MARTIN SCORSESE DOSYASI – BÖLÜM II

1990-2011

GANGSTERLER SOFRASINA DÖNÜŞ – GOODFELLAS & CASINO

Martin Scorsese için özellikle 90’ların çok özel dönemler olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebebi olarak da herhalde Amerikan sinemasının 70’lerdeki altın döneminden sonra 80’lerde girdiği krizden 90’larda çıkmış olmasını söyleyebiliriz. 90’larla birlikte Amerikan sinemasında Quentin Tarantino, Jim Jarmusch, Kevin Smith, John Dahl, Spike Lee gibi birçok bağımsız yönetmenin de üst üste eserler vermesiyle hayli zenginleşen Hollywood, Scorsese’nin de tam anlamıyla olgunluğunun ustalığa evrilmesiyle çok başka bir noktaya erişmesi öngürelemeyecek bir durum değil elbette.

GOODFELLAS

Günümüzde Martin Scorsese denildiğinde halen akla ilk gelen filmlerden olan, 2020’de 30. Yılını kutlayan Goodfellas, sadece Scorsese’nin kariyeri için değil sinema tarihi için de muhakkak gerçek bir hazine. Ders olarak okutulacak kalitedeki plan sekansları, müthiş realist karakterleri, güçlü kurgusu ve sinematografisiyle her zaman The Godfather’ın ilk iki filmiyle sıkla karşılaştırılan filmde, Robert De Niro, Ray Liotta, Joe Pesci, Lorianne Bracco ve daha birçok isim kariyerlerinde zirveyi gördüler.

İtalyan Amerikalı suç yazarı Nicolas Pileggi’nin WiseGuy (Gangster) adlı romanından uyarlanan Goodfellas, ‘kendisi için gangster olmanın Birleşik Devletler Başkanı olmaktan daha değerli’ olduğu genç Henry Hill’in ergenliğinde mafyaya girdiği 1955’ten 1980’e kadar olan bir süreci anlatıyordu. Bu süreç içinde ABD tarihinin en büyük havalimanı soygunu olan Lufthansa Soygununun da kısa bir süre fona alındığı film, dostluk, aşk, ihanet, İtalyanlık, gelenekler gibi birçok konuyu ustalıkla verirken, sinema tarihinin en önemlilerinden biri oldu ve onlarca adaylık ve ödül kazandı.

KLAS BİR REMAKE – CAPE FEAR

Goodfellas’tan hemen sonra 1991’de yeniden koltuğuna kurulan Scorsese, bu sefer 1962 yapımı kült Cape Fear (Korku Burnu)’ı büyük bir özveriyle yeniden çekti. Başrollerde vazgeçemediği prensi Robert De Niro’nun yeniden yer aldığı filmde kendisine Nick Nolte, Jessica Lange ve henüz kariyerinde patlama yaşamamış olan ergen Juliette Lewis eşlik etti. Tecavüzcü hükümlü Max Cady’nin mahkeme sürecinde kendisiyle ilgili lehine işleyecek bir belgeyi hasıraltı eden avukatı Sam Bowden ve ailesinin peşine düşmesini anlatıyordu ve bunu yaparken seyirciyle eleştirmenleri kendisine yeniden hayran bırakıyordu.

CASINO

1995’e geldiğimizde ise Scorsese her daim Goodfellas ile karşılaştırılacak olan Casino ile karşımızdaydı. Lokomatif olarak De Niro’nun yeniden başı çektiği filmin başrollerinde kendisine Joe Pesci, Sharon Stone, Frank Vincent eşlik ediyordu. Pesci’nin Goodfellas ile neredeyse bire bir aynı tarz bir karaktere bürünmesi bir başka oyuncu düşünüldüğünde bir olumsuzluk yaratabilecekken Pesci olunca yeniden büyük bir artıya dönüştü ve özellikle Sharon Stone, güçlü, göz alıcı bir femme fatale performansla en iyi kadın oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi. Casino da aynı Goodfellas gibi gerçek bir hikayeden uyarlanmıştı ve yine usta yazar Nicolas Pileggi klasıyla yazıldı. 1970 – 1983 arasında bir zaman diliminde geçen hikaye bu sefer New York dışına çıkarak Las Vegas kumarhaneleri ve onları tekellerinde tutmaya çalışan mafya örgütlerini içine daldı, Scorsese’nin yine yerinde durmayan hareketli kamerası ve seçtiği mükemmel müzikleriyle Casino da kendisinin kariyerinin başyapıtlarından biri olarak yerini aldı.

2000’LER, YENİ ARAYIŞLAR VE LEO DICAPRIO

Milenyum sonrası sinema değişikliklere hayli açık bir duruma geldi. 1990’dan 2000’e kadar Hollywood Sineması tartışmasız şekilde çok büyük eserler verdi, yüzlerce başyapıt çıkarttı. Scorsese altın dönemiyle ustalığı aynı dönemde yaşarken David Fincher, Quentin Tarantino, Michael Mann, Spike Lee, Kathryn Bigelow, Jim Jarmusch gibi yönetmenler de ortaya çıkarak çok önemli eserler ortaya koydular. Özellikle Amerikan Bağımsız Sineması’nın yaşadığı patlama hiç kuşkusuz Scorsese gibi bağımsız sinemayla popüler gişe sinemasına da yön veren çok katmanlı yönetmenleri de hayli etkiledi.

Scorsese de artık 50’li yaşlarının sonlarındaydı, De Niro, Joe Pesci gibi dostları da artık yaş almaya başlamışlar, Pesci özellikle Lethal Weapon 4 (Cehennem Silahı) sonrası sinemayı bırakma noktasına gelmiş, De Niro da daha çok romantik komedi filmlerine yönlenmeye başlamıştı. Scorsese de bunu görerek yeni arayışlara yöneldi ve 2000’lerde ilk büyük çıkışını 2002 Cannes’da ilk kez gösterim şansı yakalan filmi Gangs Of New York (New York Çeteleri) ile yaptı. Gangs Of New York, Mean Streets, Goodfellas, Casino gibi filmlerin izinden gidiyor gibi gözükürken -aslında yine sokak çetelerine inse de- bu kez Amerika’nın kuruluş yıllarına, 1800’ler New York’undaki İrlandalı ve Güney Amerikalı Katolik Çetelerin mücadelelerine kamerasını çeviren bir filmdi. Scorsese’nin ciddi anlamda blockbuster janrasına girdiği film olarak görülebilecek olan Gangs of New York beğenilse de 70’ler ve 90’lardaki etkileri yaratamadı. Oscar’da adaylık sayılarında şampiyon olsa da ödüllerin hiçbirini kazanamadı.

Filmde yeni dönemin en büyük yıldız adaylarından biri olarak görülen genç Leonardo DiCaprio, Mask, Any Given Sunday, Vanilla Sky gibi önemli filmlerle dikkat çeken Cameron Diaz ve sinemanın gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından biri olarak gösterilen Daniel Day Lewis bulunuyordu.

Gangs of New York beklenen etkiyi yaratamayınca Scorsese yönünü yeniden kariyerinde adeta imzası gibi görülen tek ana karakter odaklı dram filmlerine geri döndü ve 2004’te The Aviator ile sansasyonel bir biçimde görüceye çıktı. Amerika tarihinin en önemli kişiliklerinden olan Howard Hughes’un hayatını anlatan film oldukça başarılı oldu. Hughes rolünde oldukça genç olan DiCaprio hayli büyük iş çıkardı ve ilk en iyi erkek oyuncu adaylığını elde etti. Kendisine başrolde eşlik eden güzeller güzeli Cate Blanchett da Katherine Hepburn portresiyle adeta ekranı ateşe verdi ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar heykelciğini kucakladı. Film aynı zamanda en iyi sinematografi, en iyi kurgu, en iyi set tasarımı ve en iyi kostüm tasarım dallarında da heykelciği kucaklayarak Scorsese’nin Oscar’da şov yaptığı filmlerinden biri olmayı başardı.

ÇOK GEÇ DE OLSA GELEN EN İYİ YÖNETMEN HEYKELCİĞİ VE HUGO İLE 3D DÜNYASINA GİRİŞ

THE DEPARTED

2006’ya geldiğimizde ise artık Oscar Ödülleri tarihinin en tartışılan konularından biri olan Scorsese’nin en iyi yönetmen heykelciğini kucaklayamayışı da sinema tarihinin tozlu sayfalarındaki yerini aldı ve yönetmen The Departed (Köstebek) ile yaklaşık 35-40 yıldır beklediği ödüle kavuştu. Kavuşmasının ardından ise Scorsese’nin göz kamaştırıcı kariyerinde bu ödülü rahatlıkla alabileceği onlarca filmi varken, Uzakdoğu yapımı Infernal Affairs’in Hollywood remake’i ile alması da eleştirmenler ve hayranları tarafından sıkça tartışılan ve hatta bazen dalga konusu olan bir anekdot haline geldi.

SHUTTER ISLAND

Tüm bunlara rağmen Scorsese istediğini almış olmanın mutluluğuyla durmaya hiç niyeti olmadığını herkese ispat edecek yepyeni bir filmle çıktı 2010’da karşımıza. Shutter Island (Zindan Adası) ile yönetmen, daha önce hiç girmediği gerilim janrının derinliklerine dalarak İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaşla birlikte halkta ve savaşta bulunmuş askerlerde oluşan psikolojik bunalımları arka plana koydu ve bunu bir akıl hastanesinde gizemlice işlenen suçları araştıran iki dedektifin hikayesiyle harmanlayarak güçlü bir 50’ler Amerikası portresi çizdi. Film Scorsese’nin en tartışılan işlerinden biri oldu, gişede de çok fazla kazanamadı ancak yıllar geçtikçe kült olacak bir film olabileceği de hep konuşuldu.

HUGO

Hemen bir yıl sonra ise 2011’de Martin Scorsese, 2009’da James Cameron’ın Avatar’ı ile başlayan 3D (3 Boyut) furyasına yönettiği Hugo ile dahil oldu. 1901’de geçen filmde Scorsese arka plana efsanevi George Melies’i koyarak adeta üniversitede işlenebilecek bir Dünya Sineması niteliğinde başyapıt ortaya çıkardı. 1800’lerin sonlarında Lumiere Kardeşler’in meşhur İstasyona Gelen Tren filmini izleyen, ardından film çekmeye başlayan George Melies’in öyküsünü iki çocuğun gözünden aktaran Hugo da maalesef hak ettiği değeri görmedi. Melies hareketli görüntüyü çeken ilk yönetmen olmasa da 1901’de yönettiği Ay’a Seyahat ve daha birçok tiyatro uyarlaması filmiyle günümüz modern sinemasının temellerini atan, hikaye anlatıcılığıyla film çeken ilk yönetmen olarak kabul edilen bir isimdi ve bu yüzden Hugo, en azından sinema eleştirmenleri ve otoriteler tarafından Scorsese filmografisinin en büyük meyvelerinden biri olarak kabul edildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir