Bir liman şehrinde ithal edilen çöpleri doğaya bırakmakla görevlendirilen iki yakın arkadaş olan İsmet ve Dogo’nun hikâyesini merkeze alan “Ölü Köpekler Isırmaz”, yasa dışı işlerin arasındaki yaşam mücadelesini, çöp ticaretinin uluslararası bağında yer alan çetelerin savaşını ve düzenin içindeki ahlaki yozlaşmayı anlatıyor.
“Ölü Köpekler Isırmaz”, kısa filmleriyle bilinen yönetmen Nuri Cihan Özdoğan’ın ilk uzun metrajlı çalışması. Festival yolculuğuna devam eden bu yapım, 33. Adana Film Festivali’nin Ulusal Yarışma seçkisinde yer alıyor. Filmin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan ile festival yoğunluğu içerisinde bir araya geldik ve filmin serüvenini konuştuk.

A.A.D.: Öncelikle Adana olduğumuz için bunu sorarak başlamak istiyorum. Adana Film Festivali’nde Adanalı ve Adana’da yaşayan bir yönetmen olarak yarışıyorsunuz. Size ve filme olan ilgi muazzamdı, koltukların dışında, merdivenler bile doldu. Ne hissettiriyor size?
N.C.Ö.: Ortaokul yıllarımdan beri Adana Altın Koza Film Festivali’nde film seyreden bir sinema aşığı olarak, ilk uzun metrajlı filmimle perdenin diğer tarafından festivalin bir parçası olmak inanılmaz! Altın Koza benim için yalnızca film izlediğim bir festival değildi. Sinemayı keşfettiğim, Türk sinemasından ve dünya sinemasından pek çok filmle ilk kez karşılaştığım, bugün kendime örnek aldığım yönetmenlerin filmlerinden beslendiğim bir sinema cennetiydi. Filmlerini hayranlıkla izlediğiniz sinemacılarla aynı ortamda bulunmak, söyleşilerde düşünce yapılarını anlamaya çalışmak insanın zihnindeki mesafeyi ortadan kaldırıyor. Sinema bir anda yalnızca perdenin arkasında, başka dünyalarda yapılan ulaşılmaz bir şey olmaktan çıkıyor.
Ölü Köpekler Isırmaz’ın hikâyesi Adana’da geçiyor, çekimlerin tamamını burada yaptık; oyuncularından ekibine kadar Adana’yla çok güçlü bir bağı var. Karataş’ta, limanda, geri dönüşüm tesislerinde, bu şehrin sokaklarında aylarca bu filmin peşinden koştuk. Zaten hep söylüyorum, filmin ilk kıvılcımı Karataş’taki lunaparkı gördüğüm anda yanmıştı. Henüz ortada bir hikâye bile yokken oraya baktığımda bir yönetmen olarak oluşturmak istediğim sinematik evreni görmüştüm. Cömert bir şekilde bize hikâyesini sunan da bu filmi çekme cesaretini veren de Adana’nın ta kendisidir.
”Bu Kirli Sistemde Para Yukarı, Pislik Aşağıya Akıyor.”
A.A.D.: Çin, 1980’lerden beri dünyanın en büyük atık ithalatçısıydı. ABD, İngiltere, AB ülkeleri ve Japonya gibi gelişmiş ekonomiler, yıllarca çöplerini Çin’e gönderiyordu. 2021 başındaysa ithalatı tamamen sıfırlayınca küresel atık akışı yön değiştirdi; Türkiye, Malezya, Endonezya ve Vietnam gibi ülkelere gönderilmeye başlandı. Senaryosunu da sizin yazdığınız film, sinemamızda pek de yer verilmeyen bu uluslararası atık meselesine değiniyor. Filmin hikâyesi nasıl doğdu? Neden bunu anlatmak istediniz?
N.C.Ö.: Aslında hikâyenin çıkış noktası doğrudan atık meselesi değildi. Ben önce İsmet ve Dogo’nun hikâyesiyle, yaşadıkları toplumda kendilerine yer açmaya çalışan bu iki arkadaşın suçla kurdukları ilişkiyi anlamaya çalışacağımız bir hikâyeyle ilgileniyordum.
Araştırma sürecinde Çukurova bölgesindeki atık meselesiyle karşılaştım. Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atıkları, bunların geri dönüştürülemeyen kısmının doğaya bırakılması ya da yasa dışı biçimde ortadan kaldırılması meselesini araştırdıkça öğrendiklerime inanamadım! Nasıl bir zihniyet ülkesinin topraklarına, insanına bu denli zarar verebilirdi? Bunun karşılığı neydi, bedeli neydi? Üstelik bu yalnızca yerel bir çevre problemi değildi; dünyanın ekonomik olarak güçlü ülkeleriyle daha kırılgan coğrafyalar arasında kurulmuş uluslararası bir sömürü sisteminin parçasıydı.
Atık meselesini filmin üzerine sonradan eklenmiş bir “çevre mesajı” olarak değil, İsmet ve Dogo’nun dünyasının doğal bir parçası olarak kurmak istedim. Çünkü filmde doğaya yapılanla insanın kendisine yaptığı şey arasında benim için güçlü bir bağ var. Ülkelerin birbirleri üzerinde kurduğu tahakküm nasıl bazı coğrafyaların sömürülmesine ve zehirlenmesine yol açıyorsa, insanın doğa ve birbiri üzerinde kurduğu tahakküm de benzer bir sonuç doğuruyor. İnsan yalnızca doğayı zehirlemiyor; sevdikleriyle kurduğu ilişkileri ve nihayetinde kendi ruhunu da zehirliyor.
Tam da burada bana ilham veren asıl soru ortaya çıkıyor: Doğa tüm bu kirlenmelere rağmen kendini yeniden var edebilir, peki ya insan?
A.A.D.: Katı atık ekonomisinin işleyişine çevirdiğiniz kameranız, bu çarkın dişlilerine takılanları da net ve cesur bir şekilde kadrajına alıyor. Sistem içerisindeki emekçiler, başlarına gelen bir iş kazasında bir çöpten farklı muamele görmüyor. Çöplerin doğaya bırakılmasında an alt kademede yer alan gençler ve çocuklar kullanıyor. Yasa dışı bir faaliyet olduğunda filler tepişirken her daim çimenler eziliyor, değil mi?
N.C.Ö.: Filmin adıyla da müsemma aslında: Ölü Köpekler Isırmaz. Bu, kendisi için tehlike oluşturabilecek, düzenin işleyişini aksatacak her şeyi ya etkisiz hale getiren ya da gözden çıkaran bir sistem. Ve bu sistemde yer alan insanların değeri de ne yazık ki ne kadar kullanılabilir olduklarıyla ölçülüyor. Bu kirli sistemde para yukarı, pislik aşağıya akıyor.
A.A.D.: “Para yukarı, pislik aşağıya akıyor.” Bu cümle filmde de geçiyor.
N.C.Ö.: Evet, doğru hatırlıyorsunuz.

A.A.D.: İsmet (Kemal Burak Alper) ve arkadaşı Dogo (Burak Can Doğan) filmin 2 ana karakteri; İsmet, Dogo’ya göre daha sinik bir karakter, daha naif, fiziksel olarak da çelimsiz biri; Dogo ise tam tersi, ancak her ikisinin de hedefi, sistemin içinde yükselebilmek. Bu karakterlerin yaratım aşamasını anlatır mısınız biraz?
N.C.Ö.: İsmet ve Dogo, ana hatlarıyla ortaya çıkmaya başladığında, kıymetli arkadaşım Klinik Psikolog Mine Ağaç’tan bu iki karakter arasındaki ilişkiyi daha doğru kurabilmek için bazı okuma tavsiyeleri istemiştim. Konuşmalarımız ilerledikçe Mine’nin yönlendirmeleri, karakterlere dair kafamdaki resmi çok daha berrak hale getirdi; davranışlarının altında yatan ihtiyaçları, birbirlerine neden tutunduklarını ve bu bağın nerelerde kırılabileceğini daha net görmeye başladım. Sonrasında Mine filmimize danışman olarak dahil oldu ve bu katkı oyuncularla çalışma sürecinde de devam etti. Kemal’in ve Burak Can’ın İsmet ve Dogo’yla ilk tanışmalarında Mine’nin yaptığı kritik müdahaleler, karakterlerin psikolojik sınırlarının en başından doğru çizilmesini sağladı. Bu hem yönetmen olarak benim işimi çok kolaylaştırdı hem de oyuncuların karakterlerini yalnızca davranışları üzerinden değil, o davranışları doğuran ihtiyaçlar üzerinden kavramalarına yardımcı oldu.
İsmet ve Dogo arasındaki temel mesele aslında bir bağlanma problemi. İkisi de birbirine ihtiyaç duyuyor ama bu ihtiyacın kaynağı farklı. İsmet, güçlü ve cesur bulduğu, hatta bir ölçüde idealize ettiği Dogo’nun yanında, güçlü olmayı öğrenebileceğine inanıyor. Girmek istediği dünyada var olabilmek için ona ihtiyacı olduğuna inanıyor. Fakat İsmet açısından bu ilişkinin çok saf bir tarafı da var: Dogo için gerçekten kıymetli olduğuna ve aralarındaki arkadaşlığın koşulsuz olduğuna inanıyor.
Dogo’nun İsmet’e ihtiyacı ise daha narsistik bir yerden geliyor. İsmet’in ona hayranlıkla bakması, onu güçlü ve cesur görmesi, kendisine ilişkin algısını besliyor. Bir anlamda İsmet’in zayıflığı, Dogo’nun kendi gücünü hissetmesine yarıyor. Dolayısıyla dışarıdan çok güçlü görünen bu arkadaşlığın içinde, daha en başından kırılgan ve toksik bir yapı var.
Yasadışı atık meselesi de bu ilişkiyi sıfırdan zehirleyen bir şeyden ziyade, zaten var olan bu kırılganlığı açığa çıkaran ve giderek büyüten bir sistem haline geliyor. Karakterler bu dünyanın içinde yükselmeye çalıştıkça aralarındaki güç dengesi değişiyor; bağlılıklarının sınırları ortaya çıkıyor.
“Büyük Masalarda Alınan Kararların, Zincirin En Altındaki İnsanların Hayatına, İlişkilerine ve Ahlâkına Nasıl Sirayet Ettiğine Tanık Oluyoruz”
A.A.D.: Filmin açılışındaki bir sahnede Şekerci Grup’un temsilcileri ile sendika başkanı ve liman müdürünü yemekte görüyoruz. Anlatının, global suç ağları ve onlarla iş birliği yapan yerel suç örgütleri ve bu suç çetelerinin arasındaki sokak savaşı üzerinden ilerleyeceğini düşünmüştüm. Öyle olmadı; meseleyi daha insani bir yönden ele aldığınızı, insanın kirli işler yaptıkça ve güçlendikçe acımasızlaşan yönünü perdeye aktarmayı tercih ettiğinizi görüyorum. Bunu tercih etmenizin bir sebebi var mı?
N.C.Ö.: Hikâyeye, sistemi kuranlardan ya da yönetenlerden değil, sıradan hayatlarında o sistemden etkilenen insanlar üzerinden bakmak istedim. Filmin meselesi de suç organizasyonunun nasıl işlediğinden çok, böyle bir düzenin insanı nasıl etkilediği, nasıl dönüştürdüğü.
Filmin başında Şekerci Grup’u, sendika başkanını, liman müdürünü görüyoruz; İsmet ile Dogo’nun içine girmek istedikleri dünyanın ölçeğine çok kısa bir an tanık oluyoruz. Orada onların çok ötesinde, ekonomik ve bürokratik ilişkileri olan büyük bir yapı bulunduğunu anlıyoruz. Sonrasında kamerayı o yapının tepesinde tutmak yerine İsmet ve Dogo’ya çeviriyoruz. Sistemin nasıl organize olduğundan ziyade aşağıya doğru indikçe insan hayatında neye dönüştüğüne, büyük masalarda alınan kararların, zincirin en altındaki insanların hayatına, ilişkilerine ve ahlâkına nasıl sirayet ettiğine tanık oluyoruz. Sistemler, aktörleri ve yöntemleri zaman içerisinde değişebilir; değişmeyen şey, bu sistemlerden etkilenen insanlar ve o düzenin insanlar üzerinde bıraktığı tahribat. Bu yüzden İsmet ve Dogo benim için yalnızca Adana’da yasadışı atık ticaretinin içinde yaşayan iki karakter değil. Onların arzuları, zaafları, birbirlerine duydukları ihtiyaç, yükselme istekleri ve bunun karşılığında kaybettikleri şeyler coğrafyadan ve zamandan bağımsız geliyor bana.
Belki bu nedenle suçun kendisini hiçbir zaman filmin asıl meselesi olarak görmedim. Suç, karakterleri sınayan ve dönüştüren bir alan. İsmet ve Dogo güçlendikçe aslında özgürleşmiyorlar; tam tersine, içinde yükselmeye çalıştıkları dünyanın değerlerini giderek daha fazla içselleştiriyorlar. Başlangıçta maruz kaldıkları düzenin bir süre sonra parçasına, hatta yeniden üreticisine dönüşüyorlar. Dolayısıyla benim için trajik olan, iki arkadaşın suç dünyasına girmesinden çok, orada var olabilmek için yavaş yavaş neye dönüşmek zorunda kaldıklarıyla ilgili.
“Film, Kemal İçin Hem Fiziksel Hem De Psikolojik Olarak Oldukça Zordu”

A.A.D.: Benim perdeye çok yakıştırdığım aktörlerden biri, son dönemin de en başarılı oyuncularından Kemal Burak Alper başrolde. 45. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de kazandı. Kısa filminiz “Sirayet”te de birlikte çalışmıştınız. “Ölü Köpekler Isırmaz”ın hikâyesi doğduğundan beri mi İsmet karakterini Kemal Burak Alper olarak düşündünüz? Cast nasıl belirlendi, nasıl oluştu? O süreci de biraz anlatır mısınız?
N.C.Ö.: Hikâye ve İsmet karakteri zihnimde oluşmaya başladığı dönemlerde Kemal’e bundan bahsetmiştim. Sirayet’tekikarakterle, buradaki karakterin benzerlikleri ve farklılıkları üzerine sohbetler ettik. Kemal’in arkadaşlığımızdan bağımsız olarak bu filmi yapmaya kendisinin ikna olmasını istiyordum. Hikâyeyi okudu, karakteri tanıdı, üzerine düşündü ve bu filmi neden yapmamız gerektiğine ikna oldu. Oyuncunun yalnızca rolü kabul etmesi değil, hikâyenin meselesine gerçekten inanması benim için çok önemliydi.
Kemal çok yetenekli bir oyuncu olmasının yanında çok iyi bir hikâyecidir. Karakterin hikâyenin bütünü içerisindeki yerini, neden orada olduğunu ve nereye doğru gittiğini anlamlandırır; sonra da o karakteri giyinir. Film onun için hem fiziksel hem de psikolojik olarak oldukça zordu. Bedenen gerçekten zorlayıcı sahnelerin yanı sıra İsmet’in filmin başından sonuna kadar geçirdiği dönüşümü doğru dozlarda taşıması gerekiyordu. Çünkü bu dönüşümün önemli bir kısmı büyük jestlerde değil; bakışlarında, sustuğu anlarda, olaylara verdiği ya da artık vermediği tepkilerde ortaya çıkıyordu.
Senaryoyu, bir noktaya kadar hikâyeyi tamamen İsmet’in gözünden izleyeceğimiz bir yapıda kurdum. Çevresinde giderek büyüyen suç dünyasını da mümkün olduğunca onun üzerinde bıraktığı izler üzerinden takip ediyoruz. Kamerayı da bu yüzden her seferinde yeniden ona çevirdik. İsmet neyi görüyorsa biz de onu görüyoruz; bir şeye ne kadar tanık oluyorsa biz de ancak o kadarına tanık oluyoruz. Dolayısıyla seyircinin onunla birlikte bu dünyanın içerisine girebilmesi için İsmet’i içselleştirmesi ve onunla empati kurması şarttı. Kemal’le çalışırken odağımız hep insandı. İsmet kadar, içinde bulunduğu dünyanın diğer gençlerin üzerinde yarattığı etkiyle de ilgilendik.
İstanbul Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı ve bence sonuna kadar hak edilmiş bir ödüldü. Yıllar önce Sirayet’le başlayan birlikte çalışma halimizin, ilk uzun metrajlı filmimde İsmet’e ve böyle bir performansa ulaşmış olması benim için ayrıca çok özel.

A.A.D.: Filmin yurt dışındaki yankısından bahsedelim biraz da. Cannes Film Festivali Marché du Film bölümünde sinema sektöründen uluslararası temsilcilere tanıtılma fırsatını yakaladı. Dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. Son olarak da Zerkalo Film Festivali’nin uluslararası ana yarışmasındaydı, Andrei Tarkovsky adına düzenlenen bu festivalden En İyi Yönetmen ödülüyle ayrıldınız hatta. Neler hissettirdi, nasıl tepkiler aldı film?
N.C.Ö.: Rotterdam’ın Bright Future bölümü, yeni yönetmenlerin kendine özgü ve cesur sinemasal arayışlarına alan açan bir bölüm. Dolayısıyla Ölü Köpekler Isırmaz’ın buradan festival yolculuğuna başlaması, filme çok güçlü bir tanım kazandırdı. Biz filmi yaparken hem anlatısal hem de biçimsel olarak birtakım riskler aldığımızın, cesur bir sinema dili kurduğumuzun farkındaydık. Filme dair sezgilerimin uluslararası ve oldukça prestijli bir festivalden somut bir karşılık bulması benim için çok anlamlıydı. Filmi dünyaya hangi kapıdan çıkardığınız bu noktada daha da önemli bir hale geliyor; Rotterdam Film Festivali, filmi yalnızca seyirciyle buluşturmadı, sonraki yolculuğunda nasıl okunacağına dair de güçlü bir referans oluşturdu.
Andrei Tarkovsky gibi sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden birinin adını taşıyan bir festivalde En İyi Yönetmen Ödülü’ne layık görülmek elbette benim için çok büyük bir onur. Açıkçası ödül açıklandığında şaşırdım da çünkü Ölü Köpekler Isırmaz biçimsel olarak Tarkovsky sinemasından farklı olarak değerlendirilebilir. Böylesine güçlü bir sinema mirasının adını taşıyan bir festivalde, çok kıymetli bir jüri tarafından filmin yönetmenliğinin karşılık bulması benim için ayrıca anlamlıydı.
Festivalin kendisi de bu duyguyu daha kişisel bir yere taşıdı. Tarkovsky’nin büyüdüğü evi görmek, yaşadığı coğrafyada bulunmak, filmlerini çektiği mekânlarda dolaşmak… Bir sinemacının dünyasını yalnızca filmleri üzerinden değil, onu besleyen coğrafyanın içerisinde de hissetmeye başlıyorsunuz. Ölü Köpekler Isırmaz’ın çıkış noktasında da Çukurova’yla kurduğum ilişkinin ne kadar belirleyici olduğunu düşündüğümde, bu deneyim benim için başka bir anlam kazandı. Bir yönetmenin yaşadığı coğrafyadan nasıl beslendiğini, o coğrafyanın zamanla sinemasının diline, atmosferine ve hafızasına nasıl dönüştüğünü orada çok daha güçlü hissettim.
Bu yüzden bu ödülü yalnızca kişisel bir başarı olarak değil, Çukurova’dan ve onun gerçekliğinden beslenerek kurduğumuz filmin sinemasına verilmiş çok değerli bir karşılık olarak görüyorum.
“İsmet, Kirlenmekten Korkmayan Birine Dönüşüyor”
A.A.D.: Görüntü yönetmeni Mustafa Yeşilova filmde başarılı bir çalışma ortaya koyuyor. Karanlık, sert bir hikâyeyi çokça gece sahnelerinde geçen sert gölgelerle ve keskin ışıklarla bezemiş. Fark ettim ki günün her anını da yansıtmışsınız; gece, gündüz, gün batımı/doğumu… Final sahnesi geceden gündüze uzanıyor; karanlıktan aydınlığa, güneşin de yükseldiği anlar İsmet’in de yükseldiğini betimliyor sanki. Sinematografiye ilk çalışmalarınızdan beri titizlendiğiniz düşüncesindeyim; özellikle kısa filminiz “Aynı Gecenin Laciverti” bu anlamda çok sevdiğim bir yapım. Bu anlamda nasıl bir yol izlediniz Yeşilova ile?
N.C.Ö.: Öncelikle bu harika sinematografik okuma için teşekkür ederim.
A.A.D.: Ben de teşekkür ederim.
N.C.Ö.: Açıkçası güneşin nereden, ne zaman doğup nerede batacağına kadar bildiğim bir coğrafyada film çekmenin avantajını yaşadığımı söylemeliyim. Mustafa’nın da ilk uzun metrajlı filmi olacaktı, hazırlık aşamasından itibaren kamera dili kafamızda çok netti. Mustafa’yla referans filmlerimize çok iyi çalışmıştık. Kamerayı dışarıdan olup biteni kaydeden bir gözlemci olarak değil, İsmet ve Dogo’nun dünyasında onlara eşlik eden aktif bir üçüncü göz olarak düşündük. Özellikle İsmet’le kurduğumuz ilişkide bu çok önemliydi. Film, onun bildiğinden fazlasını bilmemek ve görmediğini görmemek üzerine kurulu. Dolayısıyla görüntü yönetimi bizim için yalnızca filmin estetiğini belirleyen değil, seyircinin karakterlerle kurduğu ilişkiyi de şekillendiren önemli bir anlatı aracıydı.
Gerçek mekânlarda, gerçek bir mesele üzerine film çekiyorduk. Bu nedenle seyircinin o dünyanın gerçekliğine olan inancını kıracak hiçbir ışık oyununa başvurmak istemedik. Ama bu, sinematik bir estetikten kaçındığımız anlamına gelmiyor. Tam tersine, gerçekliğin içerisinden filmin sertliğini ve karakterlerin ruh halini besleyecek bir sinema dili çıkarmaya çalıştık.
Filmin görüntü yönetiminin özellikle Zerkalo’da güçlü bir karşılık bulduğunu da söylemeliyim. Rusya’daki gösterimlerin ardından filmin atmosferi ve görüntü dünyası üzerine çok güzel geri dönüşler aldık. Hem resim sanatında çok güçlü bir geleneğe hem de çok güçlü bir sinematografik kültüre sahip Rusya’da filmin görüntü dünyasının bu kadar beğenilmesi bizi ayrıca çok mutlu etti.
Finale dair karanlıktan aydınlığa doğru yaptığınız okuma çok hoş, çok farklı. Sanki o sahnenin duygusu doğanın kendi dönüşümüyle birlikte şekilleniyor. Belki güneş yükseldikçe İsmet de bu kirli sistemin içerisinde yükseliyor; belki de o sistemin kirlettiği denize artık hiç tereddüt etmeden girebilecek, kirlenmekten korkmayan birine dönüşüyor.
A.A.D.: Bir sonraki filminizin hikâyesine dair detaylar oluştuysa biraz bahseder misiniz?
N.C.Ö.: Ektiğim birkaç tohum var… Hangisinin filizleneceğini henüz ben de bilmiyorum. Cihan olarak yine bocaladığım yanlarımı kurcalamaya çalışıyorum. Ve yine Çukurova’nın cömertliğinden ilham alan hikâyelerin peşinde koşuyorum.
A.A.D.: Çok teşekkür ediyorum bu güzel sohbet için.
N.C.Ö.: Ben de teşekkür ederim.

