Bir Gün Herkes Kendi Onur Savaşını Verecek

Tarihle ilgilenmenin yararlarından biri, insanın yaşadığı çağın sorunlarının, acılarının, kolaylıklarının ya da kendi başına gelenlerin, sıkıntılarının, zevklerinin vs. daha önce hiç görülmemiş, biricik olaylar/olgular olmadığını fark etmesi oluyor. Böyle olunca (elbette her şeyi kanıksayarak rahata ermeye ve stresten kurtulmaya programlanmış beynimizin de yardımıyla), özellikle yaşanan zorluklara karşı daha bir dirençli hale gelmek mümkün olabiliyor: “Bu zorlukları sadece ben yaşamıyorum; hepsi Âdem ile Havva’dan beri yaşanagelmiş”. Günümüze, Sosyal Medya Çağı’na has olduğunu düşünebileceğimiz kavramlara göz atalım: ifşa, itibar suikastı, haysiyet cellatlığı, sosyal ölü haline getirilmek vb. Bu kavramlar, bilginin (bu durumda sizi rezil etmesi tasarlanan türde bilginin) internet yoluyla hızla yayıldığı kabaca son yirmi yılı çağrıştırıyor gibi. Oysa tarih okuyan, tarih belgeseli izleyen ya da tarih müzeleri gezenler çok iyi bileceklerdir ki kişiler hakkında gerçek ya da yalan bilgiye dayanarak dedikodu üretip bunu hızla yaymak tarih kadar eski bir davranıştır. Evet, La Casa de Papel’in ifşa edilen karakteri Alison Parker’in başına gelen gibi pek de kimsenin görmesini istemeyeceğiniz bir fotoğrafınızın tek tuşla tüm tanıdıklarınıza ulaşması bundan mesela üç yüz yıl önce mümkün değildi. Öte yandan, Özen Yula’nın “Bir Güz Sakin”indeki Durali’nin yaptığı gibi, bir aşk macerasının köyde iki arkadaşa anlatılması, Alison Parker’in yaşadıklarından daha kötü sonuçlara yol açacak bir olay getirebilirdi başınıza.

Thomas Vinterberg’in Jagten’i (Türkiye’de “Onur Savaşı” adıyla gösterime girdi) de işte böyle köylük bir mekânda, bir küçücük fısıltının bir hayatı mahvetmeye varabilecek sonuçlarını, av/avcı metaforunu bolca kullanarak, ufak bir yerleşimde insanlar arasındaki ilişkilerin boğucu olabileceğini göstererek, yargısız infaz ve dostluk gibi temalara değinerek, izleyicilere sorgulatıyor.

 Evet, tarihe bakanlar, başımıza gelenlerin biricik olmadığını bilirler ancak bir de şu var: İnsanın var olduğu her yerde aşağı yukarı aynı tür olaylar/olgular ortaya çıkar; motif, kalıp ya da yapı aynıdır ancak yine de tarihte hiçbir zaman aynı olay iki kez gerçekleşmez. Yani bir yönüyle her olay biriciktir. Biricik olaylar arasında farkı yaratan ayrıntılardır. Yukarıda saydığım kavramlar yaşadığımız çağa özgü değildir ancak sadece şu an yaşadığımız çağda, sıradan bir insanın utanç duyabileceği bir ânı, dünyanın birçok yerine dağılmış binlerce kişi tarafından eşzamanlı olarak görülme potansiyeline sahiptir ki bunun da yine çağımıza özgü biricik sonuçları vardır.

Jagten’in iftiraya maruz kalan başkarakteri Lucas “onur savaşını” birkaç yüz kişilik bir topluluk önünde vermek zorundaydı. Oysa yakın geçmişte yaşanan birçok olay gösteriyor ki özel görüntüleri isteği dışında “internete yüklenen” biri, kendisine yapılanın ne kadar iğrenç olduğunu anlatabilmek, kamuoyunu ikna edebilmek, insanların olay kendi başlarına gelmeden empati kurmalarını sağlayabilmek için yıllarca çaba harcayabiliyor.

Bilgisayar, tablet ve cep telefonlarımızla evlerimize gönüllü olarak birer kamera ve dinleme cihazı yerleştirirken aklımıza gelen herhalde başımıza da gelmeye başladı. Yanlışlıkla bir kişiye değil de tüm WhatsApp grubuna gönderilen mesajlar, Facebook sayesinde 1000 km ötedeki mütedeyyin halamızın görebileceği sarhoşken çekilmiş bir fotoğrafımız, arkadaş arasında yaptığımız samimi bir itirafın ertesi gün internette dolanması vs. olaylar hepimizin hayatını yeni nesil John Watson’ın bloğuna malzeme olmuş yeni nesil Sherlock’un yaşadıkları kadar tatsız hale getirebiliyor.

Tarihin değişmeyen kalıplarından biri de kötü, dengesiz, sorunlu kişilerdir. Hep var olmuşlardır ve var olacaklardır. (Bunu düşünmek çok rahatlatıcı çünkü böyle birine rastladığınızda içinizde isyan duyguları kabarabilir; kabarmasın. Dünyanın en şanssız insanı değilsiniz çünkü kötülük insanın yapısal bir özelliğidir; kötü bir insan her an size de bulaşabilir). Çağımızın kötüleri bir şeyi çabuk fark etti: Artık iftiralar, dedikodular ve ifşaatlar pek de kulaktan kulağa fısıldanmıyor, sosyal medya ve internet sayfaları daha hızlı, etkili ve organik belleklerden silinse de dijital belleklerden galiba asla silinmeyen kalıcılığıyla ifrazat üretme ve yayma alanları oldular.

Geride kalan Televizyon Çağı’nda, Andy Warhol’un ünlü sözü neredeyse gerçek oldu sayılır: Herkes değilse de çoğumuz, 15 dakikalığına bile olsa, ünlü olamasak da hiç değilse ekranda gözüktük (ya da yerel, küçük “ünlüleşeyazma” anları yaşadık). Yeni kehanetimiz şu olabilir mi?: İnternet Çağı ya da Sosyal Medya Çağı’nda ise bir gün herkes ifşa edilecek, itibar suikastına uğrayacak, sosyal ölü haline getirilmeye çalışılacak sanki. (Hayatınızı dişinizle tırnağınızla kazanıp, erdemli yaşayarak saygın bir kişilik olup çıkmış olabilirsiniz. Ama o da ne, Google’ın önünüze sunduğu bambaşka bir kişi!). Dolayısıyla bir gün herkes kendi onur savaşını verecek gibi. (Bu yüzden Lucas’ı izleyin, ondan öğrenilecek şeyler var.) Ancak artık iftiracımız klavye başında, bizi linç etmeye çalışacak “köylülerimiz” tüm sosyal medya takipçilerimiz, “köyümüz” ise sosyal medya ve internet sayfaları… Bu da tüm insanlık tarihinde sadece bizlerin, yani 21. yüzyıl ahalisinin yaşadığı bir tür biriciklik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.