OPPENHEIMER

KARARLARIYLA, YAPTIKLARIYLA, VİCDANIYLA MODERN PROMETHEUS

Bu yazımızda siz okuyucularımıza son yılların belki de en çok beklenen filmi olan Oppenheimer’ın analizini yapacağım. Filmin analizine geçmeden önce ise dönemin Dünya ve Amerikan Siyasi tarihine de bakış atarak filmin analizi içindeki karşılıklarını siz okuyucuların kolayca anlamasını sağlayacağız. Böylece filmin analizini okumak çok daha zevkli ve akıcı olacaktır. İyi okumalar.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ABD

Bilindiği üzere Amerika Birleşik Devletleri İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde savaşa direkt olarak katılmamıştı. Bulunduğu kıtadan gidişatı takip etmekte ve savaşın gidişine göre dışişleri politikasını yürütmekteydi. Ancak özellikle 1939’da Polonya’nın Nazi & SSCB işbirliğiyle işgali ile birlikte Amerika’da da savaş sesleri ayyuka çıkmaya başladı ve 1941’de Japonya’nın sürpriz bir şekilde Pearl Harbor’ı vurmasıyla Amerika da resmi olarak katıldı ve böylece Pasifik Cephesi de açılmış oldu.

Sonrasında ABD’nin en ikonik ve sembolik başkanlarından Franklin Roosevelt’in savaşın bitimine aylar kala ölmesiyle Amerika ve sonradan anlaşılacağı üzere dünya için de çok önemli bir dönem başlamış oldu. Roosevelt döneminde yürürlükte olan New Deal politikalarından da derhal uzaklaşılmaya başlandı. Çünkü New Deal politikaları bizzat Roosevelt tarafından 1929 Buhranı döneminde yürürlüğe konmuş, öncelikli olarak ekonomik refahı ve bununla beraber halkta oluşacak müreffeh ruhsal durumu amaçlayan bir anlaşmaydı. Ancak Cumhuriyetçilere göre New Deal sosyalist bir yasaydı ve Amerika’da böyle bir şeyin yürürlükte olması elbette utanç vericiydi.

Sonrasında hemen başkan seçilen Harry S. Truman bu anlaşmadan derhal vazgeçti ve Amerika’nın günümüze kadar gelen ve halen devam eden yayılmacı dış politika hamlelerinin öncülü sayılacak olan Truman Doktrini’ni yürürlüğe koydu. Bu doktrine göre Mayıs 1945’te faşizm yenilmişti ve artık en büyük düşman Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ydi. Ancak dünya şimdiye kadar gördüğü en büyük savaştan daha yeni çıkmıştı ve bir tanesini daha taşıyacak durumda değildi. İşte bu yüzden de 1946 itibariyle Soğuk Savaş başladı. Soğuk Savaş’ta Amerika özellikle kültür emperyalizmini ileri sürerek dünyanın Sovyetler ve Doğu Bloku dışında yer alan tüm ülkelerine kendi popüler kültür ürünlerini empoze ederek, pazarlayarak günümüzde halen devam eden olağanüstü bir satış pazarı oluşturdu.

Bunun haricinde özellikle 1947’de Cumhuriyetçi Senatör Joseph McCarthy’nin güçlenmesiyle birlikte ilan ettiği 2. Red Scale (İkinci Kızıl Tehlike) dönemi ile birlikte ülkedeki tüm iş sektörlerinde bir cadı avı başlatıldı. McCarthy’ye göre dünya daha önce hiç olmadığı kadar, Hitler faşizminden daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıyaydı ve bunun adı da KOMÜNİZM’di. Sovyet komünizmi vb. herhangi bir komünist, sosyalist hareket dünyanın neresinde olursa olsun derhal başı ezilmeliydi ve işte bu yüzden Amerika dönemin FBI Başkanı J. Edgar Hoover’ın, CIA’in ve McCarthy’nin de ön ayak olmasıyla dünyanın çeşitli yerlerinde sağcı ve Amerikancı darbeler yapmaya, yapılanları da desteklemeye başladı.

Bu politika özellikle 68 dönemi sonrasında Richard Nixon döneminde zirvesine ulaşacaktı. 40’ların sonları ve 50’lerle birlikte ismini General Marshall’dan alan Marshall Yardımları da ABD’nin başı çektiği Batı Bloku ve yeni kurulan NATO ülkelerine yapılmaya başlandı.

Buradan itibaren artık Oppenheimer’a da gelebiliriz. ABD, savaşa girdiği andan itibaren aslında Truman, McCarthy ve Hoover’ın etkisiyle Nükleer Savunma ile ilgili özel bir paranoyaya girdi. Bu üçlüye göre Stalin, Hitler’den daha tehlikeliydi ve Sovyetlerden önce oluşturulacak bir nükleer silah Amerika’yı dünyanın tek gerçek sahibi yapacaktı. Savaşlar daha başlamadan veya başladıktan hemen sonra tek bir saldırıyla bitebilecekti. İşte bu yüzden 1942’de başlanan Manhattan Projesi’nin başına getirilen fizikçi Robert J. Oppenheimer tarihin gördüğü ilk atom bombasının yapımına başladı ve bunu başarıyla tamamladı. Kendisinin yaptığı iki bomba aslında Almanya’ya atılacaktı ancak özellikle Truman’ın gövde gösterisi hırsına yenik düşülerek henüz teslim olmayan ama olmasına da ramak kalmış olan Japonya’nın iki şehrine, Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldı.

Resmi kayıtlara göre toplamda bomba infilak ettiği anda 110.000 ila 120.000 insan anında hayatını kaybetti. O kadardan kat be kat fazlası da yaralandı. Oppenheimer bu olaylardan sonra Amerika’nın nükleer silah politikalarını eleştirdi ve daha kontrollü bir gidişatın izlenmesini önerdi ancak bu da onun mesleki itibarının sonu oldu.

ANALİZ

Öncelikle film Kai Bird & Martin Sherwin ikilisinin American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer adlı Pulitzer ödüllü biyografik kitabından uyarlama. Christopher Nolan da senaryoda bu ikiliyle birlikte çalışmış. Türkçeye çevirisi bulunmadığı için analizde kitapla karşılaştırma yapamayıp yukarıda anlattığım siyasi – politik atmosferi dikkate aldım.

Öncelikle oyuncu performanslarına gelirsek Cillian Murphy muhtemelen kariyer performansını sergiliyor, buna karşılık Kitty Oppenheimer portresiyle Emily Blunt da oldukça akılda kalıcı. Lewis Strauss olarak karşımıza çıkan Robert Downey Jr. ise kesinlikle oyunculuk anlamında filmin en büyük artılarından biri. Gerçekten çok sürpriz ve ekstra bir performans gösteriyor. Üzerine yapışmış olan Iron Man & Tony Stark’tan kendisini ciddi anlamda kurtarabilecek, gerçek bir oyunculuk şovu yapıyor. Canlandırdığı Strauss da filmdeki kirli entrikaların, hizipçi ve kirli Amerikan bürokrasinin vücut bulmuş hali olduğu için filmdeki en akılda kalıcı karakterlerden birisi kesinlikle Downey Jr.’ın Strauss’u.

Teknik yönlere gelirsek özellikle kurgunun çok iyi olduğunu düşünüyorum. Siyah beyaz ve renkli çekilmiş, dönem farklılıklarını anlatan sahnelerin yanı sıra bomba yapımı esnasında araya serpiştirilen mahkeme, sorgulama sekansları Oppenheimer’ın karakterini, yaşadığı psikolojik zorlukları ve gelgitleri anlamamız bakımından çok yerinde hamleler. Filmin gerçekçiliğini de aynı yönde arttırıyor. Tam anlamıyla bir karakter filmiyken aslında dönemin Amerikan siyasi ortamını da hayli güçlü yansıtıyor Nolan’ın Oppenheimer’ı. Alınan kararlar, riskler, McCarthy Dönemi’nin etkileri, komünizm korkusu, Oppenheimer’ın ilişkileri ve tabiki Amerikan siyasetinin, daha doğrusu Amerika Devleti’nin değişmeyen kodları; hırs, saldırganlık, ego, kibir, rekabet ve elbette müthiş keskin bir pragmatizm.

Bombanın ciddi anlamda ilk büyük deneyi olan Trinity Deneyi’nin başarılı oluşu ve sonrasında Japonya’ya atılan bombalar, kafasında, beyninin derinliklerinde sürekli parlak olan yıldızların bu gelişmeler sonrasında toplu şekilde ölen yıldızlara dönüşmesi Oppenheimer’ın psikolojisini, gelgitlerini, mesleki etiğini ve tüm bu yaşadıklarıyla birlikte girdiği vicdan muhasebesine şahit oluyoruz. Sonrasında halk katılımlı etkinliklerde Amerikanvari, had bildirici konuşmalar yaparken içinde fırtınalar kopan Oppenheimer’ı görüyoruz. Ama o her şeye rağmen bir ‘kahraman’, Atom Bombasının Babası, TIME Dergisi’nin kapaklarını süsleyen gerçek bir Amerikalı. Tüm bunlar nükleer silahlar ve nükleer enerji politikaları ile ilgili görüşlerini Başkan Truman’la yaptığı görüşme sonrasında elbette birden unutuluyor ve filmde arada bir sekanslarda gördüğümüz sorgulama sekanslarının başlangıcının ne sebeple olduğunu görüyoruz. Başkanla tamamen zıt olan bu görüşü, öğrencilik ve profesörlük yıllarında Amerikan Komünist Partisi’nden arkadaşları ve hatta sevgilileri ile ilgili ortaya çıkarılanlar, öne sürülenler, Amerika’da ve Amerika gibi ülkelerde bir insanın dünyanın en büyük fizikçilerinden birisi de olsa tek bir gün, tek bir sebeple hayatının nasıl tepetaklak olabileceğini gösteriyor bize.

Son olarak, filme öncelikle önyargı ile girmiştim, Nolan’ın özellikle Dark Knight Rises’ta yaptığı kör göze parmak anti-komünizm, güvenlikçi Amerikan Devleti güzellemesi ve daha birçok şeyi bu filmde de yapmış olduğundan korkuyordum. Filmde öyle görünen sahneler yok mu elbette var, hem de onlarca. Ama düşünüldüğünde Amerika’da o dönemin ve halen devam eden ‘devlet’ algısının en zirve zamanlarında geçen bu denli siyasi bir filmde bunları taraf, saf tutarak değil, ne olduysa göstererek anlatmış olması beni mutlu etti, benim düşüncem böyle anlattığı şeklinde.

Prometheus göndermesine gelirsek de filmin başında Prometheus’un Tanrıların Tanrısı Zeus’un ona verdiği ışığı çalıp insanlığa sattığı, bu yüzden sonsuza dek fiziki işkence gördüğünü okuyoruz ekranda. Ki Zincire Vurulmuş Prometheus da bire bir bu öyküyü anlatır. Oppenheimer’da da Robert Oppenheimer aynı Prometheus gibi insanlığa daha önce hiç görmediği bir şey veriyor, nükleer bomba. O günden sonra insanlık ne yapıyor?

Oppenheimer’ın bilim insanı olarak değil normal bir insan olarak hayatının sonuna dek fiziki olmasa da kendi kendine ruhsal ve psikolojik olarak işkence ettiğini düşünürsek acaba hata mı etmiş oluruz. Nolan filmin sonunda bunun cevabını veriyor bizlere.

Diğer Yazılar: Deniz Kuş
Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir