KABİL’DE SON ÖZGÜR GÜNLER: İYİ ERKEK YOK

“Afganistan’ın son derece ataerkil toplumunda büyürken, iyi erkeklerin olmadığını düşünüyordum; ta ki başka bir gerçekliğin var olduğunu öğrenene kadar.”

Afgan sinemacı Shahrbanoo Sadat’a ait bu sözler coğrafyanın kadınlar üzerinde kurduğu hegemonik baskıyı özetler nitelikte. Yönetmenin Berlin Film Festivali‘nde açılışını yapan filmi “No Good Men” (İyi Erkek Yok), bu köklü önyargının ve toplumsal hafızanın izini sürüyor. Sadat’ın hem yönetmen koltuğunda olduğu hem de başrolü üstlendiği ve ilk olarak 45. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansını bulduğum “No Good Men”i tanıklık etmeye çağırdığı dönemin süzgecinde kaleme almaya çalıştım.

“Coğrafya Kaderdir” Kıskacında Kabil

Hikâye, dünya tarihinin en kritik kırılma noktalarından birine, 2021 yılına odaklanıyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın 14 Nisan 2021’de Amerikan birliklerinin Afganistan’dan çekileceğini açıklamasıyla ülkede taşlar yerinden oynamış, “demokrasi getirme” (!) iddiasıyla kurulan kukla askeri hükümetin arkasındaki güçler çekilince Taliban yeniden hortlamıştı. İşte film, Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinden hemen önceki o son “özgür” günlerde geçiyor.

Ülkedeki mevcut siyasi kaos ve güvenlik sorunları nedeniyle tamamen Almanya’da çekilen bu uluslararası ortak yapım (Almanya, Fransa, Norveç, Danimarka, Afganistan); gücünü gerçeklerden alıyor. Film, Qodrat karakterine hayat veren yazar ve oyuncu Anwar Hashimi’nin otobiyografik günlük yazılarından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış.

Ataerkilliğe Karşı Kameralı Bir Kadın: Naru

Filmin merkezinde, Kabil’in bir televizyon kanalında, gündüz kuşağı kadın programında çalışan tek kadın kameraman olan Naru (Shahrbanoo Sadat) yer alıyor.

Tembel, sadakatsiz ve istismarcı kocasını evden kovmayı başarmış cesur bir kadın olan Naru, 4 yaşındaki oğlu Liam ile bekar bir anne olarak hayata tutunmaya çalışmaktadır. Ancak Afgan yasaları çocukların velayet hakkını koşulsuz olarak babaya verdiği için, oğlunu kaybetmemek adına sürekli “iyi davranmak” ve resmi olarak boşanmaktan kaçınmak gibi hukuki ve toplumsal bir kapana kısılmıştır.

Naru’nun hayatındaki erkekler yüzünden dünyaya ve erkeklere karşı beslediği inanç nettir: “Bu dünyada iyi erkek kalmamıştır.” Toplumsal baskılara karşı sesini yükseltmekten korkmayan bu cesur kadının tek kırılgan noktası, Sevgililer Günü ile başlayan hikâyede kaçınılmaz olarak yüzleştiği romantik duyguları ve aşk hayatıdır.

Anwar Hashimi, Shahrbanoo Sadat

Ataerkil Düzende İyi Bir Erkek Mümkün Mü?

Naru’nun -filmin ismi gibi- mutlak kesinlik taşıyan yargı ile dolu dünyası, televizyon kanalının saygın muhabiri Qodrat Qadiri (Anwar Hashimi) için kameramanlık yapmaya başlamasıyla sarsılır. İlk başlarda meslektaşlarının ve patronunun şüpheci yaklaşımları, hatta Naru’nun varlığının bir Taliban lideriyle röportaj yapılmasına engel teşkil etmesi gibi krizler yaşanır. Ancak Qodrat, etkileyici ve sıcacık gülümsemesinin ötesinde, derin bir şefkat ve centilmenliğe de sahiptir. Filmin ismini ilk işittiği andan itibaren bu yargıya sahip olan seyirciyi de “ataerkil düzende iyi bir erkek olabilmek mümkün müdür? sorusunun peşinden sürükleyen Sadat, şahsi olanın değil sistemin eleştirisini ortaya koyma çabasındadır. Üstelik romantik komedi olarak adlandırabileceğimiz bir sinema diliyle!

Qodrat, Naru’yu erkeklerle dolu bir restoranın dış bölümünde oturmaya davet ederek toplumsal tabulara ilk meydan okumasını gerçekleştirir. Naru’nun, erkek meslektaşlarıyla konuşmayı reddeden kadınlarla sokakta röportaj yapabilme yeteneğini, yani “halkın sesini” ortaya çıkarma becerisini gördükçe, Qodrat’ın ona olan saygısı artar. İkilinin bu ortak çalışması zamanla Kabil sokaklarındaki çatışmaların ve yangınların ortasında filizlenen, dedikodulara yol açan ama her şeyden önemlisi Naru’ya “iyi bir erkeğin var olma olasılığını” gösteren derin duygulara dönüşmeye başlar.

Dramın Gölgesindeki Hayat

Film, ağır dramatik yapısını yer yer Afgan halkının renk, eğlence ve gelenek düşkünlüğünü gösteren sahnelerle dengeliyor. Televizyon şirketinin sahibinin Afgan geleneklerine uygun abartılı düğün sahnesi ve damatlığı akılda kalan eğlenceli detaylardan… Amerika’da yaşayan Afgan asıllı kız arkadaşının Naru’ya getirdiği modern “boşanma hediyesi” vibratör gibi tezatlıklar kültürel çatışmayı gözler önüne sererken, yaşamın her saniyesinde hissedilen o baskı ve özgürlüklere müdahale hissi hiç kaybolmuyor; sanki biri(leri) kapısı da kapatılmamış olan kadınların olduğu bu odaya girecek ve o “uygunsuz” hediyeyi görecek diye gerilmiyor da değiliz.

Amerikan birliklerinin çekilme kararıyla birlikte filmin tonu da değişmeye başlıyor. Sadat, tehlike ve gerilim dozunu artırmaya başlıyor. Bu gerilim, finalde klasik ama son derece duygusal bir fedakârlıkla çözüme kavuşuyor. Qudrat, ülkeden kaçabilecek şanslı isimlerden biriyken bu hakkını Naru’ya devrediyor ve kendisi ülkede kalıyor. Tam da bu noktada “Bir kadının kurtuluşu, bir erkeğin fedakârlığından mı geçiyor?” klişesi, ister istemez soru olarak karşımıza çıkmıyor değil. Ama coğrafi olarak kadının yok hükmünde sayıldığı, bu kurtuluşu kendi başarısı ve mücadelesiyle asla kazanamayacağını bildiğimiz korkunç ideolojik bir iklimde en doğru özgürlük seçeneğinin bu fedakârlıkla sağlanabileceği de yadsınamaz bir gerçeklik.

Berlin gibi bir festivalde açılış yapmak için “fazla mütevazı” bulunsa da filmin asıl değeri, yarattığı kültürel ve tarihsel tezatlıkta yatıyor. Siyasi bir felaketin eşiğindeki Kabil’de bir “iş yeri aşkı” izlemek, sinematik açıdan “ilginç ve sarsıcı” bir deneyim sunuyor.

İstanbul Film Festivali’nde Goethe-Institut Istanbul ve Kino 2026 desteğiyle gösterilen film, şu sıralarda MUBI platformu üzerinden izleyiciyle buluşuyor. Öyle büyük bir film değil belki “No Good Men”; bazı sahneleri acemice çekilmiş, oyunculukları da yer yer abartılı ama samimi ve sansürsüz atmosferiyle seyircide hak ettiği karşılığı buluyor. Ataerkil bir dünyada kadın olmanın, gazeteci kalmanın, baskıya direnmenin ve her şeye rağmen aşkı bulmanın zamansız bir vesikası…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir