Sanatçı ve Modeli

“O bombaları atanların Michellangelo’dan haberleri yok muymuş…”

Sinemanın diğer sanat dallarıyla ilişkisi hep tartışılır. Kitaplardan filme uyarlanan eserler ister özellikli sanatçıların biyografik çalışmaları olsun, ister bu sanatçıların eserleri ile arasındaki ilişki anlatılsın her daim sinemaseverler için eleştiri konusu olmuştur. Belki daha “gözle görülür” hale getirme çabası ya da isteğinden; belki de sinemanın bambaşka bir dili olmasındandır bu uyarlamalar. Kitaplardan filmlere uyarlamalar varsa, heykelden filme uyarlama da ancak böyle olabilirdi. Genellikle sanatçılar ve eserleri konu alınırken, bu sefer sanatçı ve modeli ile birlikte arıyoruz ilham verecek duyguyu.

1940’ların başlarında, İspanya sınırına bir günlük yürüme mesafesinde olduğunu anladığımız küçük bir Fransız kasabasında; ömrünün son, sanatının ise en verimsiz günlerini geçirmekte olan bir heykeltıraştır, Marc Cros (Jean Rochefort). Son günlerini yaşadığı bu dönemde, doğadan esinlenerek nihai ve mükemmel eserini yapmak istemektedir fakat yıllardır bunun için gereken fikri bulamamıştır. Aradığı model, çok özel olmalıdır. Bir zamanlar modelliğini de yapmış olan karısı Lea (Claudia Cardinale), kocasının aradığı “model”i kasabanın meydanında bulur. Merce (Aida Folch) adlı güzel ve evsiz olduğu anlaşılan kızı alır evlerine getirir ve kocasına modellik yapmasını teklif eder. Merce bunu kabul eder ve sonrasında, Cros biraz sanatçı nazlanması ile sonunda istediği eseri ortaya çıkarabilir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sürmekte olduğu yıllarda, İspanya’nın Franco, Almanya’nın ise Hitler’in diktasıyla yönetildiği, kendilerine karşı çıkan ve istemedikleri düşünceleri katiyen kabul etmeyen bu diktatörler tarafından, her sanat dalından, birçok eserin yakıldığı, yasaklandığı ya da başka bir şekilde ortadan kaldırıldığı bilinen bir gerçek. O dönem yaşanan bu kültür ve sanat kıyımı ince göndermelerle ve kinayeli bir dille anlatılıyor filmde. Direniş ordularına katılmak üzere yolculuk eden bir gönüllüyü; Franco’nun İspanya’sında, Katalan işbirlikçi bir kadını; Nazi Almanya’sında Sanat Tarihi Profesörü olarak yaşamını sürdüren ve Fransız bir heykeltıraşın hayatını gizlice çalışmak zorunda kalan bir Alman Subayı’nı; Fransa’nın küçük bir kasabasında küçücük bir atölyede buluşturmak ancak böyle bir senaryoyla mümkün olabilirdi.

Ağırlıklarına rağmen kitapları da yanına alarak uçaktan paraşütle atlayan bir Amerikan askerinin, kendisine “miras” bıraktığı, sonradan yasaklı olduğunu anladığımız kitapları “kutsal” olarak kabul eden ve bu yüzden de parasız kaldığında satmak istemeyen bir direnişçinin sakındığı bu kitaplar tesadüfen ortaya çıkıyor. Bir Nazi subayı tarafından, bu kitapların nasıl yasaklandığını ve toplatılıp yakıldığını fakat aynı zamanda ne kadar önemli eserler olduklarına dair övgüleri arka arkaya dinlemek “kaderin cilvesi” olarak tezahür ediyor. Kitapları saklamak isteyen adamın parasız kaldığında kitapları satmayı ısrarla reddetmesi ve borç almayı yeğlemesi ise sanatın ticari kaygılara da kurban edilmemesi gerektiğinin anlatımına yorulabilir. Zira kültür mirası ancak böyle korunabilir.

Cros, savaştan, hatta dünyadan, bu kadar uzak kalmak istemesine rağmen, yine de savaş bir şekilde onun atölyesine kadar geliyor ve modelinin, dolayısıyla hayatının bir parçası oluyor. Bir sanatçı olarak sadece savaştan değil insanlardan uzak durmak istiyor ve her şart altında insanları zayıf ve hayatın anlamını idrak etmekten uzak buluyor. Bu yüzden aradığı ilhamı bulabilmek için doğada uzun yürüyüşler yapıyor. Film boyunca savaşta ölen insanlara çok fazla değinmemekle birlikte, Roma’nın bombalanmasına verdiği tepkide “O bombaları atanların Michellangelo’dan haberleri yok muymuş” dediği anda da olduğu gibi, daha çok yitip giden sanat eserlerini dert ediyor. Cros’un sanata yaklaşımını ve sanatın insanlardan çok daha yüce olduğuna inandığını film içindeki diyaloglardan anlıyoruz.

Filmdeki bütün karakterler tabi ki önemli ama Merce burada başka bir öneme sahip. Yönetmenin, Franco’nun İspanya’sında Katalan bir kızı getirip “model” olarak kullanması boşuna değil. Savaş ortamında, İspanya’da hüküm süren Franco’ya karşı en şiddetli direnişi gösteren Katalan bölgesinden geliyor Merce. Tek başına bir kadın olarak direnişçilerin sınırdan kaçmasına yardım ediyor. Böylesine dik başlı bir insanın “sanatçı”ya model olması sanata verilen onca zarara karşı dik başlı bir duruşu ifade ediyor.

Sanatın mücadelesi sadece politika ve savaşla da kalmıyor, aynı zamanda din otoriteleri ile de bir mücadele halinde. ‘Sanat’ın özgürlük tutkusu ile ‘din’in muhafazakâr yapısı arasındaki mücadele ve bunun toplumdaki yansımaları filmde çok bariz bir şekilde anlatılıyor. Din ile sanat arasındaki kavga, kasabada çıkan bir dedikodu ile anlatılmaya başlıyor.

Çocuktan aldığımız bir haberde, Cros’un kasabanın dışındaki atölyesinde çıplak bir kadın olduğu söylentisi ile karşılaşıyoruz. Bir çocuk merakıyla karşımıza gelen bu dedikoduyu, Léa (Claudia Cardinale) cevaplıyor. Muhafazakâr düşüncenin toplumun kafasında sanata karşı oluşturduğu tutucu düşünce şekline Lea’nın cevabı tam oturuyor; çıplak kadınlara yalnızca doktorların ve sanatçıların bakabileceğini söylüyor. Tabi bu durum çıplak kadınlara bakmanın yasak olduğunun bu kadar tembihlendiği bir ortamda, farklı bir sonuç doğuruyor ve o soruyu soran çocuk, büyüdüğünde çıplak kadınlara bakabilmek için sanatçı olmaya karar veriyor. Bu da sanata dair yanlış öngörünün nasıl başladığını anlatıyor, çünkü doğru algı toplumda anlatılmıyor. Toplumun merakını simgeleyen çocuklar, atölyenin etrafında dolaştığı zaman havaya tüfekle ateş ederek onları kovan ve bununla çok eğlenen Cros ise, etrafta insan istemeyerek, bize sanatın toplum için değil, sanat için olduğunu açıkça söylüyor.

Jean Rochefort bakışlarındaki sanatçı merakı, şaşkınlığı ve yaşadıklarına duyduğu minnet ifadesi ile bu filmi izleyen herkesin aklında yer edecektir. “8½”(1963), “Once Upon a Time in The West”(1968) gibi önemli filmlerden tanıdığımız Claudia Cardinale belki de bir başrol değil bu filmde ama oyunculuğu ile izleyicinin işini kolaylaştırıyor desek yeridir.  Filme ayrı bir tat katmıyor adeta filmin tadını değiştiriyor. Bütün duyguları, seyircinin neleri hissetmesi gerektiğini o kadar net veriyor ki, gerçekten öylece izlemek kalıyor size. Ayrıca, Merce rolünde Aida Folch, bütün film neredeyse hiç giyinmemesine rağmen, bir an bile yadırgamanıza sebep olmuyor. Yıllarını sinemaya vermiş iki isme eşlik ediyor, bunu yaparken de kendi üzerine düşeni yerine getirmeyi başarıyor. Zaten filmin sonundaki Merce ile Lea’nın vedalaştığı sahnede Claudia Cardinale’in yüzüne bakarak “Çok güzelsiniz” derken, rolünden ziyade gıpta ettiğini görebilir gibiyiz.

Marc Cros’un, savaş ve onca hengâme ortamında, doğanın yarattığı, kendi deyimiyle “doğada kendiliğinden var olan”ı, insanlığın göremediği kusursuz güzelliği arayışını anlatan film bittiğinde, bizler de o güzellikte bir film izlemiş oluyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.