Christopher Nolan, kariyeri boyunca insan zihninin labirentlerinde, zamanın büküldüğü koridorlarda ve uzayın derinliklerinde dolaştıktan sonra, nihayet insanlık tarihinin en kadim anlatısına demir atıyor. Homeros’un üç bin yıllık destanını beyazperdeye taşıyan The Odyssey (2026), sinematik sınırları zorlayan 250 milyon dolarlık bütçesi ve tamamı 70 mm IMAX kameralarla çekilen ilk film olma unvanıyla, yalnızca bir klasik uyarlaması değil; devasa bir modern sinema olayı. Nolan, bu görkemli görsel şöleni antik Yunan kahramanlığını körü körüne yüceltmek yerine; savaş sonrası travmanın, suçluluk duygusunun ve eve dönme arzusunun yıkıcı psikolojisini inceleyen tekinsiz bir karakter çalışmasına dönüştürüyor.
Eve Dönüşün Laneti
Filmin anlatı yapısı, Nolan’ın alametifarikası olan doğrusal olmayan kurgu yapısını ve iç içe geçen geriye dönüşleri ustalıkla kullanıyor. Hikaye, Truva Savaşı’nın kanlı zaferinin ardından evine dönmeye çalışan İthake Kralı Odysseus’un fiziksel ve zihinsel işkence dolu yolculuğunu merkezine alıyor. Nolan, Truva Atı efsanesini görkemli bir zafer anı olarak değil; adeta vahşi bir aldatmaca ve trajedi kaynağı olarak yeniden kurguluyor. Ozymandias heykeli ile Planet of the Apes’teki Özgürlük Anıtı’nı andıran, sahile yarı gömülü, devasa ve tekinsiz bir ahşap at tasarımıyla savaşı başlatan bu hile, Odysseus’un yoldaşı Sinon’u (Elliot Page) aldatarak kurban etmesiyle sonuçlanıyor. Bu vicdan azabı, kahramanı evinden, sadık eşi Penelope’den (Anne Hathaway) ve babasının yolunu gözleyen oğlu Telemachus’tan (Tom Holland) on yıl boyunca uzak tutacak tekinsiz bir lanetin fitilini ateşliyor.

Kahramanlığın Ardındaki Vicdan
The Odyssey, özünde savaşın anlamsızlığını ve bıraktığı kalıcı ruhsal hasarları sorgulayan güçlü bir alt metne sahip. Başroldeki Matt Damon, sinema kariyerinde adeta “kurtarılması ve eve döndürülmesi gereken adam” arketipine dönüşmüş durumda. Saving Private Ryan’da savaş alanından, Interstellar ve The Martian’da ise uzayın derinliklerinden evine dönmeye çalışan karakterleri canlandıran Damon, bu kez antik çağın en meşhur eve dönüş mücadelesinin tam merkezinde yer alıyor. Ancak buradaki Odysseus, zafer sarhoşu bir kahraman değil; canavarca dürtülerle savaştıktan sonra eve dönmenin, eski benliğine kavuşmanın imkansızlığıyla yüzleşen, ruhu yaralı bir asker.

Öte yandan film, oyuncu kadrosundaki bazı tercihlerle günümüz endüstri dinamiklerine fazla teslim olmuş hissettiriyor. Sinon rolünde Elliot Page ve Helen rolünde Lupita Nyong’o tercihleri, son yıllarda Hollywood’un adeta yazılı olmayan bir kuralı haline gelen çeşitlilik odaklı oyuncu seçimi eğilimine fazla hesaplı bir bağlılık gösteriyor. Bu durum, mitolojik anlatının tarihsel ve coğrafi doğallığına yer yer gölge düşüren, biraz zorlama hamleler olarak göze çarpıyor.
Nolan, mitolojik canavarları gerçeğe dönüştürürken insanın en büyük canavarının kendi geçmişi olduğunu gösteriyor.

Tekniğin Gücü, Aksiyonun Sınırı
Teknik açıdan film, sinema tarihine geçecek düzeyde bir estetik sunuyor. Görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema, denizin geleneksel parlak mavi klişelerinden kaçınarak, gri, solgun ve dokulu IMAX kadrajlarıyla muazzam bir yalnızlık atmosferi inşa ediyor. Bu görsel büyüklük, Ludwig Göransson imzalı, geleneksel Yunan enstrümanlarıyla aranje edilmiş müziklerle taçlanıyor. Göransson’un davul ağırlıklı ve derinden uğuldayan tekinsiz ritimleri, filmin epik atmosferini güçlü bir şekilde desteklerken seyirciyi fiziksel bir kuşatılmışlık hissine sürüklüyor. Matt Damon, Odysseus’un kederli maskesini yüzünde taşırken kariyerinin en olgun performanslarından birini sergiliyor. Penelope rolünde Anne Hathaway vakur duruşuyla filme adeta bir çapa olurken, Robert Pattinson ise Antinous rolünde tekinsiz karizmasıyla parlıyor.
Ancak bu teknik ve müzikal başarı, aksiyon sahnelerinin koreografisinde ve genel şiddet dozunda aynı vuruculuğu yakalayamıyor. Özellikle Odysseus’un o kaçınılmaz “son hesaplaşma” sahnesinde, fiziksel çarpışmanın ağırlığı olması gerekenden daha hafif kalıyor. Günümüz seyircisinin Game of Thrones gibi televizyon işlerinden bile aşina olduğu o çiğ, gerçekçi ve sarsıcı vahşet hissi yerine; hızlı kurgulanmış ve çok fazla kesmeye başvuran sahneler tercih edilmiş. Oysa bu ölüm kalım mücadelelerinin daha düşük tempolu, kesintisiz uzun planlarla çekilmiş ve minimal ama soluk kesici bir sertlikte sunulması, filmin vadettiği o karanlık ve tekinsiz atmosfere çok daha güçlü hizmet edebilirdi.
Christopher Nolan, The Odyssey ile mitolojik canavarları gerçeğe büründürürken insanın en büyük canavarının kendi geçmişi ve vicdanı olduğunu kanıtlıyor. Sonuç olarak film; sinemasal ihtişamın, görsel cesaretin ve insan ruhunun karanlık dehlizlerine yapılan unutulmaz bir yolculuğun görkemli bir manifestosu niteliğinde.

- Bu yazı, HALDUN PALTALI tarafından FikriSinema için kaleme alınmıştır.
