Talk to Me: Z Kuşağının Ritüelleri
Avustralya’daki Adelaide Film Festivali’nde açılış yaptıktan sonra Sundance Film Festivali’nde büyükler ligine çıkan Talk to Me, A24 tarafından satın alınmıştı. 4 ay önce yayınlanan ilk fragmanda ise filmin senenin en korkunç filmi olduğuna yönelik yorumlar korku hayranlarında büyük ilgi uyandırmıştı.
Talk to Me, bir ritüel aracılığıyla ölülerle iletişim kurmamızı ve onları bedenimize davet etmemizi mümkün kılan porselen bir eli odak noktasına alıyor. Seans temalı filmlerde gördüğümüz kurallara benzer kurallar koyan film, yine bu türdeki filmlerin alametifarikası olacak şekilde ters giren bir seans ile hız kazanıyor. İki sene önce annesini doğruluğu şüpheli bir şekilde kaybeden Mia, arkadaşının bedenine annesinin ruhu girince seans kurallarını çiğniyor ve ölülerle yaşayanlar arasında açık bir kapı kalıyor.
Filmin yönetmen koltuğunda, ilk uzun metrajlarını çeken Danny ve Michael Philippou oturuyor. Her ne kadar sinemada ilk deneyimleri olsa da kendileri RackaRacka isimli YouTube kanallarında şiddet, aksiyon ve komedi dozu yüksek videolar çekiyorlardı. Bu açıdan baktığımızda Talk to Me’nin yönetmenlerinin imzasını taşıdığını söyleyebiliriz çünkü bunlar Amerikan güreşi, yüksek sesli müzik ve kesik kafalar seven çocuklar ve bunu filmin her saniyesinde hissediyoruz.
Yazının bu kısmından sonrası filmle ilgili sürpriz bozan detaylara yer verilecektir.
Talk to Me, yukarıda bahsettiğim özellikleri sebebiyle genç izleyiciyi hedefliyor. Mia ve Riley’nin arabada bağırarak “Chandelier” söylemesi, seansın bir parti malzemesine veya yanında poz verilecek bir ikona dönüştürülmesi ve bütün bu ele geçirilmelerin sosyal medyadan yayılması, filmin Z kuşağının dünyasında geçtiğini gösteriyor. Bu noktada yönetmenlerin hakim oldukları bir konuda film çekmelerinin yanı sıra halihazırda hitap ettikleri kitle için film çektiklerini de söyleyebiliriz.
Filmde elin bir uyuşturucu ya da daha genel açıdan baktığımızda bağımlılık uyandıran her şeyin alegorisi olduğunu okuyabiliriz çünkü ritüeli gerçekleştirenler bedenlerinin kontrolünü kaybederler, bundan keyif alırlar ve bunu tekrarlamak isterler. Daha önce kısa bir uyuşturucu geçmişi olduğunu bildiğimiz, annesinin kaybı yüzünden depresyonda olan ve babasıyla hayatını hayalet gibi yaşayan Mia’nın bağımlı olması için tüm şartlar sağlanmıştır. Tam da bu sebeple katıldığı ilk partide doğrudan gönüllü olur. Bu bağımlılık teması, işlerin çığırından çıktığı parti sahnesinde daha doğrudan bir şekilde işlenir. İnsanların sırayla ve defalarca kez seansı gerçekleştirmesi alegori olan uyuşturucuyu iyice odağa çıkartır.
Filmin bir diğer farklı yanı ise protagonist olarak karşımıza çıkan Mia’nın yaşayanların bedenini ele geçirmek isteyen ölüleri göz ardı edersek filmin antagonisti olmasıdır. Geleneksel korku filmlerinde ana karakterler diğer karakterlerden daha sorumluluk sahibidirler ve bu yüzden kötüyle olan mücadelede hayatta kalırlar. Mia ise grubundaki en sorumsuz kişidir. En yakın arkadaşı Jade’in kardeşi Riley’ye Jade izin vermemesine rağmen seans yapma izni verir, kendi annesi söz konusu olunca en başta verdiği 50 saniye kuralını çiğner, aynı zamanda kendisinin eski erkek arkadaşı olan ve şu an Jade’in sevgilisi olan David’le flört eder. Üstelik bunların hepsini hikayedeki kırılma noktasından önce, Mia hala Mia’yken yapar.
Bir anlatıyı iyi ve sürükleyici yapan esas özelliklerden birinin ana karakterini içinden çıkması ‘neredeyse’ imkansız bir duruma sokması ve sonrasında onu izleyici ve okuyucu olarak ilk başta tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde bu durumun içinden çıkarması olduğunu düşünüyorum. Mia’nın babasını öldürmesi ile başlayan ‘yokuş aşağı’ inişi filmin finaline doğru çözüm kısmının nasıl olacağıyla ilgili büyük merak uyandırıyor. Filmin başında kanguru sahnesinde foreshadowing yapılan ‘acısına son verme’ olgusu Riley üzerinde yeniden gündeme geliyor. Annesinin ruhunun öteki tarafta Riley’i koruyacağına inanan Mia, Riley’in hayatına son vermek üzereyken annesinin “Sonsuza kadar benim olacak.” cümlesiyle büyük bir hata yapmak üzere olduğunun farkına varıyor. Öteki taraftakilerin başka ruhları taklit edebiliyor olması en başından beri Mia’nın annesinin gerçekten Mia’nın annesi olup olmadığı konusunda seyircide ve Mia’da şüphe uyandırıyor.
Bu noktadan sonra Mia’nın neden kendini öldürdüğü tam olarak bize sunulmuyor ve farklı tahminlerde bulunmak mümkün. Mia, içinde bulunduğu bu kaçışı olmayan durumdan kurtulmak için intihar etmiş olabilir. Veya annesine büyük bir özlem besleyen Mia öteki tarafta annesiyle yeniden bir araya geleceğine inandığı için trafiğe atlamayı tercih etmiştir. Hatta Jade’in yetişip Mia’yı ölüme ittiğini de düşünebiliriz. Bu belirsizlik, Mia’nın annesinin ölümüyle ilgili olan ve gerçeği seyirci olarak bizim de bilmediğimiz ‘intihar mı yoksa kazayla fazladan uyku ilacı almak mı’ sorusuyla paralellik oluşturuyor ki bunun doğru bir seçim olduğunu söyleyebiliriz.
Talk to Me, özellikle kaybedilen bir aile üyesine duyulan özlem ve o kişiyle yeniden iletişime geçmek için ritüellere başvurması sebebiyle yakın dönem örneklerinden Hereditary (Ayin, 2018) ile yakınlık kuruyor. Fakat Talk to Me’nin Hereditary’den farklı olarak son dakikaya kadar koruduğu bir gizem üzerine değil de daha çok kısa süreli ani korkular ve kırılımlar üzerine ilerlemesi, dramatik yöne odaklanan sahnelerde filmin hantallaşmasına sebep oluyor. Bu hantallık, filmin hedef aldığı kitleyi göz önünde bulundurduğumuzda olumsuz bir etki yaratacak olsa da özellikle Riley’nin kendine zarar verdiği sahneler hafızalardan uzun süre silinmeyecek gibi duruyor.