Sonun Başlangıcı

“Geri dönülemez noktayı geçtim. Bu hangi nokta bilir misin? Bir yolculukta başlangıca dönmenin, bitişe devam etmekten daha uzun süreceği noktadır. Tıpkı… O astronotları hatırlıyor musun? Ay yolculuğu sırasında bir terslik olmuştu. Dünyaya dönmeliydiler. Ama geri dönülmez noktayı geçmişlerdi.

Geri dönmek için ayın çevresini dolaşmak zorunda kaldılar. Bağlantı saatlerce kesilmişti.

Herkes, metal kutudaki birkaç ölü adam öbür taraftan çıkacak mı diye beklemişti. İşte bu benim. Ayın öteki yüzündeyim. Bağlantı yok…

Ve herkes, ben ortaya çıkana dek, beklemek zorunda.”  

Joel Schumacher’in 1993 yapımı Falling Down adlı filmi için söylemem gereken ilk şey filmin açılış sekansının ne kadar etkili olduğudur. Filmin devamı için söylemem gereken ise kıyıda köşede kalmış (elbette bazı “Amerikan sağcısı” tavırları sergiliyor olsa da) bir yönetmenlik başarısı olduğu.

Özet olarak film; yakıcı bir yaz sabahı, korkunç bir trafiğin ortasında kalan D-Fens’in, bir süre sonra canına tak ederek arabasını yolda bırakıp ayrı olduğu karısının yanına ve çok özlediği kızının doğum gününe yetişme çabasını anlatır. Ancak D-Fens’in yolda başına gelenler, bu sıradan adamın etrafına karşı militan tavırlar sergileyen bir saldırgana dönüşmesini sağlayacaktır.

Michael Douglas’ın inanılmaz bir performansla canlandırdığı başkarakter William Foster, psikolojisi sağlam olmayan, şiddete eğilimli, eşi tarafından terk edilmiş, işsiz ve eşini hala unutamamış bir adamdır. Fakat tek sorun elbette kendinde değildir. Foster kötü bir gün geçirmektedir. Şehir berbattır, trafik berbattır, hava sıcaktır ve insanlar kabadır. D-Fens’in bu lanet gününü güzelleştiren tek şey, o gün kızının doğum günü olmasıdır ve tek amacı da oraya yetişmektir. Bu yüzden trafikte saatlerdir beklediği arabasından çıkar, arabayı trafikte bırakır, yürüyerek kilometrelerce yol gitmeyi göze alır.

D-Fens için asıl hikaye de burada başlar. Eve gitmek için yola çıktığında boşandığı eşini ve o gün doğum günü olan kızını aramak ister. Bunun için jeton almaya girdiği markette aslında sonun başlangıcına doğru yola çıkar. Sadece parasını bozdurma ve bir jeton alma niyetinde olan D-Fens’i, ülkesine gelen, onun parasını alan ve onu kazıklamaya kalkan Koreli market sahibi çok kızdırır. Filmde bu bir kırılma noktasıdır. Yönetmenin başkarakterini oturttuğu Amerikan milliyetçisi tavırlar ilk kez burada başlar.

Market sahibi, D-Fens’e jeton için bozuk parası olmadığını ve dükkandan başka bir şey daha alması gerektiğini söyler. D-Fens serinlemek için bir “Coca Cola” alır ama kola olması gereken fiyattan pahalıdır. Çileden çıkmaya oldukça müsait olan D-Fens, Korelinin kendi ülkesinin malını ona çok daha pahalıya satacak olmasına oldukça sinirlenir ve sinirlerine hakim olamayıp, dükkanı dağıtır. Dağıttıktan sonra dükkandan bir beysbol sopası alır. Hepsinin parasını öder.

Burada D-Fens’in içindeki ezilmiş duygular ortaya çıkar. Ona göre karısı tarafından haksız yere terk edilmiş, haksız yere işsiz kalmıştır. Yani kısaca yaşadığı bu hayattan fazlasını hak ettiğini düşünmektedir. Markette sergilediği tavır bunun bir dışavurumudur. Karısından ve patronundan sonra artık onu kimsenin aşağılamasını istememektedir. Bu tavır ile bir özgüven patlaması yaşayacaktır. Artık aşağılanmak yoktur!

Marketten çıktıktan sonra kolasını içmek ve biraz dinlenmek için gittiği boş bir arazide Güney Amerikalılarla karşılaşır. 

Güney Amerikalı göçmenler ona, bu arazinin onlara ait olduğunu ve orada dinlenmek istiyorsa para ödemesi gerektiğini söylerler.

Burada yine bir aşağılanma söz konusudur. Bu aşağılanmaya verdiği tepkide beysbol sopası ona yardımcı olur. Bu kavgadan sonra, göçmenlerin bıçağını alır. Artık haksızlığa karşı yürümekte olduğunu düşündüğü yolda kendini daha güçlü hisseder. Sopadan bıçağa geçiş yapmıştır.

Bir sonraki sefer onu aşağılayan yine göçmenlerdir. Boş arazide yedikleri dayağın intikamı almak isteyen çete bu defa kalabalık gelir ve D-Fens’in üzerine ateş açar. D-Fens bir şekilde bundan da kurtulur ve çetenin silahlarını alır. Eve giden yolda artık bıçak da taşımamaktadır. Filmin başındaki sakin adam, eli silahlı birine dönüşmüştür.

Falling Down filminin etkili sahnelerinden birisi de fast food restoranı sahnesidir. D-Fens kahvaltı yapmak için restorana gider. Fakat restoranın kahvaltı servisini dakikalarla kaçırmıştır. Defalarca rica eder. Fakat çalışanların tavrı nettir. Kahvaltı verilmeyecektir.

D-Fens’in yine zıvanadan çıkmak için “haklı” sebepleri vardır. Kahvaltı menüsünü silah zoruyla ister ve aslında istenilirse bu menünün belirtilen saatten sonra da satılabildiğini görürüz. Yani D-Fens yine kendine olan saygısını zorla kazanmıştır. Karakter “güçlenmeye” devam eder.

William Foster’ın film boyunca gittikçe güçlenerek (kendince) bir özgüvene sahip olması, ezikliğini artık yolda terk ettiği arabasının içinde bırakması, filmi başarılı kılan bir karakter değişimi sağlıyor. Michael Douglas’ın soğuk ve nefret dolu yüz ifadesi, karakteri inanılmaz bir havaya sokuyor.

D-Fens’in film içinde, dış etkenlere bağlı olarak yaşadığı içsel değişimi anlatmak için bu kadar spoiler vermek zorundaydım ama filmi izleme hevesiniz kaçmasın. Çünkü anlattıklarım filmin diğer sürprizlerini bozmuyor. Göçmenliğe yönelik tavır beni rahatsız etse de filmin devamında kötülük kaynağı olarak bu kez beyaz Amerikalıların gösterilmesi biraz da olsa hafifletici bir etki bırakıyor. Bence birkaç yanlış fikir içerse de yönetmen filmi izlemek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir film.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.