Takım: Mahalle Aşkına

Ülkemizde amacının dönüşüm değil bir nevi “soylulaştırma” denilebilecek değişim olduğu kentsel dönüşümün mahalleler üzerindeki olumsuz etkisine dikkat çekmek, farkındalık yaratmak için anlamlı bir film Takım: Mahalle Aşkına. Ancak birden fazla soruna aynı anda dikkat çekerken hepsinden biraz uzaklaşan film yarım kalmış hissi uyandıran sonuyla ve barındırdığı klişelerle kendi kendini yaralıyor.

Takım filminin en önemli derdi şantiyeye dönen İstanbul’da kaybolan mahalleler, dostluklar ve yerlerine yapılan abartılı projelerle değişen İstanbul silüeti. Film özellikle, ranta kurban giden mahallelerin yerine yapılan, filmdeki adıyla insanlığa dünyadaki cenneti(!) vadeden “Huzurium”ların sadece İstanbul’un görüntüsünü bozmadığını, aynı zamanda İstanbullu kimliğimizi değiştirdiğini, dayanışma kültürünü kaybettiğimizi dile getiriyor. Bir yandan siyahilerin şehrimizde, ülkemizde yaşadıkları sorunlara parmak basarken, bir yandan da siyasi ve etnik kimliği farklı olan insanların iyi bir amaç uğruna bir araya geldiklerinde neler yapabileceğini göstermeye çalışıyor. Ancak bu sorunların her birisine kenardan bakıyor Takım filmi. Taraf olma ile tarafsız kalma arasında kalıp dikkat çektiği sorunların üstünü yine kendisi kapatıyor.

Fırat Tanış, Yağız Can Konyalı ve Pascal Nouma filmin en önemli karakterlerini başarılı bir şekilde canlandırmışlar. Özellikle Pascal Nouma’nın karakterinin içinde kaybolmayı bu kadar başarması beni şaşırttı. Yağız Can Konyalı’nın şaşkın aşık ama kararlı ve iddialı küçük kardeş rolünde de iyi bir iş çıkardığını söylemek gerek. Fırat Tanış ise bildiğimiz Fırat Tanış. Rolü her ne olursa olsun aynı ciddiyetle oynayan, işine saygı duyan önemli bir ayuncu. Yönetmen ve görüntü yönetmeninin uyumlu çalıştığı da neredeyse her sahnede belli oluyor. Özellikle futbol oynanan sahnelerde seyirciye sahanın içinde hissi verilirken kaotik bir ortam oluşturmadan oynanan futbolun da rahatlıkla takip edilmesini sağlamaları futbol merkezli bir filmde önemli bir unsur. Tüm bunların yanında seçilen müzikler de filmle oldukça uyumlu.

Özellikle belirtmek istediğim bir durum var ki filmin sonuyla ilgili fikir sahibi olmanıza neden olacağından sona saklamayı tercih ettiğimi ve bundan sonrasını okurken “spoiler” ile karşılaşacağınızı belirtmek isterim. Bu zamana kadar yapılan sayısız filmde son saniyede atılan golle gelen galibiyeti izledik. Hatta son saniye olması yetmezmiş gibi röveşatayla, çok zor bir yarım voleyle ya da yarı sahanın gerisinden yapılan sert bir vuruşla doksana atılan goller futbol filmlerinin klasiği haline geldi. Sadece futbol filmleri değil tüm takımlı spor filmlerinin en önemli klişesi oldu. Son saniyede atılan, çemberde birkaç kez sektikten sonra sayı olan basketbol filmleri de azımsanmayacak kadar mevcut. Keşke bu film bunlardan birisi olmasaydı. Keşke iş son saniyeye kalmasaydı ve maç da kaybedilseydi. Bu film dram filmi olmaktan ziyade içinde komedi unsurları barındıran, insanlara umut aşılamak isteyen bir film olabilir kabul ediyorum ama filmin sonunda atılan gol anlattığı sorunların da üstünü kapatıyor. Çünkü İstanbul’da her gün bir mahalle daha yanlış kentsel dönüşümle yok olurken bu golün bu mahalleyi de ayakta tutamayacağını biliyoruz. Bu mahalle de, halı saha da bir gün “Huzurium”un kollarına bırakmak zorunda kalacak kendisini. Öyle olmasa bile tek tek müteahhitlere verilerek birbiriyle alakasız birbirine yabancı binalarla dolacak. Keşke o gol atılmasaydı da biz filmi izleyenler evlerimize huzur içinde gitmek yerine o golün atılabilmesi için neler yapmak gerektiği üzerine düşünseydik. Keşke Puma rolündeki Pascal filmin sonunda çıkıp gelmeseydi de vicdanımız rahatsız olsaydı. Belki öyle olsa filmdeki eksikleri de görmezden gelebilirdik.

Sonuçta filmle ilgili birçok olumsuzluk belirtmemin sebebi filmin iyi bir iskelet üzerine kurulup izleyenlerin pişman olmayacağı bir yapım ortaya çıkması. Ancak çok iyi bir film diyebilmek için göz yumulabileceğinden fazla eksikler barındırdığı gerçeğini unutmamak gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.