’i (1962) muhtemelen zamanında pek çok kişide yarattığı etkiyi bende de yaratmıştı. Siyah beyaz, puslu dünyasına mı, ne olup bittiğini anlayamadığım hüzünlü hikâyesine mi, yoksa Jeanne Moreau’nun büyüsüne mi vurulmuştum bilmem. Filmlere mutsuz bir aşk hikâyesiyle aşık olmak sinemanın kendine has şakalarından biri olmalı. Diğeri ise şehirden ve sinemanın merkezinden çok uzakta bir yatılı okulda okurken bir şekilde elime geçmiş, nereden geldiğini bilmediğim bir başka Fransız filmiydi. Üç kere izledim, ikisi tek başıma, biri bir arkadaşımla. Elbette beni sinemaya aşık eden bu diğer film ölümle ilgili olmalıydı: François Ozon’dan Le temps qui reste (2005.) Şimdi düşününce, ölüm ya da aşktan öte, hafızaya kazınan hüzünlü bir yüz gerekliydi belki diye düşünüyorum. Önce Jeanne Moreau, sonra Melvil Poupaud. Filmlerin tüm detayları zihnimden zamanla silinirken, bu ikilinin uzun uzun bakışları ve buruk gülümsemeleri benimle kaldı.

Jules et Jim (1962)


Ahmet Belkıran (https://twitter.com/AhmetBFS)

Sinemayla, elinden tutulup küçük yaşta salonlara götürülerek tanışanlardan değilim. Sinema salonlarına gitmeden önce, ülkenin ilk özel kanalında her pazar Sinema Kulübü’nde yayınlanan filmler bu tutkunun ilk ateşleyicisi oldular. Televizyondan izlediğim ve hayatımda özel yeri olan iki filmi ise yıllar geçse de unutamıyorum. Biri Cesur Yürek, diğeri ise pek fazla bilinmeyen Stallone filmlerinden olan Zirvede filmi. Cesur Yürek’i izlediğim yaşlarda, zorunda olmadıkça savaşmama ama savaşıyorsan da tüm cesaretinle savaşma, son nefesinde bile onurlu yaşamaktan vazgeçmeme fikirlerinin bugünkü kişiliğimi etkilediğine eminim. Filmde yüceltilen aşkın da o yıllardaki aşklarıma ilham verdiği çok açıktı. Zirvede filmi ise hem bir yol filmi hem de bir baba oğul hikayesiydi. Boşanmış bir aileye ve çocuklarını sevmeyi başaramamış bir babaya sahip olan ben; babasına kızgın, kırgın olan filmdeki karakterle kendimi kolaylıkla özdeşleştirmiştim sanırım. Sonuç olarak kendi ayakları üzerinde durmayı çocuk yaşta öğrenmek zorunda olduğumu hissettiğim anlarda bu iki film ellerimden tutmuştu. Ben de sonrasında izlediğim birçok başyapıta rağmen sahne sahne her anını unutmadan bu iki filmin ellerini bırakmadım diyebilirim.

Over The Top (1987)


Burak Ülgen (https://twitter.com/Buraklgen8)

Çok etkilendiğimi hatırladığım ilk film Roland Emmerich’in 1994 yapımı Stargate filmi. Yaşımı hatırlamıyorum fakat televizyon karşısında inanılmaz zevk aldığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Çocukluğum ve ilk gençliğim şimdi ‘’Guilty Pleasure’’ diye tabir edebileceğimiz filmlerle geçti. Lisenin sonlarına doğru Sinema ve Altyazı dergilerini keşfetmemle birlikte hayatımda ufaktan başka bir pencere aralanmaya başlamıştı. Üniversite eğitimi için İstanbul’a geldiğimde ise İstanbul Film Festivali’yle birlikte o pencere sonuna kadar açıldı ve sinema artık geri dönülemez bir şekilde hayatıma girmiş oldu.
Kubrick’in Barry Lyndon’ı benim için çok özel bir yere sahiptir. Her izlediğimde bana sinemanın ne kadar büyük ve ihtişamlı olduğunu hatırlatır. Hayatımın filmi ise Wim Wenders’ın Paris, Texas filmidir. Denemenin, kaybetmenin ve vazgeçmenin böyle güzel anlatılabilmesine hiçbir zaman inanamamışımdır.

Stargate (1994)

Bu listede var olmak için zaman ayıran, teklifimi geri çevirmeyen herkes iyi ki var! Herkese tek tek çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.