İNSANLIKTAN UZAKTA

İki Yabancı, Bir Misafir: Far From Men

Bir yol. Aşılması gereken, engellerle dolu bir yol. İki adam, kader birliği yapmak zorunda kalan iki yabancı. İkisi de öteki, biri kendi topraklarında ötekileştirilen bir Arap; diğeri, Arapların gözünde Fransız, Fransızların gözünde Arap olan bir “salyangoz”; evi sırtında, vatansız. Hayatta kalmanın tesadüflere bağlı olduğu, insanlığın çoktan terk-i diyar eylediği topraklarda tutunmaya, her şeye ve herkese rağmen kendi yolunu çizmeye çalışan iki kahraman.

Daru, Cezayir’in modern dünyaya olabildiğince uzak sarp dağlarında öğretmenlik yapan, minik yüreklere akıttığı her kelimenin savaşını veren biri. Tek bir Fransızın olmadığı okulunu ev, öğrencilerini evlat belleyen Daru, dışarıdaki savaşın dışarıda kalması için elinden geleni yapıyor. Kendisine teslim edilen suçlu Muhammed, ısrarla görmezden geldiği gerçekleri yanında getirip kucağına bıraktığında, savaşın her yanını sardığını, kabuğunu yüklenmesi gerektiğini kabullenmek zorunda kalıyor. Gidilmesi gereken bir yol vardır artık Daru için, bedel istemeden pamuklara sarmaladıklarını ortaya dökmesinin zamanı gelmiştir.

Yola koyulur Daru ve Muhammed, görünürde bellidir mahkûm ve gardiyan fakat muğlaklaşır her şey ilerledikçe, Daru geçmişe, Muhammed geleceğine yol alır. Doğduğu topraklara yabancı Daru mudur gardiyan, yoksa yaşanmamış koca bir hayatı gözden çıkaran Muhammed mi? Kesin olan, özgürlüğün olmadığı topraklarda her ikisinin de mahkûm olduğudur. Yol uzar, kâh doğa çıkar karşılarına kâh beşer, ikisi de acımasızdır; bir yerlerde var olan Tanrı da, o Tanrı’ya inanan insanlar da zorlaştırır Daru’yla Muhammed’in işini. Her engelde birbirine daha çok yaklaşır bu iki yabancı, misafirle ev sahibi iç içe geçer. Paylaştıkça çoğalır yaşanmışlıklar, kaygı dolu yüreklerine dar gelir uçsuz bucaksız dağlar. Her şeye rağmen yolun sonuna birlikte gelirler, heybelerinde biriktirdikleri insanlıktan o kadar da uzakta değildir artık…

“Far From Men”, koca bir coğrafyayı, iki insanın yüreğine sığdırmayı başaran, eşine kolay rastlayamayacağımız bir film; hayata, hayatta olmaya yakılan bir ağıt, mideye inen sert bir yumruk aynı zamanda. David Oelhoffen’in yönetimi, Albert Camus’nun “Misafir”i, Nick Cave’in müzikleri perde karardığında üzerinize yuvarlanan bir kaya etkisi yaratıyor; koltuğa gömülüp kendi misafirinizi beklemekten başka bir seçenek kalmıyor geriye.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.