TRAVMA VE AİDİYET ÜZERİNDEN ARI ASTER SİNEMASI

HEREDITARY

Genç yönetmen Ari Aster, 2018’de Hereditary (Ayin) ile görücüye çıktığında kuşkusuz ki kimse filmin “21. Yüzyılın Exorcist’i” gibi yorumlar alacağını tahmin etmiyordu. Aster’in hem yazıp hem yönettiği Hereditary, bir travma sonrasında geçmişleriyle yüzleşmek zorunda kalan bir ailenin verdiği mücadeleyi anlatıyordu.

Oldukça yenilikçi kamera açıları, müzik kullanımı, özenle yazılmış senaryosu, gölge & ışık kullanımı ve kusursuza yakın kurgusuyla Hereditary adını çoktan çekilmiş en iyi ilk uzun metrajlı filmler arasına yazdırdı. Bunun haricinde 2010’ların da en iyi korku gerilim filmlerinden biri olarak görüldü. Başrollerde özellikle Toni Collette’nin döktürdüğü, Gabriel Bryne’in yanıltmadığı, Milly Shapiro, Alex Wolff gibi genç jenerasyonun umut veren oyuncularının da adeta parladığı film her şeyden önce yeni bir korku auteur’unun doğuşunu da simgeliyordu aynı zamanda.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Annie, Steve, Charlie ve Peter. Ailemiz oldukça modern bir villada yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir cenaze ile başlıyor film. Ailenin en büyüklerinden, Annie’nin annesi Ellen ölmüş, aile de cenazeye katılmış. Annie, annesinin karakterinden bahsediyor. Bahsederken o kadar çökmüş, karalar bağlamış bir modda da değil. Aslında Annie’nin içini kemiren bir kuşku ve huzursuzluk var annesinin geçmişiyle alakalı. Evde onun eşyalarını toparlarken de yaşadığı birkaç irkilmeyle geçmişle ilgili karanlık bir şeylerin olduğunu fark ediyoruz.

Sonra yavaş yavaş evin küçük kızı Charlie’ye yoğunlaşıyor Ari Aster’in kamerası. Charlie özellikle yüz hatları ile hayli özgün bir ifadeye sahip, içine kapanık ve asosyal bir kız çocuğu. İletişim anlamında da çevresiyle sorunlar yaşayan, okulunda arkadaşı olmayan bir karakter. Bunların dışında bir de ölü hayvanlara kadavralar yapmak gibi bir hobiye de sahip. Ancak Charlie’deki asıl gariplikler bunlar değil. Doğaüstü denilebilecek güçlere sahip olan Charlie, boğazında bir büyüme, bir nefes alamama şikayetiyle istemsizce gittiği ev partisinden abisi nezaretinde eve dönerken bir trafik kazasında feci şekilde ölüyor.

Buradan sonra ise kamera bu sefer büyük çocuk Peter’a yoğunlaşıyor ve Peter da aynı kardeşi gibi şikayetlerde bulunuyor. Az olan dışadönüklüğü tamamen kayboluyor, annesi Annie’yle geçmişte yaşadıkları gerilimler metastaz yapıyor ve gittikçe kontrolden çıkarak bir gün okulda çok ciddi bir trans geçirmesiyle artık eve kapanıyor.

Annie ise biri annesi diğeri kızı olmak üzere çok büyük acılar yaşamasına rağmen ailesine musallat olan doğaüstü yaratıkların sebebini buluyor ancak çok geç kalıyor. Peter yakın zamanda annesinin kendisini çok da istemeden doğurduğu gerçeğiyle yeni yeni yüzleşmiş ve özellikle ona karşı tamamen nötr’leşmişken kutsandığı, değer gördüğü doğaüstü yaratıklara tamamen kendini bırakıyor, hissettiği güçlü aidiyetle Kral Paimon olarak film içindeki gelişimini tam anlamıyla tamamlıyor.

Film boyunca hislerini göstermeyen veya bunu başaramayan, duygusuz görünen, ezik karakterli Peter zaman geçtikçe ruhların kendisine saygı duyması ve onu değerli hissettirmeleriyle birlikte sözüm ona gerçek ‘aile’sine kavuşuyor.

MİTOLOJİK ARKA PLAN

KRAL PAIMON

Kral Paimon Lucifer’e sadakatiyle bilinen cehennem lordlarından bir tanesidir. Başlıca olarak Kral Süleyman’ın bağlamış olduğu 72 ruhtan bir tanesidir ve kimi kaynaklarda kadın veya kadınsı olduğundan da bahsedilmiştir ancak genel kanıya göre erkektir, 200 lejyona hükmetmektedir ve özel güçlere sahip çok güçlü bir lorddur. Lucifer’in boyun eğmeyip Tanrıya karşı açtığı savaşta ön plana çıkmış ve Lucifer’in yanında yer almıştır.

Paimon özellikle insanlar üzerinde çok güçlü psikolojik güçlere sahip olmasıyla ünlüdür. Manipülatördür, içine girdiği insana müthiş distopik bir gelecek vizyonu, çok ağır kabuslar gördürür, delirmesine sebep olur. Filmde Peter’ın üzerindeki etkisiyle hayli benzer olan bu özellikleriyle filmin sonunda Peter’in Paimon ilan edilmesi oldukça anlamlıdır. Annesiyle arasındaki sorunlu ilişki de Paimon ruhunun Peter’da bu kadar etkili olmasını sağlayan baş etkenlerdendir.

MIDSOMMAR

Yönetmen Ari Aster, Hereditary ile yakaladığı beklenmedik başarının ardından hiç beklemeden 2019’da iddialı bir filmle daha karşımıza çıkıyordu. Dilimize Ritüel olarak çevrilen Midsommar, bazı sahneleriyle ünlü Jim Jones’un Jonestown’unu hatırlatan bir İsveç halk köyünde tatile gelen 4’ü Amerikalı 1’i İsveçli 5 gencin tatillerinin hiç de göründüğü gibi bir tatil olmadığını anlatırken, Hereditary kadar seveni de oldu sevmeyeni de. Yaşayan efsane Martin Scorsese filmin bir başyapıt olduğunu birkaç kez yineledi.

Oyunculuklarda ise kuşkusuz Florence Pugh filmin tek başına lokomotifi görevi görüyor. Hereditary’den farklı olarak Midsommar’ın tamamen tek karakter odaklı bir film olması Pugh dışındaki oyuncuların performans anlamında değerlendirmeye alınmamasını haklı kılıyor. Pugh adeta tek başına bir ordu gibi filmi taşıyor.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Dani, Christian, Josh ve Mark. İsveçli arkadaşları Pelle’nin davetiyle İsveç’in şehir merkezinden uzak bir köyüne gitme kararı alıyorlar. Christian’ın sevgilisi Dani, daha yeni ailesini toplu bir intihar sonucu kaybetmiş, büyük bir travma yaşamaktadır. Kabullenmeme, inkar süreci devam ediyor. Christian oldukça bencil ve kendini beğenmiş bir karakter, sevgilisi Dani’ye bu tatilden dahi bahsetmemiş, Dani tesadüfen öğrendikten sonra da aralarında kriz çıkıyor.

Ancak bir sorun var, Dani kendi evinde, ülkesinde nefes alamıyor adeta. İsveç sahnelerinden önce arkadaş grubu ile konuşurken karşısında hep ayna var. Sanki kendine konuşuyormuş gibi, kendinden başka kimsesi yok, yapayalnız gibi Dani. İsveç’e vardıklarında köyün çimlerinde aldığı derin, uzun ve huzurlu nefes ona yeniden yaşamaya başladığını hatırlatıyor adeta. Köyde de her şey yolunda görünüyor, en azından ilk başlarda. Muhteşem bir doğa güzelliği, renkli çiçeklerle bezenmiş taçlarla dolaşan köy halkı ve daha birçok güzellik.

Ancak sonradan sonraya işler karışmaya başlıyor. Dani, Christian, Josh, Mark ve bir turist çiftin de şahit olduğu bir köy ‘ritüel’i hepsinin bu tatille ilgili düşüncelerini değiştirmeye başlıyor. Ve birden bire diğer turistler de birer birer ortadan kaybolmaya başladığında artık tamamen ritüellerin esiri olan Dani her şeyiyle kendinden geçiyor ve kendisini bu yeni bulduğu ‘aile’ye teslim ediyor. Aynaya konuşmadığı, dertlerinin dinlendiği, onunla birlikte ağlayan, gülen ve üzülen köy halkına duyduğu aidiyet hissiyle birlikte Dani finalde eski hayatındaki tüm insanlardan kurtularak yeni hayatına başlıyor ve Mayıs Kraliçesi olaral taç giyiyor.

HEREDITARY & MIDSOMMAR

KARAKTER KARŞILAŞTIRMASI

İki filmde de karakterlerden mutlaka birinin yaşadığı çok büyük bir travma var. İkisi de yeni bir hayata başlamak istiyorlar. Mevcut yaşamlarından mutlu değiller, haz duymuyor ve yalnız hissediyorlar. Aidiyetleri yok. Kendilerinden başka hiçbir şeyleri yok diyebiliriz. Hereditary’de Peter annesi tarafından sevilmediği yüzüne vurulduğunda, anneannesi ve kız kardeşinin kaybından sonra bir büyük travma daha yaşıyor. Bu noktada ‘ailesi’ne musallat olan ruhlara yakın hissetmeye başlayarak finalde annesinden kaçıyor ve sembolik bir ağaç evde ruhlar tarafından lider ilan edilerek taç giyiyor. Ruhlar onun artık yeni ailesi, aidiyet hissini yaşadığı, kendini önemli ve değerli hissettiği bir toplulukla birlikte yeni hayatına başlıyor.

Midsommar’da da genç Dani ailesini aniden feci şekilde kaybetmiş, kendini beğenmiş sevgilisi tarafından bir yurtdışı tatiline neredeyse kendini davet ettirerek dahil oluyor. İsveç’e vardıktan sonra köye arabayla yol alırlarken kullanılan 180 derecelik ters açı Dani’nin hayatının altüst olmuşluğunun çok kuvvetli ve yerinde bir metaforu. Tatil yerinde ise baştan beri önce İsveçli arkadaşları Pelle ve ailesinden ilgi görüyor ve aidiyet hissetmeye başlıyor. Tüm arkadaşları katledilse de, Dani artık yeni ailesiyle çok mutlu, finalde giydiği taç ile haz da hissederek dönüşümünü tam anlamıyla başarıyla tamamlıyor.

SONSÖZ olarak Ari Aster, kendine yön bulmaya çalışan, hissizleşmiş ve duygusuzlaşmış, travmalardan muzdarip ana karakterlerinin olduğu bu iki filmiyle insanlığın derinliklerine iniyor ve önemli olan tek şeyin sevgi ve sevilmek olduğunu bize zerk ediyor adeta. Hereditary’de dini mitolojik karakterler kullanıyor, Midsommar’da ise daha çok folk-horror’a kayan bir dille yapıyor bunu. İkisinde de mükemmel bir kamera, sinematografi ve kurgu mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir