Haziran’da ne çok ölen var. Her yıl aynı günlerde aynı isimler dolaşmaya başlıyor zihnimizde. Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Hüseyin Cevahir, Şevki Kobal, Hakan Şenyuva, Ethem Sarısülük… Başka başka kayıplar, kaybedilenler yeniden hatırlanıyor. Benim için de Haziran biraz kişisel bir ay. Babamsız çeyrek asır 24 Haziran’da tamamlanıyor. Amcamın vefat yıldönümü de 20 Haziran’a denk geliyor.

Bu yüzden Ahmet Muhip Dıranas‘ın ölüm yıldönümü yaklaşırken aklıma ilk şiirleri değil, birkaç ay önce Artales Kısa Film Gösterimleri kapsamında karşılaştığım bir belgesel geldi: “Unutuş”.
“Unutuş”, Dıranas‘ın hayatını anlatan klasik bir biyografi değil. Bir şair üzerinden hafızayı, unutmayı, mekânı ve geride kalanların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi anlatan bir film. Belki de bu yüzden adını hak ediyor.
“Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar”
Yönetmen Furkan Alperen Demir‘in üç bölüm olarak tasarladığı belgeselin ilk iki bölümü daha önce erişime açıldı. Üçüncü bölüm ise Dıranas’ın ölüm yıldönümünde erişime açılıyor. Ben gösterimde serinin ikinci bölümünü izleme fırsatı buldum. Film bittiğinde aklımda kalan şey ise ne Fahriye Abla’ydı ne de Kar şiiri.
Bir evdi
Bir köydü
Bir hafızaydı.

Belgeselin merkezinde Sinop’un Erfelek ilçesindeki, bugün Ahmet Muhip Dıranas’ın adını taşıyan köy bulunuyor. Şairin “baba toprağı” olarak andığı bu yer, yalnızca bir coğrafya değil; aynı zamanda aidiyetin ve kaybın hikâyesi. İlginç olan şu ki köyün adının değiştirilmesi bile kendi başına bir tartışma yaratmış. Köy sakinlerinin bir kısmı, isim değişikliğiyle birlikte geçmişe ait kayıtların ve hakların kaybolabileceği endişesini taşımış. Böylece karşımıza yalnızca bir şair hikâyesi değil, hafızanın nasıl sahiplenildiğine dair bir hikâye çıkıyor.
Belgeselin en etkileyici bölümlerinden biri şairin üç yeğeniyle yapılan söyleşiler. İzlerken sanki üçü aynı anda aynı masada oturmuş, geçmişi konuşuyormuş gibi hissediyoruz. Ahşap evin önüne yerleştirilmiş bir masa, üç farklı açı ve son derece doğal akan bir sohbet… Oysa gösterim sonrası yapılan söyleşide öğrendiğimize göre durum hiç de öyle değil. Bu üç kuzen aslında birbirleriyle görüşmüyor. Miras meseleleri ve yıllar içinde biriken anlaşmazlıklar onları birbirinden uzaklaştırmış. Yönetmenin yaptığı şey ise sinemanın en temel gücünü kullanmak: Ayrı duran insanları aynı kadrajda buluşturmak.
Hayatta kurulamayan masa, belgeselde kurulmuş
Bu sahne bana Dıranas’ın Gölgeler tiyatro metniyle bir bağ kurabileceğimi düşündürdü. İnsanların birbirlerine yabancılaştığı, ilişkilerin görünmez duvarlarla bölündüğü o dünya, yıllar sonra gerçek hayatta karşımıza çıkıyor gibiydi. Miras meseleleri yüzünden görüşmeyen üç kuzen, sinemanın imkânıyla aynı masada buluşuyordu. Belgeselin en ironik taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor. Dıranas ‘Parçalar’ şiirinde Ahmed, Mehmed ve Durmuş diye kendini üçe ayırıp dolaştırırken; yıllar sonra onun mirasını taşıyan üç kuzen de aynı masanın etrafında ama birbirlerinden uzak biçimde karşımıza çıkıyor.
Belgeseli izlerken aklıma sürekli aynı soru geldi: Ahmet Muhip Dıranas bugün neyiyle hatırlanıyor?
Çoğusu için cevap belli. Fahriye Abla. Belki Kar. Belki Olvido. Ağrı şiirini de unutmamak lazım. Oysa filmde karşılaştığımız kişi buncağız değil, daha karmaşık biri.

Ankara’da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmuş, Baudelaire’i anlayabilmek için Fransızca öğrenmiş, yıllarca bürokratlık yapmış, gazetelerde yazılar kaleme almış bir isim. Bir yandan devletin içinde görev alırken diğer yandan şiirlerinde son derece kırılgan ve kişisel bir dünya kurmuş.
“Bir irade adamı değil, duygu adamı.”
Münire Hanım’ın onu anlatırken kullandığı ifade de bunu destekliyor. Belki de Dıranas’ın şiirlerini bugün hâlâ canlı tutan şey budur. Kusursuz imgeler kurması değil, o imgelerin arkasında hissedilen insan kırılganlığı. Şairin hiç çocuğu olmamış olması da belgeselin satır aralarında farklı bir anlam kazanıyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba bu yüzden mi çocukluğuna, köyüne ve geçmişine bu kadar bağlıydı? Bunun kesin cevabını bilmiyoruz. Ama filmin anlattığı Dıranas, yalnızca şiir yazan bir edebiyat figürü değil; geçmişiyle yaşamaya çalışan bir insan.

Kayıt Altına Alınan Bir Ev
Şairin, kardeşinin büyük emekleriyle, yaptırdığı ahşap yapı bugün yılların yorgunluğunu taşıyor. Uzun süredir bakımsız durumda. Geleceğinin ne olacağı da belirsiz. O evin yıkılmaya yüz tutmuş hâline bakarken insan ister istemez üzülüyor. Üstüne düşününce, Dıranas için buranın yalnızca bir ev olmadığı da anlaşılıyor. Çocukluğuna, ailesine ve geçmişine açılan bir kapıydı. Belki de bu yüzden evin bugünkü durumu yalnızca fiziksel bir çürüme değil, bir hafızanın yavaş yavaş dağılması hissini veriyor.

Çünkü bazen insanlar unutulmuyor; onları hatırlatan mekânlar unutuluyor.
Dıranas’ın “Ey unutuş, kurtar bu gamlardan beni” diye seslendiği şiiri düşünüldüğünde bu daha da anlamlı geliyor. Şair unutuşu bir sığınak gibi çağırırken, yıllar sonra onun adıyla anılan bir köy ve bir ev unutulmaya direniyor. “Unutuş”u izledikten sonra Ahmet Muhip Dıranas‘ın şiirlerinden çok o ev kaldı aklımda. Bakımsız bırakılmış ahşap yapı, önündeki masa, birbirleriyle konuşmayan akrabalar, adı değişen köy ve bütün bunların ortasında unutulmak istemeyen bir şair. Belki Dıranas gerçekten unutulmaktan korkuyordu, bilmiyorum.
21 Haziran’da Ahmet Muhip Dıranas’ı anmanın yolu yalnızca Fahriye Abla‘yı yeniden izlemekten geçmiyor. Bazen bir eve bakmak, bir köyün hikâyesini dinlemek ve hafızanın nasıl dağıldığını görmek de bir anma biçimi olabiliyor.
Ben de Görsem
- Unutuş youtube’da gösterimde.
Unutuş – Ahmet Muhip Dıranas | Bölüm 2
Unutuş – Ahmet Muhip Dıranas | Bölüm 1 - Şairin kendisini dinlemek için Ahmet Oktay’ın Edebiyat Dünyası adlı programının 1973 tarihli 1. bölümünü izleyebilirsiniz. Edebiyat Dünyası – Ahmet Muhip Dıranas

*Edebiyat Dünyası programının sonunda ölen arkadaşlarıyla vakit geçirdiği mekanlardan bahseder ve Sofra şiirini okur.
SOFRA
Her birinin saçları alnında
Islaktı, yanakları yangında.
Biri, başını bir taşa dayadı,
Orada bir daha uyanmadı.
Ötekisi, bir yatsı ezanı
Kapadı ruhunun kapısını.
O da, bir bayram gününde gibi
Gülüp … derken konuşmayıverdi.
Şimdi hafızamda buluşurlar,
Günlük ekmeklerini bölüşürler,
Gülüşürler …
