THE FEAST

Annes Elwy

İnsanlığın karanlık yüzünü ortaya çıkaran The Feast, TV dizilerinin kıdemli yönetmeni (Doctor Who, The Long Call, Vera) Lee Haven Jones’in ilk uzun metrajlı filmi. Senaryoyu yazan Roger Williams, aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstleniyor. Galce çekilen ve Galce dilinin küresel pazarda bastırılmasına meydan okumak istediğini belirten Lee Haven Jones, halk korkularıyla beslediği filmini, sınıfsal eleştirilerle birlikte, ekolojik bir intikam hikayesine dönüştürüyor.

The Feast, Galler dağlarında yaşayan zengin bir ailenin, düzenlemek istedikleri akşam yemeği hazırlıkları için, Cadi (Annes Elwy) adında genç bir yardımcıyı eve almalarını konu alıyor.

———-(YAZININ BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİR)———-

The Feast, sondaj alanında çalışan bir işçinin, kulağını kanatan tiz bir frekans yüzünden sendeleyerek yere düşmesiyle tedirgin edici açılışını yapar. O esnada, ormanın ortasına kondurulmuş modern bir evde yaşayan Glenda (Nia Roberts), saunada kendini akşama hazırlamaktadır. Madde bağımlısı oğlu Guto ( Steffan Cennydd), beden-imaj takıntılı diğer oğlu Gweirydd (Sion Alun Davies) ve eşi yerel parlemento üyesi olan Gwyn(Julian Lewis Jones), kısa görüntülerle tanıtılır. Doğanın ortasında kusursuz inşa edilmiş bu ev, içindeki “kusurlarıyla” beraber kara bir leke gibi yansır izleyiciye. Islak saçlarıyla yürüyerek eve yaklaşan Cadi’yi gördüğümüzde, huzursuzluk dalgası da beraberinde gelir.

Cadi genelde konuşmaz, varlığı çok sessizdir. Mutfakta Glenda’ya yardım etmeye başladığında çoğunlukla acemi ve yavaş hareket eder. Dokunduğu ve yürüdüğü yerlerde, çözünür gibi, toprak benzeri bir leke kalır. Williams’ın senaryosundaki en zekice hamlelerden biri, Cadi’nin kim ya da ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak belirtmemesidir. Yönetmen Lee Haven Jones, Cadi’nin, Gal mitolojisinden çeşitli figürlerin sentezi olarak yazıldığını açıklıyor. Bu da seyircinin boşlukları doldurmasına izin verir.

Annes Elwy, The Feast (2021)

Cadi’nin değişmeyen sessiz performansı, giderek artan gizem ve gerilimin fitilini ateşler. Bir süre sonra da, herkesi, kendi zayıflıklarını kullanarak (bağımlılık, kendini beğenmişlik, açgözlülük, takıntılar) yavaş yavaş değiştirmeye başlar. Akşam yemeği için hazırlıklar bittiğinde, davetli olarak önce beraber çalıştıkları işletme sahibi Euro, ardından da komşu çiftliğin sahibi Mair gelir. Sofrada ailenin planı anlaşılır. Mair’in arazisine göz diken Euro, maden çıkarmak için toprağı kiralamak istemektedir. Glenda ve Gwyn,  Mair’i ikna etmek için uğraşır. Ve deliliğe doğru giden acı soslu “ziyafet” başlar.

Korku, her zaman toplumsal bir eleştiri sunmanın etkileyici bir yolu olmuştur. Filmi 6 başlık altında düzenleyen yönetmen Lee Haven Jones, hikâyenin işlemesi için kesinlikle bilmemiz gerekenden daha fazlasını açığa vurmayarak, gizem ve heyecanı adım adım artırıyor. Son bölümün başlığı olan “Her şeyi aldıktan sonra, ne kalacak geriye?”, tamahkarlığın yok ediciliğine dair kelamını ediyor. Hazmı zor bir lezzet olan The Feast, güçlü mesajıyla, her daim “aç” olan insanı, doğayla karşı karşıya getirerek, tadımızı fena kaçırıyor. Yönetmen Jones, filmin yavaş temposunu, Norveçli görüntü yönetmeni Bjørn Ståle Bratberg’in sinematografisi ve Samuel Sim’in keskin tınılarından oluşan ses kompozisyonuyla dengeliyor. Hem zarif hem de ürkütücü biçimde, ustaca icra edilen The Feast, doğanın kaynaklarını sömürerek kendini var etmeye çalışan insanoğlunun, bitmeyen açgözlülüğü hakkında kanlı bir intikam masalı yazarak güçlü bir ders vermek istiyor. Bireysel ve toplumsal yozlaşmamıza ayna tutarak, sisteme yönelik evrensel bir eleştiri sunmak için iştahımızı kaçırıyor. Bu anlamlı ve yaratıcı filmin, birçok kişi tarafından takdir edileceğini düşünüyorum.

Yazarın Diğer Yazıları:

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir