Colleen Hoover’ın aynı adlı çok satan romanından sinemaya uyarlanan “Verity“, Michael Showalter’ın yönettiği ve Nick Antosca’nın senaryosunu kaleme aldığı psikolojik gerilim türünde bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Başrollerini Anne Hathaway (Verity), Dakota Johnson (Lowen) ve Josh Hartnett’ın (Jeremy) paylaştığı film, maddi sıkıntılar yaşayan yazar Lowen Ashleigh’in, geçirdiği bir kaza sonucu yazamaz hâle gelen ünlü yazar Verity Crawford’un yarım kalan kitap serisini tamamlamak üzere Crawford ailesinin malikanesine yerleşmesiyle başlayan olayları konu alıyor.
Kurgu ile Gerçeklik Arasındaki Belirsizlik
Lowen, Crawford malikanesine yerleştikten kısa bir süre sonra Verity’nin çalışma odasında yayımlanmamış otobiyografisini buluyor ve metnin içine adeta merakla çekiliyor. Başlangıçta romantik bir aşk hikâyesi izlenimi veren otobiyografi, Lowen okumaya devam ettikçe giderek daha karanlık ve rahatsız edici bir hâle dönüşüyor. Verity’in dış sesi ve geçmişe dönüş sahneleri aracılığıyla anlatı görselleştiriliyor. Bu noktada hem Verity’nin yaşadıklarına tanıklık ediyor hem de anlattıklarının gerçek olup olmadığını sorguluyoruz.
Filmin en güçlü yanı hiç şüphesiz Verity’nin fiziksel olarak pasif, hareketsiz olmasına rağmen bakışları ve varlığıyla bir tehdit unsuru haline gelmesi oluyor. Film boyunca Verity‘nin giderek tekinsiz bir karaktere dönüşünü izliyoruz. Bu noktada geçmişe dönüş sahneleri de önemli; Verity, otobiyografisinde anlattıklarıyla hem kendi geçmişini yeniden kuruyor hem de anlatının genelini manipüle ediyor.

Filmin tekinsizlik hissini güçlendiren bir diğer unsur ise Crawford malikanesidir. Malikane yalnızca olayların geçtiği bir mekân değil, aynı zamanda anlatının da atmosferini belirleyen bir yapı olarak öne çıkıyor. Örneğin, devasa cam duvarlardan göl ve orman manzarasının görülmesine rağmen, huzurlu bir atmosferden çok kapatılmıştık hissi hakim oluyor. Malikanenin neredeyse tamamında görülen ahşap kullanımı, geometrik pencereler, birbirine bağlanan oda ve koridorların labirenti andıran yapısı, doğayla içerideki kasvet arasında belirgin bir karşıtlık oluşturuyor.
Lowen, Verity’nin otobiyografisini okudukça yaşadığı duygu karmaşası filmin gerilimini giderek arttırıyor. Malikaneye ilk geldiğinde Verity’den korkmayan Lowen, onun geçmişine ve çocuklarına olan bakış açısını tanıklık ettikçe Verity’e karşı şüphe ve paranoya geliştirmeye başlıyor. Örneğin, Lowen’in Verity’nin başını çevirip kendisine baktığını ve perdelerin ardından ayakta durduğunu görmesi, bu görüntülerin gerçek mi yoksa Lowen’in zihninde mi yarattığı sorusunu akıllarla getiriyor.

Lowen’in paranoyalarının öne çıktığı en güçlü an, Jeremy ile mutfakta yakınlaştıkları sahne oluyor. Verity’nin kendilerine doğru geldiğini gören Lowen, anlık bir öfke patlaması yaşıyor ve Jeremy’ye kendinden emin bir şekilde Verity’nin yürüdüğünü söylüyor. Jeremy bunun mümkün olmadığını belirtse de Lowen’ın Verity’ye yönelik kuşkuları ortadan kalkmıyor. Ayrıca bu sahne filmin güçlü erotik gerilim anlarından biri. Dakota Johnson ve Josh Harnett’ın iyi bir kimya yakaladıklarını söyleyebilirim.
Dakota Johnson, Lowen‘ı genel olarak sakin ve mesafeli bir oyunculuk tarzıyla canlandırıyor. Özellikle bu filmin ilk yarısında karakterin yapısıyla uyum sağlıyor. Ancak Lowen’ın Verity’nin metnini okumasıyla bu sakinlik yerini giderek huzursuzluğa bırakıyor. Lowen’ın Jeremy’ye karşı duyguları da bu süreçte şekillenmeye başlıyor.
Kitapta Lowen’ın iç dünyasına daha fazla erişebildiğimiz için Jeremy’ye yönelik duyguları daha ayrıntılı biçimde aktarılırken, film bu içsel anlatımı büyük bir ölçüde azaltıyor. Bu nedenle hem anlatının belirli kısımlarında boşluklar kalıyor hem de Jeremy biraz geri planda tutuluyor. Ayrıca film, Jeremy ve Verity’nin, kızları Harper’ı kaybettikten sonraki değişen ilişki dinamiklerini de yüzeysel bir biçimde ele alıyor.
Lowen’ın eylemlerine baktığımızda ise Crew’e, kardeşi Harper’ın ölümünü ve annesinin onunla konuşup konuşmadığını soruyor. Sonrasında Verity’nin hasta numarası yaptığından emin olmak için eline iğne batırıp tepki vermeye zorluyor ve onu provoke etmeye çalışıyor ama Verity’den hiçbir tepki alamıyor. Verity’nin odasına kamera yerleştirip onu izlemeye başlıyor. Bu artık şüphe duyduğu durumdan sıyrılıp gerçeği kanıtlamak için attığı önemli bir adım oluyor.
*Yazının Buradan Sonrası Spoiler İçerir
Lowen’ın Verity’nin otobiyografi taslağını Jeremy’ye göstermesiyle birlikte bütün bu şüpheler geri dönüşü olmayan bir yola giriyor. Jeremy, Verity’nin Harper’ı öldürdüğüne inanarak onunla yüzleşiyor. Bu yüzleşmede Verity’in bir anda hareket etmesi, konuşmaya başlaması, Lowen’ın şüphelerini doğruluyor. Sonrasında Jeremy, Verity’i boğarak öldürüyor. Lowen’ın ise bu olayın bir kaza gibi gösterilmesine yardım ediyor.
Anlatının asıl kırılma noktası ise yedi ay sonra ortaya çıkan mektupla yaşanıyor. Lowen, Verity’nin Jeremy’e bıraktığı mektubu buluyor. Mektup, otobiyografinin gerçek bir itiraf olmadığını öne sürüyor. Verity’nin burada çocuklarına yönelik nefretinin ve Harper’ı öldürmeye yönelik düşüncelerinin editörünün tavsiyesiyle yaptığı kendi kötücül tarafını ortaya çıkaran bir yazma egzersizi olduğunu anlatıyor. Ayrıca mektup Jeremy’nin otobiyografiyi çok daha önce okuduğunu da ortaya çıkarıyor.

Geçmişe dönüş sahnesinde, Jeremy, Verity’nin yarattığı kurguya inanıyor ve kaza süsü vererek onu öldürmeye çalışıyor ama başaramıyor. Verity ise kazadan sağ kurtulduktan sonra, Jeremy’nin kendisine inanmayacağını düşünerek felçli numarası yapıyor. Lowen bu mektubu Jeremy’den saklayarak Verity’nin ölümünden sonra birlikte kurdukları yeni hayatı bozmak istemiyor. Öncesinde gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Lowen, finalde bu sırrı saklayarak gerçeğin sonuçlarının bir parçası haline geliyor.
Sonuç olarak ne mektup ne de otobiyografi, gerçeği net bir şekilde ortaya koyuyor. Jeremy‘nin otobiyografiyi önceden okumasına rağmen bunu neden sakladığı da açıklanmıyor ve anlatı bilinçli bir belirsizlik içinde bırakılıyor. Verity gerçeği manipüle etme konusunda usta bir yazardır; asıl soru hangi gerçeği manipüle ettiğidir. Dolayısıyla film, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştıran, genel hatlarıyla kitaba sadık kalan ve Anne Hathaway’in etkileyici performansıyla öne çıkan bir yapım.
