Suburbıcon

Suburbicon, Amerika’nın 50’li 60’lı yıllarından döneme eleştirel bir bakış atarken, ırkçılık kavramını siyah beyaz ailelerin ikilemi üzerinden kara mizahla açıklıyor. Bu filmin enteresan bir özelliği, iki ana temasının bir araya bir türlü gelememesi sebebiyle hikayenin omurgasının zaman zaman seyircide bir kopma etkisi yaratması. Bu kopmayla film, sanki Amerikayı siam ikizleri gibi yansıtmış. Bu siam ikizler teması en başta birbirine ne kadar uyuşmuyormuş gibi görünse de aslında ahlaki bir çatı altında bu iki tema tam bir puzzle etkisi görüyor. Bir yandan sigortayla başları dertte olan bir beyaz ailenin hikayesi anlatılırken öte yandan siyah ailenin bir katil gibi başlarına gelen onca derde karşın bir karşılık vermemesi ahlaki yozlaşmayı görürüz. Görünen ile görünmeyenin büyük ikilemi ise Suburbicon’u özetler.

Suburbicon’ın ismi kulağa bir müzik grubu gibi gelebilir ama sanılanın aksine Suburbicon bir çığlığın sesi. O çığlık hem de en duyulmayan kulaklara sahip olan Suburbicon beyazlarının kulağı. Suburbicon’ın beyaz halkı, her gece kendi kasabalarında komşuları olan siyah bir aileyi bir şekilde kasabalarından atmak için bir araya gelirler. Bu fotoğraf Amerika’nın 60’larından bir kare olarak sunulur, bu karede vahşet, hoşgörüsüzlük, sapkınlık ve ötekiden korku gibi birçok öğe beraberinde gösterilir. Beyaz aileler yaşadığı Suburbicon’a yerleşen siyahi aileyle kimse birlikte olmak istemez. Ötekini yok etmeyi bir mesele olarak görürler. Dönemin Amerikası’nın dünyasını yansıtır. Aile her geçen gün baskı altına alınırken, siyahi aile görülmedik bir şekilde pasif bir direniş sergiler. Siyahi aile kendini korumaya almak dışında hiçbir şekilde beyaz ailelere karşı gelmez. Beyaz zulmü kadrajın çoğunu işgal ederken, asıl hikaye (2. Hikaye) açılmaya başlar.

Arka planda ikinci hikaye işlemeye başlar. En büyük hayallerinden biri iyi bir eve taşınmak olan Lodge ailesi, bir gece baskınıyla saldırıya uğrarlar. Bu saldırı başta bir tesadüf olarak görünse de daha derin bir denklemi işaret edecektir. Özellikle siyahi bir aileyi rahatsız eden beyaz Amerikan ahalisinin göründüğünden daha fazla ahlaksızlığın içine battığı görülür. Siyahlara yapılan linç girişimi, Lodge’ların planının müthiş bir şekilde işlemesine yarar. Bu planın bir beyaz aileden çıkması ise; Lodge’ların entrikanın doruklarına çıkarak kendi ırklarını bir nevi küçük düşürmeyi başarmaları demektir (ya da yüzlerindeki ahlaki maskeyi çıkararak özlerine dönmeleri).

Suburbicon, iki omurgalı bir hikayeyi anlatıyor gibi görünse de aslında görünenin görünen gibi olmadığını, görünenin görünmeyenin bir gölgesi olduğunu gösterir. Siyah ailenin linç edilme girişimi, dönemin Amerikan toplumunda konuşulmayan bir olguyken, Coen’lerin bu senaryosu onları mikroskopla bakılabilecek şekilde bin kat büyüterek göze sokar. O sırada, entrikalarıyla başarılı olmak isteyen Lodge’lar, gölgede kalarak işlerini hallederler. Öncelikle adam tutarak evlerine saldırtırlar, polisiye olayları ateşlerler böylelikle. Lodge’ların çocuklarının adamları polis karakolunda görmesi ve Lodge ailesinin bunu bilerek, isteyerek görmezden gelmesi yine görünenin yanında görünmeyeni ortaya çıkardığını anlatır. Ve sonunda işler sarpa sarınca gören gözlerden kurtulmaları gerekir. Bu durum kendi ailelerini bitirecek kadar Lodge’ları kör eder.

Suburbicon’ın geneli, siyahi aileyi bir problem olarak gören Amerikalıların kendi pisliklerini saklamak için politik olarak doğrucu bir yerde durduklarını alaycı bir ifadeyle ele alır. Özellikle, Suburbicon’a olmamış gözüyle bakanlar için, iki yüzlülüğü daha net görecekleri bir film olmayacağını belirtmek isterim. Siyah kurban, beyaz her daim haklı bir dünyada saklanacak ne kadar çok pislik var ve bunu dünya gözüyle ortaya çıkaracak ne kadar az insan var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.