KERR

HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL, AMA AYNI: KERR

Tayfun Pirselimoğlu’nun yedinci uzun metrajı olan ve aynı isimli romanından uyarladığı “Kerr”, kelime anlamı ile ”tekrar etmek, tekrarlamak” mânâsını taşıyan “mükerrer”den gelmekte. Sinemacılığı kadar iyi bir edebiyatçı da olan Pirselimoğlu, bu çalışmasıyla ilk kez bir romanını filmine uyarlamış bulunmakta.

2019 yılında yitirdiğimiz sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan’ın anısına atıfla başlayan filmin ilk sahnesi tren garının bekleme salonudur ve vakitlerden gecedir. Babasının cenazesi için geldiği kasabada o gece garda bir cinayete tanık olan Can (Erdem Şenocak), karakola giderek durumu izah eder, ifadesi alındıktan sonra ise kasabadan ayrılmasına müsaade edilmez. Tüm gariplikler de bu noktadan sonra yaşanmaya başlar. Babasının arkadaşları olan kasaba esnafıyla tanışan Can, hem kasabaya hem insanına ait gariplikleri fark etmekte gecikmeyecektir. Bu arada kasabada kuduz köpekler sebebiyle karantina ilan edilmiş, imha ekipleri devriye gezmektedir. Yine bir gece babasının terzi dükkânında katille (Rıza Akın) karşılaşınca büyük bir korkuya kapılır, bilinmeyen bir suçla itham edildiğini öğrendiğinde de kasabadan kaçmak dışında bir şansının olmadığını gören Can’ın önünde daha büyük bir engel vardır: ülkede sokağa çıkma yasağı ilân edilmiştir.

 

Dünya prömiyerini Varşova Film Festivali’nde yapan Kerr’i ilk olarak 2021’de Türkiye prömiyerini yaptığı 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde izleme şansına sahip oldum. Ulusal Yarışma kategorisinde birlikte yarıştığı “Okul Tıraşı” ile favorimlerim arasına girmişti. Pirselimoğlu, sinemasına mahsus özenli görsel yönetimini bu filmle daha da ileri taşıyarak rejisinde ve sinema dilinde çıtayı epey yükseğe konumlandırdığını adeta ilân ediyordu. Film, kendi içindeki döngüsünü sanki bana sirayet ettirmişçesine “tekrar” izleme isteği uyandırıyordu ve bunun için de geçtiğimiz Nisan ayında İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimini fırsat bilip kaçırmadım. Ne denli güçlü bir yapım olduğunu “tekrar” teyit ederken yarışan diğer filmlerle mukayese kabul etmeyecek denli bir kulvar farkına sahip olduğunu gördüm. Tabii yeri gelmişken “Pirselimoğlu sineması herkes için değildir.” hatırlatmasını yapmadan da geçmeyeyim.

                                                              ***

“Dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşıyoruz, ancak ben bunun bir tekamülü de beraberinde getirdiğine inanmak istiyorum. Her şey tekrar ederken aldığımız yaralar belki bizi ‘daha bir insan’ olmaya götürecektir, diye ummak istiyorum.”

Tayfun Pirselimoğlu

                                                                 ***

Pirselimoğlu’nun sinemasında genel olarak tekrarlayan ögelere ve diyaloglara – kendi ifadesiyle de bunu doğruluyor- rastlamak mümkün. Kerr de diğer filmleri gibi zaman ve mekândan bağımsız bir hikâye, ancak filmi günümüz Türkiye alegorisinin bariz bir şekilde resmedildiği Kafkaesk ve evrensel bir distopya olarak tanımlamak yanlış olmaz. Romanın yazıldığı tarihte (2014) gündemimizde henüz Covid-19 virisü, karantina, sokağa çıkma yasağı gibi durumlar mevcut değildi; dolayısıyla pandemiye has bir hikâye gibi görünse de bu öngörüye Tayfun Pirselimoğlu’nun kehaneti de denilebilir.

Babasının ölümünden 11 yıl sonra yaşadığı yere, taşraya dönen ve bir tren istasyonunda tanık olduğu cinayet sonrasında garip mekânlarda, garip karakterlerle, anlamlandıramadığı ve bazen kaçmaya kalkıştığı anlar yaşayan Can karakteri üzerinden suçun, suçlunun görmezden gelindiği, dün var olan bir şeyin bugün reddedildiği, keyfi karar alan yöneticileri, asayiş sağlama bahanesiyle sokakta elini kolunu sallayarak ve her an karşımıza çıkan güvenlik güçlerini eleştirdiği ve bunu çok şık bir sinematografiyle ustaca anlatan, olgun bir sinema diline sahip, anlaşılması kimi zaman zor metaforlarla bezeli, film bittiğinde dahi atmosferinde kalıp sorgulatmaya ve kendisiyle yaşatmaya devam ettiren bir yapım Kerr.

Sorduğu sorulara bazen soruyla yanıt alan bazen hiç yanıt alamayan -ki iki türlü de yanıtsız kalan- Can, kendi gözleriyle şahit olduğu bir cinayeti bir türlü anlatamamakta, karşısındakileri ikna edememektedir, elini kolunu sallayarak kasabada rahatça gezen katilin varlığı yetmezmiş gibi tüm bu gariplikler kendisi dışında herkes için normaldir. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” der ona bir karakter. Tam da seyircinin tekrarlardan sıkılıp / sıkıştırıldığı alanda bir soru sordurtur yönetmen: “Hepimiz aynı şeye bakarken aynı şeyi mi görürüz?” Aslında somut bir şey hakkında fikir bildirirken belki daha net ifadeler kullanabiliriz, ancak gördüğümüz şey önceki deneyimlerimizle bir bağlam oluşturarak geleceğimiz üzerinde, yaşam kalitemizde ya da konfor alanımızda bir değişime/dönüşüme sebebiyet verecek bir eylemle tamamlanacaksa orada çıkarlarımızın devreye girmesi söz konusudur. Önceki deneyimlerimiz çoğunlukla negatif kodlanmış ve korku üzerine inşa edilmiş olanlardan meydana geliyorsa şayet insanların pek çok konuda -kendisine dokunmadıkça- “görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyerek üç maymunu oynamayı tercih etmesi kaçınılmaz oluyor. Burada yine filmden bir repliği hatırlamadan edemiyorum: “İnsan bir kere korkunca bir daha kurtulamıyor.” Ne gariptir ki Osmanlıca’da “tekrar” anlamına gelen kerr, Kürtçe’de “sağır” anlamında (kerr bûn: sağırlaşmak); aslında birbirinden çok farklı olan bu tanımlamalar filmin hikayesi içinde birbirine zincirleme eklemlenerek bir bütüne varıyor. Olan biten şeylere karşı sağırlaştığımızda suç, adaletsizlik, hukuksuzluk, yöneticilerin keyfi idaresi “normal”leşiyor ve toplumların suskunluğu bu düzenin devamına, tekrarına sebebiyet veriyor.

Kerr, bazı kareleriyle yer yer yine Pirselimoğlu’nun filmi olan Ben O Değilim”i, absürt karakterleriyle de Aki Kaurismaki sinemasını hatırlattı bana; alt açılarla aldığı resimleri kuvvetli, atmosferi çok iyi. Mekânların seçiminde payı olan herkes büyük bir alkışı hak ediyor, ayrıca buradaki tasarım/sanat yönetmenliği için de başta Natali Yeres olmak üzere sanat grubu ekibine ayrıca bir parantez açmak isterim. Natali Yeres, 2022 İstanbul Film Festivali’nde bu sene ilk kez verilen “En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü”nü de bileğinin hakkıyla kazanan isim oldu.

Kendisini izlemekten büyük keyif aldığım oyuncularımızdan biri olan Rıza Akın farklı bir styling ile karşımızda ve aurası ile yine büyülüyor. Göründüğü an itibarıyla büyüleyen başka bir isim daha var ki o da Jale Arıkan.

Filmin teknik ekibinde de ” tekerrür eden” isimler dikkat çekiyor; yönetmenin daha önceki fimleri “Yol Kenarı” (2017) ve “Ben O Değilim”de (2013) görüntü yönetmeni olan Andreas Sinanos, kurguda Ali Aga ve sanat yönetiminde Natali Yeres.

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da hem ana jüri hem de Film-Yön Jürisitarafından “En İyi Yönetmen”ödülüne layık bulunan Tayfun Pirselimoğlu, 41.İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kategorisinde de “En İyi Yönetmen Ödülü”nü kucaklayan isim oldu.

Bir söyleşisinde “Her birini hesaplayıp koyduğum alegorik ifadelerin farklı okumaları olabiliyor. Burada kıymetli olan ve benim yapmak istediğim şey, benim filmimi izledikten sonra o sinemadan sorular sorarak ayrılmanız.” demişti Pirselimoğlu. Filmi de sineması da ziyadesiyle buna hizmet ediyor.

Yine son sözleri kendisine bırakarak tamamlamak istiyorum yazımı;

 “Her şey tekrar ediyor. Dün tekrar ediyor, uçuş rotaları tekrar ediyor… Şapkalar, köpekler, boşlukta asılı eller, adreslerine ulaşmayan mektuplar tekrar ediyor. Fesler, saklı yüzler, menzilsiz kuşlar, arzular, İstanbul, gece görüş dürbünleri, yanlış anlamalar tekrar ediyor. Savaş tekrar ediyor. Gergedanlar, boks ringleri, gizli ayıplar, kalbe saplı kuşkular, mayınlı araziler, perişan aşklar, tırnak törpüleri, öğle uykuları tekrar ediyor. Utanç tekrar ediyor. Her şey tekrar ediyor.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.