İKİ GÜN VE BİR GECE

Manipüle Edilmiş Bir Sınıf Filmi

“İki Gün ve Bir Gece” ile gediklisi oldukları Cannes’a üçleme için çıkan fakat “Kış Uykusu”na ödülü kaptıran Jean-Pierre ve Luc Dardenne Kardeşler, daha önce temellerini “Rosetta” ile attıkları bir hususa, işsizlik üzerinden sosyal gerçekliğe odaklanan bir eser ile karşımıza geldiler. Refahın ve sosyal hayatın, ekonomik ve siyasi krizlerle çalkalandığı bir Belçika’ya kayıtsız kalmayan Dardenne Kardeşler, Avrupa’nın ekonomik korkuları derinden hissettiği son birkaç yılı özetleyebilecek sınıf temelli bir öykü anlatıyorlar bizlere.

Sandra (Marion Cotillard) yaşadığı depresyon sonucu işten çıkartılmıştır, bu süreç ise klasik yöntemlerden farklı işlemiştir.  İşyerinde çalışan diğer kişilere götürülen “Sandra mı, ikramiye mi?” sorusuna işçilerin vermiş olduğu ikramiye yanıtıyla işten çıkarılan Sandra, oylamanın ustabaşı tarafından manipüle edildiği ortaya çıkınca, oylamanın tekrarı ve kendi lehine çıkacak bir sonuç için çabalamaya başlar;  biz de oylamaya kadar iki gün bir gece vakti olan Sandra’nın işte kalma çabasını izleriz film boyunca. Dardenne Kardeşler’in diğer filmlerinden aşina olduğumuz üzere, bir an olsun ana karakterimizden ayrılmayız bu süreçte; Sandra’nın kendisi ve diğerleriyle yaşadığı çatışmaların yanı sıra bu çatışmalardan doğan gerilimleri görürüz.

“İki Gün ve Bir Gece” her şeyden önce bir sınıfın, işçi sınıfının filmi; baştan aşağı bu sınıfın geldiği noktayı, yaşam biçimini, kaybettiği değerleri ortaya koyan ve bunlar üzerinden sorgulamalarda bulunan bir eser. Önce ortaya bir tablo koyar “İki Gün ve Bir Gece”, Liege’e sığmayan ve benzer kaygıların hâkim olduğu diğer tüm Avrupa şehirlerine uyarlanabilecek bir tablodur bu; ırk ve din farklılıklarının bastırıldığı, ortak paydanın “iş” ve “para” olduğu.  Ortaya konan tablo normal olsa da, Dardenne Kardeşler’in bu tablo üzerinden önermeler sunmaya başlamasıyla işin rengi değişiyor. Kendi oluşturdukları yapıdan kendi istedikleri sorgulamaların gerçekleştirilmesine yönelik manipülasyonlarda bulunmaya başlayan Dardenneler; işçi sınıfı tablosunu zenginleştirecek detayların bunun ötesinde bir amaç için serpiştirildiği gerçeğiyle karşı karşıya bırakıyorlar bizleri.

Öncelikle filmin iskeleti olan oylama bir tercihin değil dayatmanın ürünü. Oylamanın kendisi için zerre anlam ifade etmediğini filmin hemen başında gördüğümüz patronun (yönetici sınıfı) kayıtsızlığı ve karakterlerin kendileri ile Sandra arasında karar vermek zorunda bırakılması, olayı daha başlamadan tercih olmaktan çıkartıyor. Yönetici sınıfın işçi sınıfına yönelik dayatmalarından herhangi biri olarak da okunabilecek bu durum, bireylerin kendi iradelerini kullanarak tercihte bulunmalarını engellediğinden sağlıksız bir yapının kurulmasına yol açıyor. Karakterlere kaçış olanağı sağlayan bir savunma mekanizması olarak da kullanılan bu dayatma, insanların eylemlerine dayanak oluşturan ilkelerin ne ölçüde “iyi” ve “kötü” olduğuna dair oluşacak her kanıyı bertaraf ederek, bir ucu determinizm olan bir noktaya ulaşıyor.

Oylamanın peyda oluş şeklinin yanında, en az oylamanın kendisi kadar dayatmacı bir ustabaşının, Jean-Marc’ın, varlığı bireylere alternatif bir sığınma alanı sunuyor. Jean- Marc’ın temel argümanı olan “Sandra veya aranızdan herhangi biri”; seni değil ikramiyeyi seçiyoruzcular’ın yanına konabilecek Jean-Marc böyle demiştici’ler fraksiyonunun oluşmasını da sağlıyor.  Ayrıca karakterlerin iradeleri üzerine tahakküm kuran dışsal unsurların varlığı bu ikisiyle de sınırlı kalmıyor; kimi zaman bir eş kimi zaman bir çocuk ya da yapılması planlanan veranda, tercihlerin tercih olarak ön plana çıkmasını engelliyor. Dardenneler ilk iki grubu yeterli görmemiş olacaklar ki ilave olarak birer baskı unsuru daha eklemeyi ihmal etmemişler. Bu ve diğer durumlar, ahlâk hayatı üzerinde sistemli bir biçimde düşünme ve soruşturma biçimi olarak niteleyebileceğimiz Ahlak felsefesinin (Etik) bünyesinde yer alan özgürlük, erdem, sorumluluk, vicdan, ahlaki karar ve eylem gibi kavramlar üzerinden yapılacak her sorgulamanın taca çıkmasına neden oluyor.

Bunların yanında bir de ikramiye mevzusu var, ikramiye filmin hemen başında sembol olarak kullanılmasına rağmen bir süre sonra, ne zengin edecek ne de fakir bırakacak bir miktara, bin euro’ya bağlanıyor nedense. Bu öyle bir miktar ki, hem ikramiyeyi isteyeni hem de ikramiye yerine Sandra’yı tercih edeni mazur gösterebiliyor bakış açınıza göre. Üzerinde fazla durulmayacak kadar net ve eyyam kokan bu tercih, en az diğer hususlar kadar rahatsız edici.

Dardenne Kardeşler’in tarafsızlığına dair de bir parantez açmak gerekiyor, sınıf tablosu çizerken olabildiğince tarafsız davrandıkları ve olayların seyri esnasında oluşabilecek keskin yargıları engellenmenin peşinde olduklarına dair okumalar mevcut çünkü. Alt sınıf beyaz Belçikalılara, Kuzey Afrika göçmenlerine veya siyahilere yapılan ziyaretleri, karakterlerin ikramiyeyi tercih etmelerini mazur gösterecek karelerle donatarak hem Sandra’nın hem de diğerlerinin ayakkabılarıyla yürümemizi sağlayan Dardenne Kardeşler’in bu tavrı, diğer unsurlarla birleşince, tarafsız olduklarından çok tarafsız görünmeye çalıştıkları sonucuna götürüyor. Bir iki salt kötü eklemeyi ihmal etmemeleri ise işin cabası olmuş.

Dardenne Kardeşler için bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama tipik bir orta yolcu gibi davranıyorlar film boyunca ve bu durum anlattıkları her şeyin çöpleşmesine neden oluyor ki orta yolculuğu seven biri olarak bunları söylüyorum. Tüm bunların yanında çekişmeli geçen bir seri penaltı atışları tadındaki izleği, Sandra’ya sınıfından bağımsız bir dönüşüm ve kurtuluş kapısı açan finali, vicdan-cüzdan basitliğine indirgediği ahlak anlayışıyla koca bir hayal kırıklığına dönüşüyor “İki Gün ve Bir Gece”. İyi çekilmiş olması özünde iyi olduğu anlamına gelmiyor sonuçta.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.