AİLE SAADETİ

Alman sinemasının önemli yönetmeni Werner Herzog, 5 Eylül 1942’de II. Dünya Savaşı sırasında Münih’te doğdu. Rainer Fassbinder ve Volker Schlöndorff ile birlikte savaş sonrası gelişen Genç Alman Sineması hareketinin önde gelen yönetmenleri arasında sayılan Herzog bu harekete ilham veren Fransız Yeni Dalga’sının öncü yönetmeni François Truffaut tarafından “yaşayan en önemli film yönetmeni” olarak adlandırmıştır. 

Filmografisi genellikle imkansız hayalleri olan hırslı kahramanlar, belirsiz alanlarda eşsiz yetenekleri olan insanlar veya doğa ile çatışan kişileri konu alan kurmacalar ve belgesellerle dolu olan yönetmenin son projesi “Aile Saadeti, LTD” 12 yaşındaki bir kızın kayıp babasını canlandırmak için işe alınan Ishii’nin hikayesini anlatıyor. 

Aile Saadeti, insanların akrabalarını ya da sevdiklerini canlandıracak amatör oyuncular kiralayabileceği gerçek bir Japon şirketi ve filmde kendini oynayan Ishii Yuichi’de bu şirketin gerçek kurucusu. Hızla gelişen teknoloji tüm dünyada olduğu gibi Japonya’da da insanlığı yalnızlığa itiyor. Aile Saadeti ve benzeri şirketler de Japon halkının yaşadığı soruna çözüm üretme konusunda farklı yöntemlere başvuruyor. 2009’da bu şirketi açmaya karar veren Ishii şirketin ismini Freud’un kendi ebeveynlerinin sahte, gerçek ebeveynlerinin asil ya da soylu olduğunu düşünen çocuklar üzerine 1909’da yazdığı “Nevrotiklerin Aile Romansı” makalesine referansla alıyor. 

Teknolojinin gelişmesiyle birlikle 21. yüzyılın yalnızlar çağı olacağını ön gördüğünü söyleyen Herzog, Japonya’daki bu kültürden eski bir öğrencisi sayesinde haberdar olduğunda bunun hemen filme çekilmesi gerektiğini düşünüyor. Öğrencisinin o sırada uzun metraj çekmeye hazır olmadığını öğrenen Herzog, Japoncası olmamasına rağmen bu filmi yapmaya karar veriyor ve ortaya cesur kararlarıyla sadece küçük bir kesimin zevkine hitap edebileceğini düşündüğüm bir film çıkıyor; bu filmi anlamak için Herzog’u da anlamak gerekiyor. “Aile Saadeti, LTD”nin vermek istediği mesajı anlamak zor değil. Film insanların yalnızlık ve yasla başa çıkmak için başvurduğu enteresan yolları gösterirken izleyiciye insan ilişkilerini gerçek kılan şeyin ne olduğunu sorgulatıyor. Fakat Herzog gözlüklerimizi çıkardığımızda sorgulanacak şeylerin sayısı artıyor. Yönetmenin önceki işleriyle ya da sinemaya olan bakışıyla haşır neşir olmayan biri bu filmin amatörler tarafından çekilmiş koca bir hata olduğunu düşünebilir fakat bu Herzog’un tekniklerini ve perspektifini bilenler için de bir başyapıt garanti etmiyor. 

Sinemaya erişimi olmayan küçük bir Bavyera kasabasında büyüyen Herzog, gezici bir projeksiyoncunun sinema tarihinin ilk belgeseli olarak kabul edilen tartışmalı film “Kuzeyli Nanook” gösterimi sayesinde sinemayla tanışmıştır. Cinema-Verite karşıtı olduğunu bildiğimiz yönetmenin “Kuzeyli Nanook” ile ilgili düşünceleri epey şaşırtıcıdır. Herzog filmin sahte olduğunu anında anladığını iddia etmiş ve filmden bu nedenle hoşlanmadığını dile getirmiştir fakat “Kuzeyli Nanook” Herzog’un büyük bir fanı olduğu doküdrama türünün özelliklerini taşıyan ilk filmlerden biri olmuştur. Kariyerinin büyük bir çoğunluğunu belgesellere adayan yönetmen insanları kontrolsüz görüntülemeyi ve/ya da duvardaki bir sinek olmayı temel alan Cinema-Verite’nin stilistik yoğunluktan yoksun olduğunu düşünüyor ve gerçekliği düz bir şekilde kaydedip bunu seyirciye sunmanın sinema olmadığını söylüyor. 

Herzog’un belgesellere olan bakış açısını üstünkörü kavradık, peki kurgusal filmlerle ilgili ne düşünüyor? Kurguyla belgeseli ayıran ince çizgide yaşamayı seven yönetmenin kurgusal filmlerle ilgili duyguları pek farklı değil. Herzog devamlı olarak sinemayı hikaye anlatmak için kullandığı bir medyum olarak betimliyor. 

Kurgu ve belgesel arasında önemli bir stilistik fark olmadığını düşünen yönetmenin bu sefer anlatmayı seçtiği hikaye adeta bir döküdrama. Konsept gerçek, şirket gerçek ve şirketin kurucusu Ishii kendini oynuyor fakat kendi başından geçenleri canlandırmıyor. Herzog’un anlattığına göre ortada elle tutulur bir senaryo ya da oyuncuların uyması gereken net diyaloglar yokmuş fakat Herzog’un kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü bir olay örgüsü varmış. Bu filmi çekerken köklerine dönmek istediğini söyleyen yönetmen, 1972 yapımı “Aguirre, Tanrı’nın Gazabı” filminde de diyalogların çoğunu doğaçlama tutmuş ve asıl önemi atmosfer ile hikayeye vermişti. Fakat “Aile Saadeti, LTD”yi daha da enteresan kılan şey Herzog’un Japonca bilmediği halde doğaçlamaya izin vermesidir. Filmin yazar ve yönetmenliği dışında kamera operatörlüğü ve görüntü yönetmeliğini de yapan yönetmen, çekimler boyunca kulağına daha gerçekçi gelen neyse onu seçmiştir ve çoğunlukla bir-iki denemede istediğine ulaştığını söylemiştir ancak filmdeki senaryo eksikliğinin görmezden gelmek neredeyse imkansızdı. Karakterler, özellikle ana karakterimiz, iyi geliştirilmiş ve çok boyutlu hissettirmiyordu ve bu yüzden insanları ve onların hikayelerini umursamak zorlaşıyordu. Bu bir cinema-verite belgeseli olsaydı böyle bir yorum yapamaz, “gerçek insanların hayatından yakalayabildiğimiz kadar gerçek kesitler” derdik. Zaten sinema ile insanları gözlemleyen bir belgeseli ayıran da bu değil mi? Daha başarılı bir kurgu ve daha çizgisel bir hikaye. Yönetmenin işi gerçek insanların gerçek anlarını yakalamak olduğunda istediği her şeye ulaşamayabilir, bazı şeyler gözden kaçabilir ya da planlar değişebilir fakat kurgusal bir filmde her şey kontrol altındır, yönetmen izleyicinin göreceği her şeyi seçebilir, çok daha özgürdür. Bu filmin kurgu olmasının izleyiciye gerçek bir yararı var mı yoksa Herzog sadece kendi görmek ve göstermek istediklerini stilistik bir kaygı duymadan çekmek mi istedi? Filmi gözden geçirince ikinci ihtimal çok daha olası görünüyor. Herzog “Aile Saadeti, LTD”yi izleyen birçok kritiğin filmi belgesel sandığını dile getirdi ve bunun sebebinin filmin gerçekçiliği olduğunu düşündüğünü söyleyip bunu bir iltifat olarak algıladığını belirtti fakat ben bu algıyı yaratan asıl şeyin filmin neredeyse hiç sinematik görünmemesi olduğunu düşünüyorum. Bu noktada filmin görüntü yönetmenli ile birlikle kamera operatörlüğünü de üstlenen Herzog’un lens seçimleriyle kurgu sırasında renklerle ilgili yapılan daha doğrusu yapılmayan stilistik seçimler devreye giriyor. Herzog’un “Aile Saadeti, LTD”den çok daha sinematik görünen birçok belgeseli var ve bu yapılmayan stilistik seçimlerin bilinçli olmama ihtimali yok. 

“Aile Saadeti, LTD” toplum içinde görünmez olmak için, küçük bir kamera ve küçük bir ekiple çekilmiş küçük bir film. İzleyiciye önemli sorular soran ve farklı bir dünyanın kapılarını açan bu film farklı yönetmenlerin eline düşseydi çok daha büyük bir film olabilirdi fakat Herzog’u -her ne kadar kolay yolu seçmiş gibi görünse de- özel kılan sinemaya sunduğu farklı bakış açısı ve cesur kararları. Yönetmenin en iyi filmi olmadığını düşünsem de fanatiklerinin Herzog gözlüklerini takarak ve onun nereden geldiğini bilerek “Aile Saadeti, LTD”yi sevebileceklerini düşünüyorum. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.